14. bölüm · İsfad one shot

Sınır•Rastlantı

N Y

Yorumlarınızı ve beğenilerinizi bekliyorumm iyi okumalarr🌊🤍

Bayramdaki vedanın üzerinden günler geçmişti. Fadime, o sabah erkenden kalkmış, Furtuna ve Koçari’nin ortak işlettiği fabrikanın toplantısına yetişmek için hazırlanmıştı. Üzerine giydiği şık keten takımı, özenle topladığı saçlarıyla tam anlamıyla profesyonel bir iş kadını gibi görünüyordu. Bugün fabrikanın yeni üretim ve ihracat planlaması için abisi ile çok önemli bir toplantıları vardı.
Fadime fabrikanın kapısından içeri girip toplantı odasının kapısını açtığı an, adımları olduğu yerde çakıldı.
Uzun ahşap toplantı masasının baş köşesinde abisi Adil oturuyordu. Ama tam karşısında, üzerinde tam oturan lacivert bir ceket, beyaz bir gömlekle, hayatında hiç görmediği kadar şık ve karizmatik duran İso oturuyordu. İso, önündeki tabletle ilgilenirken kapının açılmasıyla başını kaldırdı. Fadime’yi o şık haliyle görünce gözlerinde flörtöz bir parıltı anında yandı.
"Geldin mi Fadime’m?" dedi Adil, sesindeki her zamanki sakin ama ciddi tonla. "Geç otur şöyle."
Fadime şaşkınlığını gizlemeye çalışarak masaya yaklaştı. "Abi? Hayırdır, bizim iç toplantımız değil miydi bu? İso’nun burada ne işi var?"
İso, önündeki tableti hafifçe kaydırıp arkasına yaslandı. Dudaklarının kenarı muzip bir tavırla kıvrılmıştı. "İç toplantıydı ama artık ortak yönetim toplantısı oldu Koçari kızı. Duymadın herhalde; fabrikanın yeni kurulan ihracat ve lojistik ağının başına biz geçtik. Yani anlayacağın, önümüzdeki dönem boyunca fabrikanın tüm operasyonunu bizzat beraber yürüteceğiz."
Fadime şok içinde abisine döndü. "Abi, sen ciddi misin? Beni bu adamla aynı yere mi veriyorsun?"
Adil, iki gencin arasındaki elektriklenmeyi çok iyi analiz eden bir adam olarak kahvesinden bir yudum aldı. "Güvenebileceğim tek Furtunalı İso,Fadime.Bu işi onlara da tek başına bırakmayacağıma göre sende onunla beraber çalışacaksın.” Üstelik bu yeni dönemde fabrikanın kontrolü ve yetki ikinizde olacak. Yurt dışı heyetini de siz ağırlayacaksınız." Adil ayağa kalktı, ceketinin önünü ilikledi. "Benim Koçari’de işim var, detayları konuşun," diyerek odadan çıktı.
Kapı kapandığı an odada ölümcül bir sessizlik oldu. Fadime öfkeyle İso’ya doğru bir adım attı. "Sen... Bunu bilerek yaptın değil mi? Sırf birlikte olalım diye abimi kafaladın!"
İso masadan kalktı. Şık takım elbisesinin içinde bile dağ başındaki hırçın, ne istediğini bilen adam tam karşısındaydı. Aralarındaki mesafeyi kapatıp Fadime’nin tam önünde durdu. Gözlerini onun gözlerine dikti, sesi kısık ama meydan okuyan bir tondaydı:
"Abini kafalamadım, işimi iyi yapıyorum. Ama yalan yok... Koskoca fabrikada, odalarımız yan yanayken heyeti ağırlarken seninle baş başa kalma fikri beni fazlasıyla heyecanlandırdı. Bakalım iş hayatında da dağdaki kadar inatçı mısın, yoksa benden kaçacak mısın çeyrek mafya?"
Fadime, İso’nun bu profesyonel ama buram buram meydan okuyan emrivakisi karşısında nefesinin kesildiğini hissetti. Kalbi hırsla ve heyecanla çarparken, gözlerini onun gözlerinden ayırmadan meydan okumayı kabul ettiğini belli edercesine çenesini dikleştirdi. İso Furtuna ile aynı yerde çalışmanın onun için çocuk oyuncağı gibi bir şey olmasını umdu.

Yurt dışından gelecek olan büyük heyet, fabrikanın geleceği için hayati önem taşıyordu. Fadime ile İso görüşme için saatlerdir hazırlanıyordu. Ancak tam heyetin uçağının ineceği zaman , Karadeniz’in o sağı solu belli olmayan havası, yoğun sis ve fırtına yüzünden Trabzon’a inecek olan tüm uçaklar iptal edildi. Heyeti taşıyan uçak, mecburen en yakın müsait havaalanına, Samsun’a iniş yapmak zorunda kaldı.
Haber fabrikaya ulaştığında Adil anında operasyonu başlattı. "Heyet Samsun’da kaldı," dedi, gergin bir ses tonuyla."Adamlar geri dönmeden bu imzaların atılması lazım. İso, Fadime! Hemen arabaya atlayıp Samsun’a gidiyorsunuz. Heyetle orada, kaldıkları otelde görüşeceksiniz."
Fadime daha ne olduğunu anlamadan kendini İso’nun arabasının sağ koltuğunda, Samsun yolunda buldu. Saatler süren, aralarındaki bitmek bilmeyen didişmelerle ve tatlı kaçamak bakışlarla geçen yolculuğun ardından, sağanak yağmur altında Samsun’daki lüks, modern otelin önüne yanaştılar. İkisi de yoldan dolayı yorgun, ama heyetle görüşecekleri için bir o kadar gergindi.
Fadime keten ceketini düzeltip şık adımlarla resepsiyona doğru yürüdü. İso da elindeki kendisinin ve fadime’nin bavuluyla onu takip etti.
"Merhaba," dedi Fadime, resepsiyondaki görevliye en profesyonel gülümsemesini sunarak. " Adil Koçari tarafından yapılmış iki adet tek kişilik oda rezervasyonumuz olacaktı."
Görevli bilgisayarda hızlıca bir şeyler taradı, ardından yüzünde profesyonel ama çaresiz gülümsemeyle başını kaldırdı. "Fadime Hanım, Adil Bey rezervasyonu son dakika güncellemiş. Ancak bu hafta sonu Samsun’da büyük bir uluslararası kongre var, otelimiz tamamen dolu. Adil bey iki adet tek kişilik oda talep etmiş ama sistemdeki yoğunluktan dolayı şu an sadece çift kişilik tek yataklı büyük bir odamız rezerve edilebilmiş. Başka hiçbir boş odamız yok maalesef."
Fadime duyduklarıyla donakaldı. "Nasıl yani? Tek bir oda mı?" diye sordu, sesindeki profesyonelliği korumaya çalışsa da gözleri faltaşı gibi açılmıştı.
Hemen arkasında duran İso, durumu duyar duymaz bıyık altından muzip ve flörtöz tebessümünü takındı. Hafifçe yaslanıp görevliye göz kırptı. "Yapacak bir şey yok o zaman, biz odayı alalım," dedi gayet rahat bir sesle.
Fadime hızla arkasına dönüp İso’ya dik dik baktı. "Saçmalama İso! Ne demek alalım? Biz seninle aynı odada, tek bir yatakta mı kalacağız?" diye fısıldadı, sesini sadece onun duyabileceği şekilde hırçınlaştırarak.
İso, Fadime’ye doğru hafifçe eğildi. Kokusu yine o mesafeyi delip geçerken, gözlerindeki tehlikeli pırıltı sabaha karşı arabanın içinde kalan dakikaları hatırlatır gibiydi.
"Ula çeyrek mafya, dışarıda kıyamet kopuyor, otel dolu," dedi İso, sesini iyice düşürüp doğrudan gözlerinin içine bakarak. "Heyet birkaç saat sonra aşağı inecek. Sokakta mı kalalım? Hem dağ başında sabaha kadar kavga etmeden durmayı becerdik ya... Koskoca odada mı birbirimizi yiyeceğiz? “Buluruz da bi çaresini.”
Fadime, İso’nun hem içini rahatlatan hem de meydan okuyan tavrı karşısında nefesinin kesildiğini hissetti. Resepsiyon görevlisi elindeki tek odaya ait manyetik kartı uzatırken, Fadime kalbinin göğüs kafesini döven sesini bastırmaya çalışarak kartı sertçe kavradı. İso’ya dik dik baktı, yanakları şimdiden alev alev yanmaya başlamıştı.
"İyi ," dedi Fadime, çenesini o dik kafalı Koçari tarzıyla yukarı kaldırarak. "Alıyorum kartı. Ama çizgiyi geçtiğin an seni pencereden aşağı atarım Furtunacuk, ruhun duymaz!"
İso arkasından derin bir kahkaha patlatıp valizleri aldı.
Asansör aynasından birbirlerine bakarak yukarı çıkarken, sessizlik şimdiden aralarındaki havayı ağırlaştırmaya başlamıştı. Odanın kapısına geldiklerinde Fadime, elindeki manyetik kartı kapıya okuttu. Klik sesiyle birlikte kapı açıldı; karşılarında muazzam bir deniz manzarasına açılan, son derece şık, geniş ama tam da görevlinin dediği gibi odanın tam ortasında devasa, çift kişilik tek bir yatak barındıran oda duruyordu.
Fadime içeri girer girmez çantasını bir kenara bırakıp hızla yatağa doğru yürüdü. Sanki bir sınır savaşı ilan eder gibi, yatağın tam ortasındaki büyük dekoratif yastığı alıp yatağın tam ortasına, diklemesine yerleştirdi.
"İşte bu kadar," dedi Fadime, ellerini beline koyup İso’ya dönerek. "Bu yastık sınır çizgimiz Fırtunacuk. Sen o taraftasın, ben bu taraftayım. Çizgiyi ihlal edenin canını okurum."
İso, kapıyı kapatıp elindeki valizleri kenara bırakırken Fadime’nin bu telaşlı ve hırçın halini büyük bir keyifle izliyordu. Ceketini çıkarıp yavaşça yatağın kenarındaki koltuğun üzerine bıraktı. Gömleğinin üst iki düğmesini gevşetirken, adımlarını yatağa doğru yöneltti. Tam çizgi olarak belirlenen yastığın hizasında durdu, ellerini ceplerine atıp hafifçe öne doğru eğildi.
"Ula Koçari kızı," dedi İso, sesi geniş odada iyice boğuk ve flörtöz bir tonda yankılanarak. "Dağ başında arabada aramızda battaniye vardı, burada yastık koyuyorsun. Sen benden mi kaçıyorsun, yoksa kendi kalbinin sesinden mi?"
Fadime, onun bu kadar yakından gelen nefesi ve doğrudan gözlerinin içine bakan yoğun bakışları karşısında bir an ne diyeceğini bilemedi. Yanaklarının alev alev yandığını hissetse de inatçı duruşunu bozmadı, çenesini dikleştirdi.
"Ben kimseden kaçmıyorum," diye diklendi, aralarındaki bir karışlık mesafeyi koruyarak. "Sadece tedbir alıyorum. Biz buraya didişmeye değil, o imzaları almaya geldik. Git üstünü başını düzelt de inelim aşağıya.
İso hafifçe güldü, başını iki yana sallayarak geri çekildi ve banyoya doğru ilerledi. "
Fadime, İso banyonun kapısını kapatır kapatmaz derin bir nefes vererek yatağın kenarına ilişti. Kalbi öyle bir hızla çarpıyordu ki, Samsun’un fırtınalı denizinin dalga sesleri bile bu vuruşu bastıramazdı. Bu gece, heyetle yapılacak zorlu toplantıdan sonra çok daha büyük bir sınavın tam ortasında olduğunu çok iyi biliyordu.

Aşağıdaki şık restoranda, yabancı heyetle yapılan akşam yemeği tam bir taktik savaşı şeklinde geçmişti. Fadime, Karadeniz’in keskin zekasını masaya koyup heyetin tüm şartlarını birer birer kendi lehlerine çevirirken, İso da lojistik ve sevkiyat konusundaki sarsılmaz hakimiyetiyle masadaki son şüpheleri de silip atmıştı. İmzalar atılmış, tebrik tokalaşmalarıyla birlikte bu zorlu iş başarıyla tamamlanmıştı.
Gece yarısını çoktan geçtiğinde, heyeti odalarına uğurlayıp asansörle tekrar kendi katlarına çıktılar. Koridorun loş ışığı altında yürüyorlardı. İso, boynundaki kravatı tamamen çözüp cebine sıkıştırmış, ceketini omzuna atmıştı. Fadime ise topuklu ayakkabılarının üzerinde günün tüm yorgunluğunu hissetse de kazandıkları zaferin verdiği tatlı gururla gülümsüyordu.
"İyi iş çıkardık Furtunacuk," dedi Fadime, odanın kapısına geldiklerinde kartı okuturken. "Şartları kabul edeceklerini hiç sanmıyordum.
"Koçari’nin inadıyla Furtuna’nın hırsı birleşince masadan kimse kolay kolay kalkamaz, bilmiyor musun çeyrek mafya?" dedi İso, sesinin yorgun ama tanıdık, derin tınısıyla.
Kapı açıldı. İçeri girdiklerinde odadaki devasa yatak ve tam ortasında duran yastık, dışarıdaki profesyonel dünyayı bir saniyede yok etti. İkisi de üzerlerindeki resmi ve yorucu kıyafetlerden kurtulup rahat birer şeyler giydiler. Yatağa geçtiklerinde, yastık tam ortalarında bir kale duvarı gibi duruyordu. Sırt sırta verdiler, aralarında yastıkla beraber gözlerini kapattılar.
Saatler geçti. Gece yarısı, üçe doğru yaklaştığında odada sadece düzenli nefes sesleri ve dışarıdaki gök gürültüleri vardı.
Fadime bir türlü uyuyamıyordu. Ne zaman gözlerini kapatsa, hemen arkasında duran İso’nun varlığı, onun o güven veren sıcaklığı zihnini ele geçiriyordu. Üstelik dışarıdaki fırtına iyice hırçınlaşmış, şimşekler odayı anlık beyazlıklarla aydınlatmaya başlamıştı. Fadime yatakta hafifçe döndü. Tam ortalarındaki yastığa, sonra da İso’nun karanlıktaki gölgesine baktı. İso sakin dursa da onun da uyumadığı, nefes alışverişinden belliydi.
Fadime içindeki inatçı kızla birkaç dakika boyunca büyük bir savaş verdi. Ama en sonunda, dağ başından beri içini kaplayan o güven duygusuna, dinmek bilmeyen kalp çarpıntısına daha fazla karşı koyamadı. Artık aralarında anlamsız kurallar, yastıktan sınırlar istemiyordu.
Yavaşça doğruldu. Ortalarında duran o koca yastığı iki ucundan kavradı ve hiçbir şey söylemeden yatağın ayak ucundan yere doğru fırlattı. Yastığın halının üzerine düşme sesiyle birlikte, aralarındaki son duvar da yıkılmış oldu.
İso, yastığın atılmasıyla birlikte yavaşça arkasına döndü. Karanlığın içinde Fadime’nin yüzünü seçmeye çalıştı. Hiç konuşmadı, sadece bekledi.
Fadime, kalbinin delice atışına tamamen teslim olarak İso’ya doğru yanaştı. Başını, onun güven veren geniş göğsüne usulca bıraktı. Elini de yavaşça İso’nun beline doladı.
İso, Fadime’nin bu sığınan, teslim olan hamlesiyle birlikte içten derin bir nefes verdi. Hiç vakit kaybetmeden kollarını Fadime’nin etrafına sardı, onu iyice göğsüne çekip kokusunu içine çekti. Çenesini kızın saçlarının üzerine yasladı. Bir eliyle de Fadime’nin sırtını sakinleştirir gibi yavaşça sıvazlamaya başladı.
Odanın ortasındaki sınır çizgisi yerde unutulup giderken, Fadime, İso’nun kalbinin güçlü ve ritmik atışını kulağının altında hissederek hayatının en huzurlu uykusuna doğru daldı.

Sabahın ilk ışıkları, Samsun’un fırtınadan yeni çıkmış durgun denizinin üzerinden odanın perdelerine vurduğunda, içerisi tatlı bir loşlukla aydınlandı.
Fadime yavaşça gözlerini araladı. Başını hafifçe kaldırdığında, gece boyu sığındığı o geniş göğsün sahibiyle, İso’yla göz göze geldi. İso çoktan uyanmış, başının altına tek elini destek yaparak sessizce onu izliyordu. Ama bu kez yüzünde her şeyi dalgaya alan, sinir bozucu alaycı ifadelerden eser yoktu; aksine, gözlerinde ilk defa bu kadar yakından şahit olduğu, durulmuş ve derin bir huzur vardı.
Fadime, dün gece yastığı kendi elleriyle yere fırlatıp onun kollarına sığındığını hatırlayınca hafifçe utandı. Tam geriye doğru hareketlenecekti ki, İso belindeki elini hiç bırakmadı, aksine onu incitmeden kendine doğru biraz daha çekti.
"Kaçma," dedi İso, sesi sabahın ilk saatlerine has bir çatallıkla ve derinlikle çıktı. "Gece şu yastık aramızdan gittikten sonra, hayatımda ilk defa bu kadar huzurlu uyudum Fadime. Bırak biraz daha böyle kalsın."
Fadime duyduğu sesle ve hissettiği sıcaklıkla duraksadı. Gözlerini İso’nun gözlerine sabitledi. Kalbi yine dağ başındaki gibi delice çarpmaya başlamıştı ama bu sefer içinde zerre kadar korku ya da inat yoktu.
İso boşta kalan elini yavaşça kaldırıp Fadime’nin yanağına koydu. Başparmağıyla kızın tenini usulca okşarken gözlerinin içi parladı.
"Ben artık bu düşmanlığı, aileleri, o bitmek bilmeyen kavgaları arkama alıp rol yapmak istemiyorum," dedi İso, doğrudan kalbinden gelen bir dürüstlükle. "Sana her laf attığımda, seninle her didiştiğimde içimdeki sevdayı atarım belki diye düşündüm.Olmadı. Ama bitti, buraya kadar. Ben sana sırılsıklam aşık oldum Koçari kızı. Dağ başında da böyleydi bu, dün gece o masada da böyleydi, şimdi burada seninle yan yanayken de böyle. Benim artık senden başka bir yönüm de yok, geleceğim de."
Fadime işittiği her kelimeyle sarsıldığını, içindeki bütün kalelerin tek bir anda yerle bir olduğunu hissetti. İso’nun bu kadar harbi, bu kadar net ve korumasız bir şekilde aşkını itiraf etmesi, ruhundaki tüm şüpheleri sildi süpürdü. Gözlerinden hissettiği yoğun duyguyla bir damla yaş süzülürken, elini kaldırıp İso’nun yanağındaki elinin üzerine koydu.
"Sadece sen mi sandın Furtunacuk?" diye fısıldadı Fadime, sesi titreyerek ama büyük bir teslimiyetle. "Ben o nefreti de, o inadı da çoktan kaybettim. Sana çarpmamak için, senin deli fırtınana kapılmamak için kendimle ne kadar savaştım bir bilsen... Ha da savaş işte! Ama olmadı. Ben de sana çok sevdalıyım İso.
İso, aylar boyunca duymayı beklediği kelimeleri işitince yüzünde muazzam, içinin rahatladığını belli eden bir gülümseme belirdi. Aralarındaki son santimleri de yok ederek dudaklarını Fadime’nin dudaklarına bastırdı.
Odanın yeni aydınlanan kızıllığında, dışarıdaki fırtınanın tamamen dindiği o sabah vaktinde, birbirlerinin dudaklarında ve kollarında ilk kez gerçek aşkı ve huzuru bulmuşlardı. Artık ne gizleyecek bir sırları kalmıştı ne de önlerinde durabilecek bir engel.
Fadime, İso’nun dudaklarındaki sıcak ve tutkulu dokunuşun ardından geri çekildiğinde nefes nefeseydi. Gözleri, İso’nun gözlerinin içine öyle bir kilitlenmişti ki, sanki zaman otel odasında tamamen durmuştu. İso, belindeki elini hafifçe gevşetse de onu tamamen bırakmadı; başparmağı hâlâ Fadime'nin yanağındaki hafif ıslaklığı usulca siliyordu.
"Demek sevdalısın bana..." dedi İso, sesindeki gururla. Dudaklarının kenarı, az önceki ağır ve duygusal havayı biraz olsun dağıtmak ister gibi hafifçe yukarı kıvrıldı.
"Ula desene boşuna harcadık o kadar ayı birbirimizi yiyerek. Desene dağ başında arabada donarken de aslında kalbin benimle aynı ritimde atıyordu."
Fadime, içindeki duygusal patlamanın ardından Karadeniz kızına has dik duruşunu hemen geri topladı. Başını hafifçe arkaya atıp İso’nun göğsüne parmağının ucuyla vurdu.
"Bak hele Furtunacuk, hemen havaya girme öyle," dedi, yanaklarındaki kızarıklığı saklamaya çalışarak ama gözlerinin içi gülerken. "Kolay mı öyle bir anda sevdalıyım demek? Koçari’nin bir ağırlığı var. Hem az çektirmedin bana yok kızlara mont vermeler, her gördüğüne laf atmalar, o bilmiş bilmiş gülüşler..."
İso yüzündeki tebessümle derin bir nefes alıp başını yatak başlığına yasladı, Fadime’yi de kolunun altına iyice çekti.
Fadime, İso’nun göğsünde duran elini onun kalbinin üzerine koydu. Gece boyu dinlediği o düzenli ve güçlü atış, şimdi çok daha hızlıydı. "Peki şimdi ne olacak?" diye sordu.
"İmzaları aldık, iş bitti. Trabzon’a döndüğümüzde ne yapacağız?"
İso, Fadime'nin saçlarının arasına derin bir öpücük bıraktıktan sonra yüzünü ona doğru çevirdi. Bu kez gözlerinde zerre kadar şaka ya da tereddüt yoktu.
"Ne mi olacak? O fabrikaya girdiğimizde artık saklayacak hiçbir şeyimiz yok," dedi, kendinden emin bir sesle. "Adil abinin karşısına da, bizimkilerin karşısına da dimdik çıkacağız. Sen bana bir kez sevdalıyım dedin ya Fadime’m. Trabzon meydanında da bırakmam, fabrikanın ortasında da. Bundan sonra ne olursa olsun beraberiz.
Fadime, duymak istediği harbi ve net cevabı almanın verdiği huzurla gülümsedi. İçindeki o hırçın fırtına, İso’nun bu sarsılmaz duruşuyla tamamen dinmişti. Yavaşça doğruldu, yatağın kenarından dün gece fırlattığı o sınıra,yastığa baktı.
"İyi," dedi Fadime, İso’ya muzip bir bakış fırlatarak. "Madem beraberiz,kalk bakalım Furtunacuk. Çok işimiz var geç olmadan Trabzon’a dönelim.

İso yataktan ayrılıp Fadime’nin yanına geldi. Kızı kollarının arasına alıp konuştu.”Yook hemen dönmeyeceğiz Trabzon’a.”
Fadime hemen lafa atıldı: “Ula niye dönmüyoruz Trabzon’a?
İso kızın ani ve panik tepkisine gülümsedi.
“Fadime’m bi dur lafımı bitireyim da.” “Şimdi sen bana sevdalıyım demişsin biz kavuşmuşuz , başbaşa kalmışız ula ne Trabzon’u ? Ben bugün sevgilimle gezeriz diye düşünmüştüm.” dedi kafasını eğerek.
Fadime İso’nun söylediği o kelimeyle içinde kelebeklerin uçtuğunu hissetti.
Sevgilim. demişti.
O artık
İso Furtuna’nın biricik sevgilisiydi.