İZMARİT SOKAĞI kitap kapağı

5. bölüm / 6

İZMARİT SOKAĞI

KARGANIN İLK UÇUŞU

Vaveyla Yazarı: İsa Durmaz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: KARGANIN İLK UÇUŞU

Fırtına'yla tanıştığım gecenin sabahında dünya aynı dünyaydı. Kırlangıç aynı Kırlangıç, İzmarit Sokağı aynı sokaktı. Ama benim içimde yeni bir şey vardı. Bir ses. Bir arkadaş. Bir sır. Fırtına... O gece söylediklerimizi tekrar tekrar düşündüm. Sonra kendi kendime senaryolar kurmaya başladım. Babam gelecekti. Beni alacaktı. Bir yerlere gidecektik. Belki uzun uzun konuşacaktık. Belki bundan sonra her şey eskisi gibi olacaktı. Çocuk aklı işte. İnsan bazen gerçeği değil, olmasını istediği şeyi düşünür. Ben de düşündüm. Fırtına'yla birlikte düşündüm. Derken hafta sonu geldi. Ve Hikmet gerçekten geldi. Kapının önünde onu gördüğümde içimde bir şey kıpırdadı. Babam beni almaya gelmişti. Bana başka bir ailesinin olduğunu anlatmaya başladı. Bir kuzenim vardı. Bir kız çocuğu... Bir babaannem... İki halam... Bir eniştem... Bir anda hayatımın içine hiç bilmediğim insanlar girmişti. Sanki yıllardır kapalı duran bir kapı açılmış, arkasından koskoca başka bir hayat çıkmıştı. Benim için yeni bir aileydi bu. Yeni insanlar. Yeni yüzler. Yeni hikâyeler. Sanki hayat bana yeniden bir üyelik kartı vermişti. Ve ben o kartı elimde sımsıkı tutuyordum. İlk defa İzmarit Sokağı'ndan çıkıyordum. Hikmet'le birlikte otogara gittik. Otogarın kendine has bir kokusu vardı. Gözleme... Döner... Sigara... Her şey birbirine karışıyordu. Köşelerde sigara içen adamlar vardı. İnsanlar bir yerlere yetişmeye çalışıyor, otobüsler gelip gidiyordu. Ben ise bütün bunların arasında babamın yanında yürüyordum. Bir süre sonra dayanamadım. “Baba, köyün adı ne?” “Tütün Hisar.” Tütün Hisar... Bir köyün adı neden Tütün Hisar olurdu ki? Çocuk aklımla biraz garipsemiştim. Ama fazla da sorgulamadım. Babam yanımdaydı ya. O çözerdi. Minibüse bindik. Yaklaşık bir saat süren yolculuk başladı. Hikmet cebinden ince kablolu bir kulaklık çıkardı. Bir tarafını kendi kulağına, diğer tarafını benim kulağıma taktı. Sonra meşhur tuşlu telefonundan Karadeniz fıkralarından birini açtı. Benim Karadeniz'le ilk tanışmam da böyle oldu. Ama son olmayacaktı. Bunu o zaman bilmiyordum. Güneş minibüsün camından içeri vuruyordu. Yüzümü ısıtıyordu. Babam yanımdaydı. Kulaklık kulağımdaydı. Yol gidiyordu. Ben gözlerimi kapattım. Ve uzun zamandır ilk defa içimde hiçbir şey düşünmeden uyudum. Huzurlu bir uykuydu. Yıllar sonra o huzuru ikinci kez, sevdiğim kadının yanında bulacaktım. Beyaz Güvercin'in yanında. Ama o gün bunun hiçbirini bilmiyordum. Ben sadece babasının yanında uyuyan bir çocuktum. Tütün Hisar'a vardığımızda köy gerçekten adının hakkını veriyordu. Her yerde tütün kokusu vardı. Evlerin önlerinde tütünler kurutuluyordu. Bazı insanların bıyıkları sigaradan sararmıştı. Sesler yüksekti. İnsanlar birbirleriyle yüksek sesle konuşuyordu. Benim alıştığım dünyadan bambaşka bir yerdi. Annemin tarafındaki hayattan farklıydı. Her şey başka türlüydü. İnsanlar başka türlüydü. Evler başka türlüydü. Ben ise bütün bunlara dışarıdan bakan küçük bir çocuk gibiydim. Hikmet beni bir evin önüne getirdi. “Burası evimiz. Hadi git gir. Herkes seni bekliyor.” Kapıdan içeri girdim. Daha birkaç adım atmıştım ki yaşlı bir kadının avluda tuvaletini yapmaya çalıştığını gördüm. Şaşırdım. Korkuyla bağırdım. O sırada başörtülü bir kadın dışarı çıktı. Yaşlı kadına baktı. “Anne burası tuvalet değil avlu!” Sonra bana döndü. “Ooo İsmet yeğenim be! Büyümüşsün. Tanımadın mı beni? Ben Hatice halan.” İsmet'tim ben. Ama bazı anılar insanın gerçek adıyla değil, bıraktığı izlerle hatırlanıyor. Hatice halam içeridekileri anlatmaya başladı. “Ümmü hala içeride. Sinem de içeride.” Sonra yaşlı kadını gösterdi. “Bu da senin babaannen.” Babaannem... Ama onun Alzheimer'ı vardı. Hatırlamakta zorlanıyordu. Hatice hala, “Seni sever o,” dedi. Ben o eve, hayatımda ilk kez gördüğüm insanların arasına girdim. İçeride koltuklar yoktu. İnsanlar yerdeki minderlerin üzerinde oturuyordu. Sinem benden bir yaş büyüktü. Ve sigara içiyordu. O gün sigarayı ilk kez bu kadar yakından gördüm. Dumanın nasıl çıktığına baktım. İnsanın elinde nasıl tutulduğuna baktım. Belki çocuk aklıyla farkında değildim ama o görüntü zihnimin bir köşesine yerleşti. Yıllar sonra o küçük merakın nereye varacağını bilmiyordum. Bir gün o sigarayı ben de tutacaktım. Ve hayatımın en uzun alışkanlıklarından biri olacaktı. Köyde yalnızca bir gün kaldık. Güzel bir gündü. Benim için yepyeni bir dünyaydı. Ama her güzel şey gibi o da bitti. Hikmet yine ortadan kayboldu. Bu kez daha uzun süreliğine. Ben ise her gün okula giderken aynı yere bakmaya başladım. Okulun yanında bir park vardı. Her geçişimde gözüm oraya kayıyordu. Belki babam oradadır. Belki beni bekliyordur. Belki yine gelir. Ama yoktu. Günler geçti. Ben bekledim. Sonunda bir gün dayanamadım. Bir adama sordum: “Hikmet nerede? Babam olur kendisi.” Adam yüzüme baktı. Sonra hiç çekinmeden konuştu: “Ooo, o hayırsız... Gece nöbetinde uyurken yakalandı, kovdular onu. Gelmez o. Sana da hayır gelmez evlat O adamdan. millete' ucuna kaçana borcu var. O evlat sevgisi falan bilmez.” Sinirlendim. Hem de çok. “Benim babam beni bırakmaz!” Çocuk aklımla babamı savunuyordum. İnsanlar neden babam hakkında böyle konuşuyordu? Neden herkes her şeyi biliyor gibiydi? Benim babamdı o. Ben onu seviyordum. Onun beni bırakacağına inanmıyordum. Ah be çocuk... Bir bilsen. Uğruna dil döktüğün adamın bir gün senin yüzüne bile bakmayacağını nereden bilecektin? Çocukken insan bazı gerçekleri öğrenmek istemez. Çünkü bazı gerçekler insanın çocukluğunu elinden alır. Kırlangıç'a döndüğümde hayat daha da ağırlaşmıştı. Hikmet'in yokluğu artık geçici bir şey değildi. İki yıl geçmişti. İki yıl... Ve kimse arayıp sormuyordu. Menekşe giderek tükeniyordu. Çalışıyor, yoruluyor, eve geliyor ve yine hayatı sırtlanıyordu. Evde ne varsa onu yiyorduk. Bazen ne bulursak. Bazen az. Bazen daha az. Sedat da elinden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Sakız satıyordu. Ben de okula gidiyordum. Ama bir süre sonra okuldan gizlice erken çıkmaya başladım. Peçete ve su satıyordum. Çocukların oyun oynadığı yaşta ben para kazanmaya çalışıyordum. Ama kazandığım parayı anneme doğrudan veremiyordum. Çünkü Menekşe'nin gururunu kırmak istemiyordum. Onun gözlerinin içine bakıp, “Anne, ben de para kazandım,” demek ağır geliyordu. Bu yüzden başka bir yol buldum. Parayı bir zarfa koydum. Kendi evimizin kapısına gittim. Zili çaldım. Sonra kaçtım. Arkamı dönüp bakmadan... Çünkü belki annem görürse anlayacaktı. Belki kimden geldiğini bilmeyecekti. Ama ben biliyordum. O para bizimdi. Ailemin ihtiyacı vardı. Ve ben artık bunu görmezden gelemezdim. Bir gün yine okuldan sonra çıktım. Peçetelerim ve sularımla kendi bölgemde dolaşıyordum. Artık sokakları tanıyordum. Nerede duracağımı, kime yaklaşacağımı biliyordum. Ama o gün beni bir zabıta gördü. Bana seslendi. Ben kaçtım. O peşimden geldi. Koştum. O da koştu. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Soğuk havayı ciğerlerime çekerek sokaklardan geçtim. Sonunda Eflatun Sokak'taki merdivenlerin altına saklandım. Kendimi küçülttüm. Nefesimi tuttum. Ayak seslerini dinledim. O an korkuyordum. Ama ilk kez korkunun içinde başka bir şey de vardı. Bir şey değişmişti. Çünkü artık kaçtığım şey yalnızca zabıta değildi. Ben çocukluğumdan da kaçıyordum. Babam yoktu. Bunu artık anlamaya başlamıştım. Menekşe vardı. Sedat vardı. Bir ev vardı. Ve o evin içinde bakılması gereken insanlar vardı. Ben vardım. O gün, merdivenlerin altında saklanırken içimden bir cümle geçti: “Oğlum, büyüdün artık. Baba yok. Sen varsın.” On yaşındaydım. On! Bazı çocuklar o yaşta oyuncaklarının peşinden koşar. Ben ise evimin peşinden koşuyordum. Hayat bazen insanı erken büyütür. Bazen kanatlarınız daha uçmayı öğrenmeden çıkar. Benim kanatlarım da o gün çıktı. Bir zabıtadan kaçıp Eflatun Sokak'ın merdivenlerinin altına saklandığım gün... Karga'nın tüyleri çıkmıştı. Ve ben ilk uçuşumu gerçekleştirmiştim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

11okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.