5. bölüm · İsfad one shot
Acıtır gibi severek •SIR
Merhabalar🤍 bölüme başlamadan önce küçük bir ricam olacak : bir bölümü yaklaşık 40 kişi okurken atılan beğeni ya 3 ya 4 oluyor ve bu gerçekten çok ama çok motivasyon kırıcı bir durum ,okumaya başlamadan önce bir saniyenizi ayırarak köşedeki tuşa basabilirseniz çok tatlı olur🫢🫠
Yorumlarınızı ve beğenilerinizi bekliyorum , İyi okumalar.🤍🌊
Yayla evinin ahşap kapısı, rüzgarın şiddetiyle sarsılırken içerideki sessizlik daha da ağırlaşıyordu. Fadime, ocağın başında, toz tutmuş eşyalara bakarak öylece oturuyordu. Üzerindeki hırkaya daha sıkı sarıldı ama içindeki üşümeyi dindiremedi.
Burası, çocukluğunun en güvenli sığınağıydı; şimdi ise koca bir yalanın ardından kaçıp geldiği ıssız bir hapishane gibiydi.
"Bitti..." dedi kısık bir sesle. Sesi boş odada yankılanınca ürperdi.
Bakışları istemsizce sol eline kaydı. Parmağındaki o beyaz iz, sanki bir damga gibi oradaydı. Alyansı notun üzerine bırakırken elinin nasıl titrediğini, kalbinin nasıl yerinden çıkacakmış gibi çarptığını hatırladı.
Severek evlenmemişlerdi, doğru; ama o evin içinde geçirdikleri her gece, adamın her "Fadime" deyişi, yüreğine ince ince işlenmişti. O iz sadece bir metalin değil, bir kadının bilmeden, gizliden gizliye bağlandığı umutların iziydi.
"Sakladı..." diye mırıldandı acıyla.
"Gözlerimin içine baka baka sustu. Eleni benim kanımken, o sırrı bir kefen gibi üzerimize örttü."
Ayağa kalktı, pencereye doğru yürüdü. Dışarıda sis, yaylanın eteklerini tamamen yutmuştu.
Fadime biliyordu ki İso şu an darmadağındı.
"Gitmeem çünkü benim karum, bensiz uyuyamaz" diye onunla uğraşmak için kurduğu cümleler kulaklarında çınladı. Yüzü gözlerinin önüne geldi İso’nun.
Ve Fadime ilk kez duygularını kendisine itiraf etti.
Olmasından en çok korktuğu şey olmuştu.
Ailesinin en büyük düşmanı olan Furtunalıların en küçük oğlu İso’ya sevdalanmıştı.
Onun nefes sesi olmayınca, bu dağ başındaki sessizlik bir canavar gibi üzerine geliyordu. Ama gururu, uykusuzluktan daha büyüktü.
"Uyumayacağım," dedi kararlılıkla, gözyaşlarını elinin tersiyle silerek. "Senin yalanının altında uyumaktansa, bu soğukta uykusuz kalırım daha iyi."
Her şey ne kadar basitti eskiden.
Şimdi ise bir yanda abisinin hiç bilmediği evlat acısı, bir yanda kocasının bu acıyı saklayan hali...
Fadime, iki ateş arasında kalmış gibiydi.
İso’yu özlemekten nefret etti o an.
Ona duyduğu o isimsiz güvenin, bir ihanetle bu kadar çabuk yıkılmasını hazmedemiyordu.
"Bizi sen bitirdin İsmail Furtuna," dedi cama çarpan yağmur damlalarına bakarak.
"Kendi aileni koruyacağım derken, bizi ateşe attın.
Fadime diz çöktü, başını pencere pervazına yasladı. Gözleri yorgunluktan kapansa da zihni bir türlü durulmuyordu.
Dışarıdaki fırtına yaylayı döverken, Fadime’nin içinde de sessiz ama yıkıcı bir fırtına kopuyordu.
Uyuyamıyordu; çünkü kalbi hala o yalanın içinde, o soğuk taş köprüde, İso’nun avucundaki alyansın yanındaydı.
…
İso, tozlu yolları yararak Koçari’ye daldığında güneş henüz tam doğmamıştı.
Arabadan indiği an, Adil kapıda belirdi.
Daha İso ağzını açmadan Adil, bir karabasan gibi çöktü üzerine.
"Naptın ulan kardeşime!" diye kükredi Adil, İso’nun yakasına yapışarak. "O kız niye ağlayarak gitti o evden? Ne sakladın, ne ettin dökül!"
İso’ kelimeleri toparlayamadı. Karşısında duran adam, yıllardır evlat acısıyla yanan, öz kızının yaşadığından habersizdi. "Senin kızın Eleni" diyemedi. "Esme ile senin kızınızı sattılar" diyemedi.
Adil, İso’nun bu dilsizliğine daha da delirdi. "Konuşsana ulan!" diyerek savurduğu ağır yumruk, İso’nun elmacık kemiğinde patladı. İso yere kapaklanırken ağzına hücum eden kanın tadını aldı ama ne elini kaldırdı ne de itiraz etti.
Bu yumruk, sustuğu her saniyenin bedeliydi.
"Vur abi..." dedi İso, yerden başını bile kaldırmadan. "Vur, ciğerim soğumuyor, belki senin elin soğur."
Esme sesleri duymasının üzerine çığlık atarak dışarı fırladı.
"Adil yapma! Kurban olayım dur!" diyerek onu zorla geriye itti.
Adil hınçla atölyesine girerken, Esme yerdeki İso’yu kolundan tutup mutfağın bir köşesine çekti.
Titreyen elleriyle bir bezi ıslatıp İso’nun patlayan dudağına bastırdı. İso, onun dizinin dibine, yere çöktü. Başını Esme’nin ellerine yasladı. Esme, İso’yu büyütmüştü; annesinden görmediği şefkati hep Esme’de bulmuştu. Şimdi ikisi de aynı sırrın altında can çekişiyordu. Esme’nin gözyaşları İso’nun saçlarına damladı.
İso, sesi hıçkırıkla boğularak:"Fadime her şeyi öğrendi ama beni o yalanın ortağı sandı. Bilmiyor ki senin için, Adil abi katil olmasın diye sustuğumu, benden vazgeçti."
Esme, İso’nun yüzünü avuçlarının arasına aldı, onu geçecek her şey diyerek teselli ederken bir yandan hıçkıra hıçkıra ağladı.
…
Esme İso’yu biraz kafasını toplaması,uyuması gerektiğini söyleyip onu Koçari konaktan gönderdi veya öyle sandı
İso gitmiş gibi yaptı ama Koçari’den çıkmadı ,arabayı ağaçlarının arasına gizleyip bekledi.
Saatler sonra Adil ve Esme, ellerinde yiyecek dolu poşetler ve kıyafetlerle evden çıktılar.
İso, içindeki amansız sızıyla onları takip etmeye başladı.
Yol boyu direksiyonu sıkarken, Fadime’nin o ıssız yaylada ne halde olduğunu düşündükçe nefesi kesiliyordu.
Adil ve Esme yayla evine varıp,kapıyı çaldılar.
Sadece geçen birkaç saate rağmen İso sanki yıllardır karısını görmüyormuş gibi hissediyordu.
Kapı ağır ağır açılınca hasret kaldığı kadını gördü.
Resmen bir gün içinde çökmüştü karısı.
İso ona bunları yaşattığı için bir kez daha nefret etti kendinden.
Adil ve Esme,Fadime ile kısa bir süre görüşüp ayrıldılar.
İso, onlar gözden kaybolana kadar nefesini tuttu.
Sonunda ıssız evin önünde sadece sessizlik kaldı. İso sessizce yaklaştı, pencerenin altındaki gölgeye sindi.
Fadime, yayla evinin ağır, rutubetli sessizliğini dağıtmak istercesine elindeki süpürgeye sımsıkı sarılmıştı. Sanki yerdeki tozları değil de, ruhuna çöken o kapkara hayal kırıklığını kazımak istiyordu. Hırsla vurdu süpürgeyi tahtalara. Toz dumanına karışan öfkesiyle, rafları, masayı, her köşeyi hınçla siliyordu.
"Geçmeyecek," diye mırıldandı, sesi titreyerek. "Silsen de geçmeyecek, kazısan da çıkmayacak o leke."
Evin köşesindeki radyoya uzandı. Parmakları titreyerek düğmesini çevirdi; sırf kendi içindeki uğultuyu susturmak, sağır edici sessizliği bastırmak istiyordu.
Cızırtıların arasından usul usul bir ezgi süzülmeye başladı. Sanki İso’nun o az konuşan, hüzünlü bakışlarını anlatan bir şarkı odaya doldu.
Fadime elindeki bezi rafa sürerken bir an duraksadı. Çalan şarkı, kalbindeki en hassas tele dokunmuştu. Odanın ortasında öylece kalakaldı.
İso’yla o evin içinde geçirdikleri sessiz akşamlar, birbirlerine bakıp da söyleyemedikleri binlerce kelime, yarım kalmışlık hissi bir film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden.
Süpürge elinden kayıp yere düştü. O hırçın, kimseye eyvallahı olmayan kadın bir anda un ufak oldu.
Daha fazla ayakta duracak dermanı kendinde bulamadı. Odanın tam ortasına, daha yeni temizlemeye çalıştığı tozlu ve soğuk tahtaların üzerine diz çöktü.
Elleriyle yüzünü kapatıp hıçkırıklara boğulduğunda, bedeni sarsılıyor, feryadı yayla evinin çıplak duvarlarında yankılanıyordu.
Ben sana demiştim..." diye fısıldadı önce. Sesi titredi, sonra yayla evinin duvarlarını döven bir haykırışa dönüştü. "Ben sana 'Seninle her şeyi konuşabiliyorum' demiştim be adam! Kimsem yokken, şu koca dünyada bir başımayken sana kapımı açmıştım!"
Parmaklarını tahta zeminine geçirdi, tırnakları yerleri tırmalıyordu. "Bizim evliliğimiz yalandı, kağıt üzerindeydi ama ben sana inanmıştım!
Hıçkırıkları göğsünü parçalar gibi dışarı çıkıyordu. "Abimin canını benden nasıl sakladın? Ben senin yanında huzur buluyorum sanırken, sen benim her gün yüzüme bakıp o sırrı yutmuşsun. Yazıklar olsun sana! Verdiğim o değere, ettiğim o tek kelimeye yazıklar olsun!"
Yere kapandı, başını tozlu ellerinin arasına aldı. "Herkes yapar da sen yapmazsın sanmıştım... Beni o yalanla yaşattın ya, beni o evin içinde bir yabancı gibi kandırdın ya; bu uykusuz gecelerin ahı seni yaksın İso!"
Pencerenin hemen altında, sırtını duvara yaslamış olan İso, bu sözleri duyduğunda sanki biri kalbini söküp önüne atmış gibi hissetti. Fadime’nin "Sana inanmıştım" deyişi, Adil’in attığı o yumruktan bin kat daha fazla canını yakmıştı. Aralarında sadece birkaç santimlik bir tahta vardı ama o "güven" bir kere kırılmıştı ve İso, o enkazın altında nefes bile alamıyordu.
Dışarıda sessizce gözyaşı dökerken, başını tahta duvara yaslayıp gözlerini yumdu. İçerideki kadının feryadı, İso’nun hayatı boyunca taşıyacağı en ağır yük olmuştu artık.
Fadime yerdeki tozların içinde, hıçkırıkları nefesini kesecek raddeye gelmişken, dışarıdan boğuk bir darbe sesi duyuldu.
İso, dışarıda yaslandığı tahta duvara, Fadime’nin feryatlarına dayanamayıp çaresizce başını vurmuştu. Fadime bir an duraksadı, başını kaldırdı. Odanın içinde yankılanan kendi sesinden başka bir ses vardı artık; duvarın hemen arkasından gelen o tanıdık, yaralı nefes...
Yayla evinin o eski mandalı rüzgarın da itmesiyle aralanmıştı.
İso, kapının eşiğinde bir gölge gibi belirdi. Üstü başı darmadağındı; Adil’den yediği o ağır yumruğun izi suratında kıpkırmızı duruyordu, dudağındaki kan kurumuştu ama yüzündeki o utanç lekesi her şeyden daha derindi.
Fadime, yerdeki o perişan haliyle başını kaldırıp İso’yu gördüğünde, içindeki öfke bir patlamaya dönüştü. Hızla ayağa kalkıp İso’nun üzerine yürüdü ve kontrolsüzce göğsüne vurmaya başladı.
"Ne işin var burada?" diye feryat etti Fadime, yumrukları İso’nun göğsünde yankılanırken. "Hangi yalanı tamamlamaya geldin? Neden geldin ,neden?"
İso hiçbir şey söyleyemedi, kendini savunmadı bile. Sadece durdu. Fadime yumrukları yavaşlayıp dermanı kesilince yine yere dizlerini kendine çekip oturdu, İso’nun da sanki tüm direnci o an kırıldı. Dizlerinin bağı çözülmüş gibi, kapının hemen dibine, o soğuk tahtaların üzerine çöktü.
"Konuşamadım Fadime..." dedi İso, sesi boğazında cam kırıkları varmış gibi boğuk çıktı : "O her şeyi konuşabildiğin adam, senin ciğerini yakmamak için kendi ciğerini söktü de sustu ama bak...
“ Yine altında biz kaldık."
