1. bölüm / 6
İZMARİT SOKAĞIKIRLANGIÇ
Bölümler 6Şu an: KIRLANGIÇ
İzmarit Sokağı'nda başlayan bir hikâyeydi benimki.
Kıvırcık saçlı, kavruk tenli, boncuk gözleri olan fırlama bir çocuktum.
Hayallerim vardı.
Umutlarım vardı.
Bazı günler gökyüzüne bakıp bir uçurtma olmak isterdim. Rüzgârın beni nereye götüreceğini bilmeden, iplerinden kurtulup gökyüzünde savrulmak...
Ama zaman beni uçurtma yapmadı.
Beni bir kargaya dönüştürdü.
Kırlangıç evinin masum bir çiçeğiyken, zamanla dikenleri olan bir adama dönüştüm.
Ben Deniz Karga.
Beni böyle bileceksiniz.
Ama bilin ki bu ismi ben koymadım kendime.
Hayat koydu.
Vura kıra, eksilte eksilte, bazı yerlerimi kanata kanata...
Ama o zamanlar bunların hiçbirini bilmiyordum.
O zamanlar ben sadece altı yaşındaydım.
Ve İzmarit Sokağı'nda her şey henüz başka türlü görünüyordu.
---
O gün İzmarit Sokağı bana farklı bir his vermişti.
Kırık bir havası vardı.
Tozlu, ağır, insanın yüreğine dokunan bir tarafı...
Ama ortada bu hissi hak edecek bir anı yoktu henüz.
En azından ben öyle sanıyordum.
Abim Sedat'la içten içe, kalpten gelen o temiz duygularla oyun oynuyorduk.
Çocukluk işte...
Dünyanın bütün kötülüklerinden habersizdik.
Bir çocuğun mutluluğu için bazen bir oyun yeter.
Birlikte gülerdik.
Birlikte oynardık.
Ben altı yaşındaydım.
Sedat on beş.
Ama Sedat diğer çocuklara benzemezdi.
O farklıydı.
Özel bir insandı.
Kafası bizim gibi çalışmazdı.
Ruhu tertemizdi.
Çocukluğunda geçirdiği bir havale, hayatında bazı izler bırakmıştı. Yürürken ayakları hafif çapraz basardı.
Ama benim gözümde onun hiçbir eksiği yoktu.
O benim abimdi.
Ve çocuk aklımla dünyanın en iyi abisi olduğuna inanırdım.
Sonra babama baktım.
Babamda yine bir tuhaflık vardı.
Aslında “yine” demem bile yeterliydi.
Hikmet'in dağınıklığı, Kırlangıç'ın içine sinmiş gibiydi.
Ev dağınıktı.
Pislik her yere yayılmıştı.
Annem Menekşe ise bunun tam tersiydi.
Titizdi.
Hem de fazlasıyla.
Kırlangıç'ın böyle olmasına tahammül edemezdi.
Ve o gün de her zamanki gibi küçük bir tartışma başladı.
Önce birkaç söz...
Sonra sesler yükseldi.
Sonra başka sözler...
Çocukken insan, bazı kavgaların nereye varacağını bilmiyor.
Ben de bilmiyordum.
Ta ki sözler ellerin yerine geçene kadar.
Annemle babamın ağızlarından çıkan kelimeler, kısa sürede evin içinde başka bir şeye dönüştü.
Sesler yükseldi.
Eşyalar yerinden oynadı.
Ve bir anda Kırlangıç...
Bizim evimiz...
Cehenneme dönüştü.
Ben korkmuştum.
Ama çocuk aklımın korktuğu şey belki sizin düşündüğünüz şey değildi.
O sırada televizyonda Serseri vardı.
Bilirsiniz belki dostlar...
Zamanında güzel bir dizi vardı.
Bizim için önemliydi.
Televizyonun olduğu yerin yakınında kavga büyüdü.
Bir hareket oldu.
Televizyon sallandı.
Ben televizyona baktım.
Sonra Sedat'a.
O da televizyona bakıyordu.
İkimizin de aklından aynı şey geçiyordu.
Televizyon düşerse Serseri'yi bir daha nasıl izleyecektik?
İşte çocukluk böyle bir şey.
Evin içinde dünya yıkılırken, iki kardeşin derdi televizyondur.
Ben altı yaşındaydım.
Sedat on beş.
Ama o anda ikimiz de aynı yaştaydık sanki.
Aynı korkuyla televizyona bakıyorduk.
Belki de o an, çocukluğumun bana verdiği son masum korkulardan biriydi.
Çünkü televizyon düşmedi.
Ama Kırlangıç'ın içinde başka bir şey yıkıldı.
Kavga sonunda bitti.
Sesler kesildi.
Eşyalar yerlerine döndü.
Ama huzur dönmedi.
Ev hâlâ ayaktaydı.
Televizyon hâlâ çalışıyordu.
Serseri hâlâ ekrandaydı.
Ama Kırlangıç artık aynı Kırlangıç değildi.
Ben bunu o gün bilmiyordum.
İnsan bazı şeylerin başladığı günü, başladığı anda anlayamıyor.
Bazı yaraların doğduğu anı yıllar sonra fark ediyor.
Ben de yıllar sonra geriye dönüp baktığımda anladım.
O gün İzmarit Sokağı'nın bana neden kırık göründüğünü...
Neden havanın tozlu ve ağır olduğunu...
Neden çocuk kalbimin açıklayamadığı bir huzursuzluk taşıdığını...
Belki de sokak biliyordu.
Belki Kırlangıç biliyordu.
Belki de o gün, çocukluğumun ilk duvarı çatlamıştı.
Ama ben hâlâ çocuktum.
Ve ertesi gün yine kartondan arabamla sokağa çıkacağımı sanıyordum.
Ama beklediğim gibi olmadı.
---
Ertesi sabah annem Menekşe erkenden kalktı.
Çalıştığı tekstil fabrikasına gitmesi gerekiyordu.
Gitti.
Babam Hikmet ise park işçisiydi.
Onun da erkenden işe gitmesi gerekiyordu.
Ama gitmedi.
Her zamanki gibi yüzünde o sorumsuz gülümseme vardı.
Bana baktı.
“Hadi, gidiyoruz.” dedi.
Nereye gittiğimizi sormadım.
Belki de çocukken babanın söylediği “gidiyoruz” kelimesi yeterlidir.
Beni parka götürdü.
İnanılmaz mutluydum.
Çünkü babam beni ilk defa parka getiriyordu.
O gün benim için güzel bir gündü.
Dondurma ısmarladı.
Bir de hiç unutmadığım o portakallı içeceği...
Çocukluğumun en küçük mutluluklarından biriydi belki.
Ama bazı küçük mutlulukların insanın hafızasında neden bu kadar büyük yer kapladığını yıllar sonra anlıyor insan.
Babam bir ara beni öptü.
Öyle sıradan bir öpücük değildi.
Sanki son kez öpüyormuş gibi.
Ama ben bunu bilmiyordum.
Ben sadece babamın beni sevdiğini sanıyordum.
Sonra beni dedemin evine götürdü.
Dedemin adı Tahir'di.
Annemin babasıydı.
Kanun gibi adamdı.
Ağzından çıkan her söz, benim çocukluğumda kanun hükmündeydi.
O gün Hikmet, Tahir dedeme annem Menekşe'yle olan birlikteliğini bitirmek istediğini söyledi.
Dedemle anneannem Çiçek, duydukları karşısında donup kaldılar.
Beklemedikleri bir haberdi.
Dedem uzun uzun konuştu.
Dil döktü.
İkna etmeye çalıştı.
Ama babam çoktan kararını vermiş gibiydi.
Sonra...
Hiç unutmam.
Babam dedeme dönüp annem için o ağır sözü söyledi:
“Kızın marazlı.”
İşte o an Tahir dedemin şirazesi döndü.
Öfkelendi.
Babamı evden kovdu.
Ben ise olup biteni tam olarak anlamıyordum.
Çocuk aklım hâlâ parkta kalmıştı.
Dondurmada...
Portakallı içecekte...
Babamın beni öpüşünde...
Meğer o gün benim için bir park gezisi değilmiş.
Bir veda imiş.
Ben bunu yıllar sonra anlayacaktım.
Babam her şeyi planlamıştı.
Beni dedemin evine bırakıp çıktı.
Ve o gün...
Artık başımızda babamız yoktu.
---
Annem olayı öğrendiğinde dünyası başına yıkıldı.
Ve o gün, annemin yaptığı bir şeyi hiç unutmadım.
Babamın en sevdiği yemeklerden biri olan yeşil mercimeği yapmıştı.
Belki hâlâ içinde bir umut vardı.
Belki eve döneceğini düşünüyordu.
Belki de bazı şeylerin bu kadar kolay bitmeyeceğine inanıyordu.
Sonra olanları öğrendi.
Yaşadığı krizin içinde, yaptığı yemeği tuvalete döktü.
Çocukken bunu sadece garip bir hareket olarak görmüştüm.
Bugün düşündüğümde ise başka görüyorum.
O yemek artık yemek değildi.
Birlikte yaşanmış yıllardı.
Beklentiydi.
Kırgınlıktı.
Ve belki de o gün annemin elinden dökülen sadece yeşil mercimek değildi.
Bir evliliğin son kırıntılarıydı.
Ne diyelim dostlar...
Allah affetsin.
Çünkü bizim için artık yeni bir yol başlamıştı.
Bambaşka bir serüven...
Kırlangıç hâlâ yerindeydi.
İzmarit Sokağı hâlâ aynı sokaktı.
Ama artık o evde bir kişi eksikti.
Ve ben, altı yaşındaki o çocuk, hayatın bana ilk büyük dersini vermeye başladığını henüz bilmiyordum.
Bazı insanlar gider.
Bazı evler sessizleşir.
Bazı çocuklar ise o gün büyümeye başlar.
Benim büyümem de böyle başladı.
Bölüm etkileşimi
