İZMARİT SOKAĞI kitap kapağı

4. bölüm / 6

İZMARİT SOKAĞI

KARGANIN İLK KANAT ÇIRPMASI

Vaveyla Yazarı: İsa Durmaz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: KARGANIN İLK KANAT ÇIRPMASI

Bir odada ömrünüzü geçirdiğinizi düşünün dostlar.
Odanın içinde bir yatak olsun.
Bir masa.
Bir de tuvalet.
Size verilen hayat bundan ibaret olsun.
Kapısı var ama açılmıyor.
Penceresi var ama dışarı çıkamıyorsunuz.
Yan odalarda da başka insanlar yaşıyor.
Siz kendi odanızdan çıkamadığınız için onların odalarını hiç görmüyorsunuz.
Sonra bir gün...
Bir bakıyorsunuz zincirleriniz kırılmış.
Kapınız açılmış.
Size ilk defa özgürlük verilmiş.
Odanızdan çıkıp koridora adım atıyorsunuz.
Ve bir anda...
Yan odalara bakıyorsunuz.
Birinde televizyon var.
Birinde oyun konsolu.
Birinde daha büyük bir yatak.
Birinde daha güzel eşyalar.
Bir başka odada çocuklar aileleriyle gülüyor.
Ve insanın aklına ister istemez bir soru geliyor:
“Ben niye bu hayatı yaşarken, onlar bu hayatı yaşıyor?”
Benim okul yıllarım biraz böyle geçti.
Çocuk aklımla hayatı anlamaya çalışıyordum.
Kimileri için normal olan şeylerin, benim için neden ulaşılması zor birer lüks olduğunu sorguluyordum.
Benim için bir babanın çocuğunu okuldan alması büyük bir olaydı.
Bazıları içinse sıradan bir gündü.
Benim için bir babayla parka gitmek özlenecek bir anıydı.
Bazıları için her hafta sonuydu.
Kimileri babasına kızıyordu.
Ben babamın yüzünü hatırlamaya çalışıyordum.
İlkokul yıllarımda beni en çok etkileyen şeylerden biri buydu.
Babamın olmaması.
Yüzünü bile unutmuştum.
Ama insanın yüzünü unuttuğu birini özlemesi mümkünmüş.
Bunu o zaman öğrendim.
Okul çıkışlarında veliler gelirdi.
Çocukların yanına babaları gelirdi.
Kimisi çantasını taşırdı.
Kimisi çocuğunun başını okşardı.
Kimisi:
“Hadi oğlum, eve gidiyoruz.”
derdi.
Ben uzaktan bakardım.
Boğazım düğüm düğüm olurdu.
Kimsenin fark etmesini istemezdim.
Çünkü ağlamak istemiyordum.
Ama bazı acılar insanın gözlerinden önce boğazına yerleşiyor.
Ben babamı aramıyordum belki.
Çünkü onu hatırlamıyordum.
Ama başka çocukların babalarını gördükçe, baba denen şeyin yokluğunu hissediyordum.
Benim ulaşamayacağımı düşündüğüm bir hazine gibiydi.
Kimileri için sıradan olan...
Benim için lükstü.
Velilere bakardım.
Çocuklarıyla ilgilenirlerdi.
Okula gelirlerdi.
Çocuklarının derslerini sorarlardı.
Benim ailem ise kırk yılın başı gelirdi.
Geldiklerinde de çoğu zaman dersler kötüyse azar işitirdik.
Mert'in benden farkı neydi biliyor musunuz?
O da çoğu zaman benim gibi yalnızdı.
O da bazı şeyleri eksik yaşıyordu.
Ama onun eve gittiğinde söyleyebileceği bir kelime vardı:
Baba.
Benim vardı ama hayatımda yoktu.
Mert babasının nasıl biri olduğunu biliyordu.
Ben ise kendi babamın yüzünü unutmuştum.
Ve hayatın garip tarafı şuydu...
Bir gün sırtını bana ilk dönecek insanlardan biri de Mert olacaktı.
Benim beni ilk yargılayanlardan biri de o olacaktı.
Bu, kalbe kurşun gibi geliyordu.
Çünkü biz sadece kuzen değildik.
Çocukluğumuzu paylaşmıştık.
İlk ortak kavgalarımız bile beraberdi.
Bir ekmeği bölüşmüşlüğümüz vardı.
Dayıoğlu, teyzeoğlu...
Aynı sokaklarda büyümüş iki çocuk...
Ama insanlardan huy çıkıyor.
Can çıkmıyor belki ama huy çıkıyor.
Ve anladım ki herkes yaşadıklarından doğru dersi çıkaramıyormuş.
Sonra bir 23 Nisan geldi.
Hani şu çocukların bayramı olan 23 Nisan...
Çocuklar için dünyanın en güzel günlerinden biri.
Benim içinse dünyanın en uzun, en ızdıraplı günlerinden biri oldu.
Etrafıma baktığımda anne babalarının arasında duran çocukları görüyordum.
Gülüyorlardı.
Mutlulardı.
Kimi babasının elini tutuyordu.
Kimi annesine sarılıyordu.
Ben ise onları gördükçe ağlıyordum.
Öyle bir ağlamaya başladım ki sonunda Tahir Dedemin dikkatini çektim.
Bana baktı.
Sonra Ferhat Dayımı çağırdı.
— Bu çocuğun babası nerede, bul. Getir karşıma. Konuşacağım.
Bu sözleri duyduğum anda içimde bir şey kıpırdadı.
Babam geri dönecek miydi?
O an dedeme sarılmak istedim.
Çünkü ilk defa birinin beni gerçekten önemsediğini hissetmiştim.
Bir çocuğun kalbine dokunmak bazen çok kolaydır.
Ona:
“Senin için uğraşıyorum.”
demek yeter.
Ben o gün dedemin bana verdiği değeri anlatamam.
İçimde sıcacık bir şey oluşmuştu.
Belki de ilk defa biri benim özlediğim şeyi benden daha fazla önemsiyordu.
Ertesi gün okulun kocaman bir kapısı vardı.
Orada biri durmuştu.
Beni çağırıyordu.
Kel...
Pala bıyıklı...
Üzerinde bol ve dağınık kıyafetler olan bir adam.
Elim ayağım birbirine karıştı.
Korktum.
Kaçıp Mert'in yanına gittim.
Mert doğal olarak sordu:
— Ne oldu? Niye korkuyorsun?
Ürkek bir sesle:
— Bir adam beni çağırdı.
dedim.
Sonra cama baktım.
Kimse görünmüyordu.
Ama okul çıkışı yaklaşınca korkum daha da büyüdü.
Sınıftan çıkamadım.
Nasıl olsa dedem gelip beni alacaktı.
Mert'e:
— Sen de gitme.
dedim.
Birlikte bekledik.
Sonra camdan dışarı baktım.
O korktuğum adam oradaydı.
Ferhat Dayımın yanında.
Dedem de gelmişti.
Korka korka yanlarına gittim.
Ve o adam bir anda bana sarıldı.
Sıkıca.
Sonra bir ses yükseldi:
“Oğlum...”
Titredim.
Adamın üzerinde hafif bir alkol kokusu vardı.
Sigara kokusuyla birbirine karışmıştı.
İçimden bir şey geçti.
“Galiba baba kokusu böyle bir şey.”
Bunu düşündüğüm için bile bugün içim acıyor.
Çünkü ben babamın kokusunu bilmiyordum.
O an öğrendiğimi sandım.
Park bahçesine oturduk.
Dedem babama döndü.
— Malın mülkün senin olsun. Hiçbir şey istemiyoruz. Bu çocuğun hiçbir şeye ihtiyacı yok. Arada götür. Babası olduğunu, bir ailesi olduğunu bilsin.
Ben şaşkın şaşkın onları izliyordum.
Yetişkinlerin konuştuğu şeyleri tam olarak anlamıyordum.
Ama bir şeyi anlamıştım.
Bu adam benim babamdı.
Sonra Dayım beni aldı.
Gezmeye çıktık.
Ben yürürken bir ara arkama döndüm.
Babamla dedemi konuşurken gördüm.
Sonra geri döndük.
Babam bana:
— Bu hafta sonu hazır ol. Bol bol vakit geçireceğiz.
dedi.
İçimde bir güneş doğdu.
Babam geri dönmüştü.
Ben öyle zannediyordum.
Bugün o güne geri dönebilsem...
O çocuğun karşısına geçerdim.
Omuzlarından tutardım.
Gözlerinin içine bakardım.
Ve derdim ki:
“İsmet oğlum, saçmalama.”
“Bu adam yine seni yarı yolda bırakacak.”
“Dünyanın acısını yaşatacak.”
“Yapma lan.”
“İsteme.”
“Geri dönmesini bekleme.”
Ama insan geçmişe dönemez.
Zamanın en acı tarafı bu.
Yaşadığın anın içindeyken, gelecekte ne olacağını bilmiyorsun.
Bugünü yaşarken yarını göremiyorsun.
Ve zamanı geri çeviremiyorsun.
Ama belki de hayatın bize verdiği en büyük özgürlük şu:
Geleceği seçebilmek.
Doğduğumuz anne babayı seçemiyoruz.
Hangi evde doğacağımızı seçemiyoruz.
Çocukken bize ne yaşatılacağını da seçemiyoruz.
Ama bir gün büyüdüğümüzde...
Nasıl bir insan olacağımıza karar verebiliyoruz.
Bir gün anne baba olursak, kendi çocuklarımıza nasıl bir gelecek vereceğimizi seçebiliyoruz.
Benim bütün derdim belki de burada başladı.
Çünkü ben o gün ilk defa şunu anlamadan hissettim:
Bir çocuğun hayatını, ona verilen sevgi kadar ona verilen güven de şekillendiriyordu.
O gün...
İsmet'in içindeki Karga yavrusu ilk defa kanat çırptı.
Henüz uçamıyordu.
Ama kanatlarını açmıştı.
Hafta sonunu iple çekiyordum.
O gece uyuyamadım.
Babamla geçireceğim saatleri düşünüyordum.
Nereye gidecektik?
Ne yapacaktık?
Ben ona ne anlatacaktım?
O bana ne anlatacaktı?
Menekşe, babamla görüşmemi doğru bulmuyordu.
Ama arada dedemler vardı.
O yüzden sesini fazla çıkaramıyordu.
Ben ise içten içe anneme kızıyordum.
Çünkü çocuk aklımla onun neden istemediğini anlayamıyordum.
Ben sadece babamı istiyordum.
O gece balkona çıktım.
Karanlık İzmarıt Sokağı'nın üzerine çökmüştü.
Gökyüzüne baktım.
Sonra kulağıma bir ses geldi.
— Merhabaaaa...
Etrafa baktım.
Kimse yoktu.
Bir daha seslendim:
— Kimsin?
Sessizlik...
Sonra aynı ses:
— Ben Fırtına.
Kaşlarımı çattım.
— Fırtına mı?
— Evet.
— Nereden geldin?
Bir süre sessiz kaldı.
Sonra cevap verdi:
— Aslında ben senin dile getirmediğin her şeyim.
O an ne olduğunu anlamadım.
Çünkü karşımda kimse yoktu.
Ama bir ses vardı.
Belki gerçekten dışarıdan geliyordu.
Belki de kafamın içinden.
Belki de çocukluğumun bütün yalnızlığı bir karakter bulmuştu kendine.
O gece ilk defa fark ettim.
Kafamın içinde sürekli konuşmalar yapıyordum.
İnsanlarla konuşuyor, cevaplar veriyor, hiç yaşanmamış senaryolar kuruyordum.
Bazen kendimi savunuyordum.
Bazen başkalarına söyleyemediklerimi söylüyordum.
Bazen de yalnızca birilerinin beni dinlemesini istiyordum.
Fırtına belki de bütün bunların bir ismiydi.
O günden sonra bir süre beni hiç yalnız bırakmadı.
Ben ne zaman sustuysam...
O konuştu.
Ben ne zaman içime attıysam...
O sordu.
Ben ne zaman kimseye anlatamadıysam...
O dinledi.
Henüz bilmiyordum.
Fırtına yıllar sonra bile yanımda olacaktı.
Bazen bir ses olarak.
Bazen bir düşünce olarak.
Bazen de karanlığın içinde karşıma oturup:
“Yine ne saklıyorsun Karga?”
diye soran biri olarak...
O gece gökyüzüne bakarken yalnız olduğumu sanıyordum.
Değilmişim.
İsmet'in hayatına Fırtına girmişti.
Ve Karga'nın ilk gerçek kanat çırpışı başlamıştı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

16okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.