Bölümler 14Şu an: 8.Bölüm
- 1 Giriş1.453 kelime
- 2 1.Bölüm2.405 kelime
- 3 2.Bölüm1.480 kelime
- 4 3.Bölüm2.006 kelime
- 5 4.Bölüm4.369 kelime
- 6 5.Bölüm4.278 kelime
- 7 6.Bölüm2.752 kelime
- 8 7.Bölüm3.054 kelime
- 9 8.Bölüm1.294 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 9.Bölüm1.491 kelime
- 11 10.bölüm919 kelime
- 12 11. Bölüm1.009 kelime
- 13 12.Bölüm974 kelime
- 14 13.Bölüm1.303 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Saçlarımın yanlarından birer tutam alıp ördüm. Arkada tutamları birleştirip saçıma bir kez daha baktım. Artık hazırdım.
Sabahın çok erken saatleriydi. Ama şuan otobüse binmezsem yetişemeyeceğimi biliyordum. Benlik bir sorun yoktu. Benim için tek sorun Arven’i de bu erken saate ayağa kaldırmak olmuştu.
İkimizin sohbetini açtım.
Hazırım.
Attığım mesajı anında görmüştü. Başlarda sadece görüldü olarak kalmıştı. Sohbette üç nokta belirince mesajını beklemeye başladım.
Arven: Aşağıdayım.
Eşyalarımı -özellikle dosyamı- alıp odadan çıktım. Masada duran çıkış kağıdına adımı ve çıkış saatimi yazıp çıktım. Arven kapının önünde duruyordu. Elindeki telefonda geziniyor olmalıydı.
Önünde durup telefonundaki işlerini bitirmesini bekledim. Telefonunu cebine atıp yürümeye başladı. Adımları yavaştı. Yetişmekte zorlanmıyordum bu sayede.
Yanına geçip birlikte ilerlemeye başladım. Birkaç dakika boyunca ikimizden de ses çıkmadı. Sabahın bu saatinde konuşacak enerjimiz de pek yoktu zaten.
Gözlerim ara sıra elimdeki dosyaya kayıyordu. Her baktığımda içindeki notaları yeniden kontrol etmek istiyordum.
“Yine bakıyorsun.” Başımı kaldırıp Arven’e baktım.
“Neye?”
“Dosyana.”
“Bakmıyorum.”
“Az önce baktın.”
“Bir kere baktım.”
“Üç.”
Kaşlarımı çattım.
“Sen ne ara saydın?”
“Uyumuyordum sonuçta.”
Gülümsememi engelleyemedim.
“Senin de uykun vardı.”
“Vardı.”
“Belli oluyor.”
“Senin de stresin belli oluyor.”
Bu kez cevap vermedim.
Durağa geldiğimizde birkaç kişi çoktan beklemeye başlamıştı. Banklardan birine oturdum. Dosyayı kucağıma bıraktım.
Arven yanıma oturmadı. Birkaç adım önümde durup telefonuna baktı.
“Sen oturmayacak mısın?”
“Uykum açıldı.”
“Beş dakika önce yürüyemiyordun.”
“O uykudan değildi. Sen yetişebilesin diyeydi.” Ne kadar inanmasam da başımı salladım. Otobüs geldiğinde binip boş bulduğumuz yere yan yana oturduk. Sabahın erken saatleri olduğu için çok yolcu yoktu.
Camdan dışarı baktım. Sokak lambaları hâlâ yanıyordu. Bazı dükkânların kepenkleri yeni yeni açılıyor, kaldırımda yürüyen birkaç kişi ellerindeki kahvelerle bir yerlere yetişmeye çalışıyordu.
Kucağımdaki dosyanın dışını incelemeye başladım. “Geriliyor musun?” Dosyama kısa bir bakış attı. Elimdeki dosyayı biraz daha sıktım. “Biraz.”
“Belli oluyor.”
“Bu kadar belli mi?”
“Evet.” Bir şeyi de fark etmese şaşardım. Otobüs yavaşlamaya başladı. Camdan dışarı baktığımda tanıdık binalar beni karşıladı. Buralara alışmam gerekiyor. Sanki toplu değillermiş gibi eşyalarımı toparladım. Arven telefonundan saate göz attı.
“Daha zaman var.” Vardı evet ama ben nedense ellerim titremiyordu. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu ama o zaman neden ellerim titremiyordu.
Otobüs son durağa geldiğinde herkes yavaş yavaş ayağa kalktı. Arven de benden önce kalkıp dosyamı almam için bekledi. Dosyayı kucağımdan kaldırıp çantama yerleştirdim.
Otobüsten indiğimizde yüzüme sıcak hava çarptı. Sabahın erken saati olmasına rağmen hava şimdiden ağırlaşmaya başlamıştı.
Durağın karşısındaki binaya baktım. Dün olduğu gibi bugünde buraya gelmiştim. Ama bu sefer yalnız değildim.
Dikkatli adımlarla karşıya geçtik. Bahçe kapısından içeri girdiğimizde çok öğrenci olmadığını fark ettim. Bu sene gerçekten acımasızlardı. Nerden baksam yirmiyi aşmayacak kadar öğrenci vardı.
Kapının önünde benim gibi dosyalarını ellerinde tutan birkaç öğrenci vardı. Bazıları aileleriyle konuşuyor, bazıları son kez notlarına bakıyordu.
Ben ise hiçbir şey yapmadım. Sadece kapıya baktım. Arven birkaç adım önümde durdu. “Ben burada bekleyeceğim.” Başımı salladım. “Tamam.” İçeri girmeden önce bir kez daha arkama baktım. Arven olduğu yerde duruyordu. Sonra kapıdan içeri girdim.
Koridorlardan geçerken bu sefer duvara bakmadım. Odanın kapısının önüne gelince durdum. Arkamdan ayak sesleri geliyordu. Benim gelmemle arkamdan gelmeye başlamış olmalılardı.
Ellerindeki dosyaları okumaya çalışıyorlardı. Ben ise sadece kapıya baktım. İçeride şuan ne oluyordu bilmiyordum. Kapı açıldığı zaman bana sıra geleceğini çok iyi biliyordum ama.
Tırnaklarımın kenarındaki etleri koparmaya başladım. Olduğum yerde dolanmaya başlamıştım artık. İçimden bir ses bir de bayıl istersen Feriha dedi. Bayılırdım bak, güvenme bana.
Tırnaklarımın kenarı mahvolmasın diye koparmayı bırakmıştım ama şimdi de postacı çantamın kenarındaki süslerle uğraşmaya başlamıştım.
Kapı yavaş bir şekilde açılınca herkesin gözü kapıya döndü. İçerdeki çocuğun yüzünden neler olduğunu anlamaya çalıştım ama çocukta bana hiç yardımcı olmuyordu. Yüz ifadesinin duvardan farkı yoktu.
Çantamdan dosyayı çıkarmaya çalıştım. Maşallah çantaya bir kendimi koymamışım zaten. Bir bu eksikti zaten. Dosyayı kitaplarımın arasından çıkarmaya
çalışırken içeriden başkasını çağırdılar. Yine de dosyayı çıkardım. Keşke beni çağırsalardı. Ya da çağırmamaları daha mı iyi olmuştu? Of. Notları bir kez daha gözden geçirmeli miyim?
Kafayı yiyeceğim şimdi az kaldı. Saçlarımı dipten koparmak ister gibi parmaklarıma dolayıp sıkmıştım. Gerçekten acı verici bir deneyimdi. Saçlarımı rahat bırakıp beklemeye devam ettim. Koridordaki sessizlik birkaç saniye sonra yeniden bozuldu.
Kapı tekrar açıldı. İçeriden çıkan öğrenci dosyasını görevliye uzatıp koridorun diğer tarafına doğru ilerledi.
Görevli elindeki listeye baktı.
“Bir sonraki…”
Bir an durdu.
“Mira.”
Adımı duyduğum anda elim çantamın askısına gitti.
Ayağa kalktım.
Bacaklarımın beni taşıyacağından pek emin değildim ama yine de kapıya doğru yürüdüm. Görevlinin önünde durup dosyamı uzattım.
Dosyaya kısa bir bakış attıktan sonra kapıyı açtı. “Buyurun.” Başımı sallayıp içeri girdim. Kapı arkamdan kapandığında koridordaki sesler bir anda kesildi.
Odanın içinde dört kişi vardı. Bakışlarım önce onlara, sonra odanın diğer tarafında duran piyanoya kaydı. Bir süre hiçbir şey söylemeden öylece durdum. Jüridekilerden biri dosyamı önüne çekti. “Hoş geldin, Mira.”
“Hoş buldum.”
“Hazır mısın?” Soruyu duyduğumda birkaç saniye sustum. Sonra başımı salladım. “Evet.” Şimdi sıra, bütün korkularımı susturmaya gelmişti.
İçerinin karanlığından sonra dışarı çıkınca gözlerim kamaşmıştı. Kör oluyorum sanırım. Gözlerim ışığa alışınca kapının orada telefonuyla uğraşan Arven’i gördüm. Bıraktığım yerde duruyordu. Böyle deyince biraz garip oldu ama olsun.
Yanına varana kadar beni fark etmedi. Telefonuna göz ucuyla bakmaya çalıştım. Önce bana baktı sonra yaptığım şeyi sorgulamadan bana kendi telefonunu çevirdi. Instagramda geziyordu. Kedi videosu vardı. Kar beyazı bir kediydi.
Başımı kaldırmadan “Sıkıldın mı beklerken.” diye sordum. Dışarıda çok uzun süredir bekliyordu. Sıkılmış olmalıydı.
Kafasını iki yana salladı. Yalan gibi de durmuyordu. Yine de tekrar sormak istedim. “Emin misin?” Elindeki telefonu alıp cebine koydu. Sanki çok garip bir soru sormuşum gibi baktı bana. “Sence, Mira?”
Ne diyeceğimi bilemedim.
“Bir saattir buradasın.”
“Evet.”
“Ve sıkılmadın?”
“Hayır.” Bunu söylerken yüzünde en ufak bir tereddüt yoktu. Başımı sallayıp çantamın askısını düzelttim. İçeride geçirdiğim son bir saatin ardından dışarıdaki hayat garip bir şekilde normal geliyordu. İnsanlar yanımızdan geçiyor, arabalar yoldan ilerliyor, uzaktan korna sesleri geliyordu. Sanki ben az önce hayatımın en önemli sınavlarından birine girmemişim gibi.
Okulun kapısından birlikte çıktık. Arven saate baktı. “Acıktın mı?”
“Hayır?”
“Jelibon?”
“Evet.” Jelibon için o kadar hızlı cevap vermiştim ki kendini tutamayıp gülmeye başladı. Sahil kenarına doğru yürürken bulduğumuz bir bakkala girdik.
Arven kendisine dolaptan kahve aldı. İçeri girdiğimizde gördüğüm şeftalili jelibona bir çocuk edasıyla atıldım. Kasaya ödemeye geçtiğimizde çantamdan cüzdanı çıkarmaya yeltenmiştim ki beni durdurup kartını uzattı.
Ne yalan söyleyeyim hoşuma gitmişti. İçimden Tam bir İstanbul efendisi diye geçmişti. Ne diyorsun Mira sen, kendine gel kızım. Ama hoşuma gitmişti yalan mı söyleyeyim.
Kasadaki kadının gözleri ikimizin üzerinde gidip geldi. Bu halimize yandan gülmeye başladı. Öyle bakma be abla.
Poşeti elime aldım. Bakkaldan çıktığımızda birden elini uzattı. Poşetteki kahvesini istediğini düşünerek elimi poşetin içine daldırdım. Poşetin içindeki soğuk demiri bulunca elime alıp Arven’e uzattım.
Onun yaptığı ise sadece kahveyi alıp diğer eline geçirmekti. Ve sonrasında tekrar elini uzatması. Ne istediğini pek anlamamıştım. Poşette de başka bir şey yoktu ki. Jelibon mu istiyordu yoksa? Elimi bir daha poşete atıyordum ki “Çantan.” deyiverdi. “Ben taşıyabilirim.”
“Olsun. Sen yine de ver.” Benim bir şey dememi beklemeden omzumdaki çantayı alıverdi. Postacı çantası olduğu için alması da pek zor olmamıştı.
Sahilin orda yürüyüş yerinde yürürken bulduğumuz boş banklardan birine oturduk. Poşetin içindeki jelibonu çıkardım. Paketin sesine yavru bir kedi geldi. Kucağıma atlayıp poşeti koklamaya başladı. Üzgünüm pisicik ama mama almadım.
Elimdeki paketi yanımdaki poşete bıraktım. Kucağımdaki kedinin tüylerini okşarken vicdanım sızlamaya başlamıştı. Keşke bakkaldan ne olur ne olmaz diye kedi maması alsaydım.
Yanımda bir kıpraşma hissedince başımı o tarafa doğru yönelttim. Arven beklememi işaret ederek uzaklaşmaya başladı. Çok uzun zaman geçmeden elinde bir yaş mamayla yanıma geldi.
Kucağımdaki kediyi beslerken gözlerimi bir saniye bile olsun bu görüntüden ayırmadım. Eli kedinin tüyleri üzerinde gezip duruyordu. Bazen kediyi severken eli tenime değiyordu. Yanlışlıkla olsa bile dokunduğu yerler karıncalanıyordu.
Kedi karnı doyunca beni terk etti. Nankör ya. Biz o kadar sevelim, yedirelim, içirelim sen bizi terk et ha?
Nankör.
Kedinin arkasından izlemeye devam ettim. Yanımdaki jelibon paketine uzanıp açtım. Ağzıma bir tane jelibon attım. Bakışlarım hâlâ kedideyken Arven’e paketi uzattım.
İçinden aldığına dair hışırtılar duyunca dudaklarımın kenarları kıvrıldı. Şu anlık kafamda sınav hakkında hiçbir stres yoktu. Sadece deniz kenarında sessizce oturup jelibon yemek vardı.
Bölüm etkileşimi
