Bölümler 14Şu an: 5.Bölüm
- 1 Giriş1.453 kelime
- 2 1.Bölüm2.405 kelime
- 3 2.Bölüm1.480 kelime
- 4 3.Bölüm2.006 kelime
- 5 4.Bölüm4.369 kelime
- 6 5.Bölüm4.278 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 6.Bölüm2.752 kelime
- 8 7.Bölüm3.054 kelime
- 9 8.Bölüm1.294 kelime
- 10 9.Bölüm1.491 kelime
- 11 10.bölüm919 kelime
- 12 11. Bölüm1.009 kelime
- 13 12.Bölüm974 kelime
- 14 13.Bölüm1.303 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Müzik odasının kapısını açmaya çalıştım ama açamadım. Çünkü bilin bakalım kim kilidi açmayı unutmuştu. Geldiğim yolu geri dönmem gerekiyordu. Of ya, şimdi o merdivenleri kim çıkacaktı.
Merdivenleri ikişerli ikişerli çıkmaya başladım. Öğretmenler odasının oraya kadar nasıl koştuğumu bilemiyorum. Odanın önüne vardığımda nefes nefese kalmıştım. Sakinleşmeyi beklemek için ellerimi diz kapaklarıma atıp hafif eğildim.
Nefeslerim düzeldiğinde olabildiğince nazik bir şekilde kapıyı tıklatıp aynı zamanda içeriye girdim. Odanın içi bomboştu. Yetişemedim herhalde. Yüzüm istemsizce asıldı. Derse girmek istemiyordum.
Tam arkamı dönüp çıkacakken arkamdan birisi “Böö!” diye bağırdı. Ruhum bedenimden ayrılmıştı desem yeridir.
“Kız korkma hemen.”
“Selin hocam, siz miydiniz? Sayenizde ruhum bedenimden ayrıldı. Çok sağ olun gerçekten.” Selin hoca gülümsemesini tutamayarak başını iki yana salladı. ‘Ne için geldin?’ dercesine kafasını hafifçe eğdi. Hemen dudaklarımı büzüp Selin hocaya tatlılıkla baktım.
“Bu saatte derste olmanı beklerdim ama...” kendi dolabına doğru ilerlemeye başladı. Cebinden çıkardığı anahtarla dolabını açtı. Dolabının içerisi çok düzenliydi. Benim de dolabım böyleydi ama Selin hocanın dolabının içi her zaman gözüme daha düzenli gelirdi. Elini uzatır uzatmaz anahtarı buldu.
Geriye yanıma gelip avucumun içine yerleştirdi. “Sana inanıyorum. Sen çalışıyorsun. O yüzden bir şey demeyeceğim.” bütün içtenliğiyle gülümsemeye devam ediyordu. “Bursu kazanmak için elinden geleni yap Mira!”
Bana güvenmesi, kendime olan güvenimi artırıyordu. Ama aynı zamanda omuzlarıma görünmez bir ağırlık da bırakıyordu.
Ya beklediği kadar iyi çalamazsam?
Ya bir gün onu hayal kırıklığına uğratırsam?
Dudaklarıma belli belirsiz bir tebessüm kondurup merdivenlere yöneldim. Bu kez adımlarım eskisi kadar hızlı değildi. Sanki biraz önce avucuma bırakılan anahtarla birlikte görünmez bir sorumluluğu da taşımaya başlamıştım.
Anahtarı kilide yerleştirdim. Çevirmek, normalde olduğundan çok daha zordu. Sanki avucumdaki metal parçası değil, omuzlarımdaki düşünceler ağırlaşmıştı. Son bir hamleyle kilidi açıp kendimi odanın içine attım. Kapıyı ardımdan kapatır kapatmaz birkaç saniye sırtımı kapıya yasladım.
İlerdeki piyano güneş ışığının altında adeta siyah bir kuğu gibi parlıyordu. Adımlarım istemsizce ona doğru ilerledi. Parmaklarım cilasında gezinirken dünya yavaş yavaş sessizleşmeye başlamıştı.
Kendimi taburenin üzerine bıraktım. Tuşlara ilk dokunduğum anda odanın geri kalanı silinmiş gibiydi. Melodi usulca yükseliyor, her nota beni biraz daha içine çekiyordu.
Sonra...
Yanlış bir tuş.
Çınlayan ses odanın sessizliğini bozdu. Refleksle başımı kapıya çevirdim. İçimde, çok tanıdık bir ses yankılandı.
“Tekrar.”
Kapı hâlâ kapalıydı. Daha gelmemişti. Parmaklarımı tuşların üzerinde birkaç saniye hareketsiz bıraktım.
Ne ara onu beklemeye başlamıştım?
Ben düşüncelerime dalmışken kapı açıldı. Arven sessizce içeri girdi. Hiç konuşmadan her zamanki yerine geçti. Şimdi odadaki eksiklik tamamlanmış gibi hissettiriyordu.
Derin bir nefes alıp Arven’e baktım. Dikkatlice bana bakıyordu. Kafasını güven verircesine bir kere hafifçe salladı. Onayı alınca bende kafamı hafifçe sallayıp tekrardan tuşlarda gezindi parmaklarım. Her şey düzgün gidiyordu ki...
Yanlış nota...
“Tekrar.”
Kafamı bir kez daha sallayıp çalmaya başladım. Bu kez parmaklarım tereddüt etmedi. Notalar su gibi akıp gitti.
Oturduğum yerden kalktım. Gömleğimin üstündeki ceketi hafifçe geriye atıp eteğimi parmaklarımın ucuyla hafifçe yukarı kaldırdım. Gülümsememle birlikte prenses gibi bir selam verip taburenin üzerine oturdum. Arven gülümsemesini tutamadı. “Bu da yeni çıktı herhalde.”
Elini kalbinin üzerine koydu. Oturduğu yerden eğilebildiği kadar eğilip aynı ciddiyetle selam verdi.
Bu küçük gösterisi, istemsizce gülümsememe neden oldu. Arven’in bana eşlik etmesi, uzun zamandır sessiz kalan içimdeki çocuğu bir nebze olsun neşelendirmişti. Belki de bazı insanlar hayatımıza büyük şeyler değiştirmek için değil, unuttuğumuz küçük mutlulukları hatırlatmak için giriyordu.
★
“Tekrar.”
Parmaklarım bir kere daha piyanonun tuşlarının üzerinde gezindi. Arven, çıkan her bir notayı pür dikkat dinliyordu.
Dün de ben hata yapmadan çalana kadar tekrar ettirmişti. Her denemede parmak uçlarım biraz daha ağırlaşıyordu. Son tuşa bastığım anda üzerime uzun bir koşu yarışını bitirmişim gibi bir yorgunluk çöktü.
Arven, birkaç saniye yüzünde ne mimik oynattı ne de bir şey söyledi. Kafasında yeterince tartmış olacak ki oturduğu yerden kalkıp piyanonun üstüne eğildi.
“Güzel...” Sadece güzel mi? Gerçekten mi? Ben ona masum bir şekilde dudaklarımı hafif büzmüş bir biçimde bakınca cümlesinin devamını da getirdi. “Ama hâlâ çok düşünüyorsun .”
“Neyi?”
“Notaları, Mira.” Parmağını kaldırıp şakağına yavaşça dokundu. “Tek seferde çalabilmek için önce düşünmeyi
bırak.” Anladığını belirtmek için kafamı hızlı bir biçimde salladım. Düşünmeyi bırak Mira. Düşünmeyi bırak...
Kafamın içindeki gürültü izin verseydi belki bunu ben de yapardım.
★
Günler geçiyor ama müzik odasındaki tekrar eden iki ses asla değişmiyordu. Biri piyanonun melodisi, diğeri ise Arven’in ağzından çıkan tek kelimeydi.
“Tekrar.”
“Anlaşıldı kaptan.” Kafamı biraz da olsun dağıtabilmek adına camdan dışarı baktım. Bir çift kuş camın köşesine yuva yapmıştı. Küçücükte yavruları olmuştu. Çok tatlı duruyorlar ya. Korkmayacaklarını bilmesem elime alıp sevicem. Elime alıp sevesim geldi. Ama ya korkup uçarlarsa? Ya yuvalarına bir daha dönmezlerse?
Önüme dönüp piyanoyla uzun bir süre bakıştım. Arven olduğu yerde sessizce topunu sektiriyor arada birkaç hareket yapıyordu. Nereden bildiğimi sormayın ama kulağının bende olduğuna adım kadar emindim.
Parmaklarımı başlayacağım tuşların üzerine yerleştirdim.
Hadi Mira...
Bu sefer sadece çal.
★
Bugünü kutlamamız gereken konular vardı. Üçüncü defa çalışmamızdı ama ben daha hiç hata yapmamıştım. Arven bir kenardan ödev yapıyordu. Şom ağzım sağ olsun ufak bir hata yaptım. Arven fark etmez umarım derken o her zamanki ses yükseldi.
“Tekrar.”
Oflayarak Arven’e döndüm. Ellerimi yanıma sarkıtıp Arven’e olabildiğince sahte bir sinirle baktım. “Nasıl fark ettin ya.” dudağının kenarı hafifçe yukarı kalktı. Halinden eğleniyor gibiydi. “Ben fark ederim.” sorusunun cevabını işaretler işaretlemez gözlerimin içine baktı. “Hadi tekrar.”
Mızmızlanarak tekrardan çalmaya başladım. Yavaş yavaş düşünmeyi bırakmaya başladığımdan olsa gerek, artık hata yapma ihtimalim epey azalmıştı.
★
“Tekrar, Mira.”
Birisi benim şu çenemi tutabilir mi ya. Ne geliyorsa başıma kendi şom ağzımdan geliyordu valla. Daha iki gün önce sular seller gibi güzelce çalıyordum. Bugün ise bir kere bile doğru düzgün çalmadım ya.
“Odaklanmıyorsun Mira.” Yüzündeki sahte ama bir o kadar da gerçek siniriyle önündeki testi çözmeye çalışıyordu. Tam şuan burada ağlamak istiyorum. Oradan tekrar çal demesi kolay zaten. Gel birde benim gözümden bu kadar stresle çalmaya çalışsın bakalım.
Homurdanıp tuşların üstüne yanağımı yasladım. Arven tam tekrar demek için başını kaldırmıştı ki hâlimi görünce yüzündeki ifade yumuşadı.
Elindekileri yanına bırakıp ayaklandı. O da benim gibi kendini piyanonun üzerine bıraktı ama tek bir farkla. O bağdaş olmuş kollarının üzerine göğsünü yasladı sadece.
Yüzüne bugüne kadar görmediğim bir sıcaklıkta gülümseme belirdi. Ben aşağıdan hâlâ dertli dertli ona bakmaya devam ediyordum. Parmağını kaşlarımın arasına koyup düzelti. “Ben sana dememiş miydim ‘Kaşlarını şöyle yapma. Erkenden kırışacak cildin.’ diye”
Bana ne dercesine çocuksu bir şekilde omuzlarımı indirip kaldırdım. “Mira...” sesi aynı bir annenin çocuğuna önemli bir konuşma yaparken ki yumuşaklığı gibi sakindi.
“Kafanda ne dönüyor öyle? Ne bu kadar senin canını bu kadar sıkan?”
Oflayarak yanağımı yasladığım piyanodan ayrıldım. Kesin piyanonun yüzümde izi çıkmıştı. “Boş ver.”
derken bir yandan da ellerimi havada sallamaya başlamıştım. Havadaki bileğimi tutup beni oturduğum yerden kaldırması bir oldu. Arkasını dönerken bileğimi diğer elinin içine bıraktı; beni bırakmaya niyeti yokmuş gibi peşinden sürüklemeye devam etti.
Önce bileğimi tutan eline, sonra yüzüne baktım. Koridordakilerin bize baktığını fark ettim ama umursamadım. Sadece Arven’in beni sürüklemesine izin verdim.
“Biz şuan nereye gidiyoruz acaba?”
“İnan bana...” Yüzünde hafif bir gülümseme oluştu. Yüzünü biraz da olsa bana çevirip gözlerimin içine baktı. “ Bende nereye gittiğimizi bilmiyorum.”
Sonra yine sustuk.
Ama bu sessizlik rahatsız etmiyordu. Bizim konuşmaya ihtiyacımız yoktu.
Ne kadar yürüdük bilmiyordum ama ikimizin de telefonu titreyince olduğumuz yerde durduk. Telefonumu cebimden çıkarmadan önce Arven’in elinin hâlâ bileğimde olduğunu fark ettim.
“Özür dilerim.” dedi, sanki bileğimi tuttuğunu o an fark etmiş gibi. Benim için sorun yoktu ama neyse. Whattsapa girdiğimde, Emir tüm heyecanıyla gruba yazmıştı.
Emir: KAMPA GİDİYORUZ!
Kaan: Yazdığını kulağımızın dibimde bağırarak söylemesen mi kardeşim?
Emir: Bana ne.
Emir: Şöyle bir duyum da aldım Deniz’den...
Ege: Nasıl bir duyum?
Emir: Mira da geliyormuş. Tüm grup gidiyormuşuz.
Ben ne zaman öyle bir şey demiştim? Ah, Deniz ah... Ben oturup çalışmayı düşünürken iki gözümün çiçeği beni dağlara taşlara iteliyordu.
Mira: Ben ne zaman öyle bir şey demişim?
Emir: Ben bilmem, Deniz öyle dedi.
Emir: Bu arada Arven, sende geliyorsun. İtiraz kabul etmiyorum.
Tam “Arven kesin beni kurtarır.” diye düşünüyordum ki telefonuma yeni bir mesaj düştü.
Arven: Geliyoruz.
Bir hışımla Arven’e döndüm. Tüm sakinliğiyle bana bakıyordu. “İyi gelecek.” diye fısıltıyla konuştu. “Nereden bildiğimi bende bilmiyorum. Sadece hissediyorum.”
“Umarım dediğin gibi olur.”
★
Bavuluma ne koyacağım konusunda kararsızdım. Umursamayıp elime geçen birkaç parçayı güzelce katlayıp yerleştirdim. Aslında tam olarak elime geçeni atmamıştım. Yalan yok biraz düşünüp kombinlemiştim yani.
Bavulumun ağzını kapatıp kendimi yatağa attım. Üstümü değiştirmeye çok üşeniyorum şuan ya... Telefonumu elime alıp gezinmeye başladım. Deniz’den gelen bir sürü fotoğraf vardı. Birinde bavulunun ağzı açıktı. Yerde bavulunun başına oturmuş dudaklarını öpücük haline getirmişti. Gözlerini de hafif kısmış elini de iki parmağı havada şekilde poz vermişti.
Böyle bir sürü fotoğraf daha atmıştı. Ben de hemen kamerayı açıp dudaklarımı öpücük haline getirdim. Bir gözümü de kırpmış bir şekilde fotoğraf çekip hemen Deniz’e gönderdim.
Deniz anında çevrimiçi olup ardı ardına bir sürü mesaj atmaya başlamıştı. Güzel ve övgüyle başlayan mesajlarının sonu hâlâ bitiremediği bavulunun söylenmesiyle devam ediyordu.
Onu daha fazla oyalanmaması için uyarıp kendi haline bıraktım. Yaklaşık bir yarım saate orda olmam gerekiyordu. Gitmeden mideme bir şeyler girse iyi olacaktı.
Çalışma masamın yanındaki minik buzdolabına ilerledim. İçinde pek bir şey kalmamıştı. Buraya küçük bir atıştırmalık alışverişi lazımdı.
Elimi kutu kahveye attım. Şu anlık istediğim tek şey vardı. Kahve... Geri yatağıma dönüp bir yandan kahvemi içerken bir yandan da son kontrollerimi aklımdan geçiriyordum.
Üstüme rahat olsun diye siyah bir eşofman, üstüne de gri bir badi geçirdim. Bavula koymuştum ama oraya vardığımızda üşüyebileceğim için pamuklu siyah bir ceket alıp odadan ayrıldım. Kulaklığımı kulağıma takıp kapımı kilitleyip çıktım.
Acele etmem gerekmediği için müziğin ritmi o an nasılsa o ritimde yürüdüm. Deniz arkası dönük bir biçimde telefonla oynuyordu. Şarjı biterse oturup ağlayacağına emindim. Allahtan otobüsün içinde şarja takabileceği yerler bulunuyordu.
Bu sefer arkadan sarılma sırası bendeydi değil mi? Bavulu peşimde sürükleyerek Deniz’in üzerine koştum. Daha arkasına dönmesine fırsat vermeden elimdekileri bırakıp üstüne atladım.
Eeee hep o mu atlayacaktı sırtıma canım. Bir kere de ben
atlayayım. İkimizde bavullarımızı yerleştirip arkada ikili koltukların birine oturduk.
“Mira.”
Adımı arkamdan fısıltıyla duymamla irkilip arkamı döndüm.
Tahminlerimi hiç şaşırtmayacak şekilde bizim dörtlü takım arka tarafı kapmıştı. Arven tam arkamdaki koltukta oturuyordu. Yanında Kaan, Ege ve tabii ki Emir vardı. Bir de koltukların arasında sıkıştırılmış birkaç çanta...
Belli ki burası çoktan onların bölgesi ilan edilmişti. Kaan ve Ege bizim geldiğimizi fark etmemişti sanırım. Telefonlarından başlarını kaldırmazlarsa fark etmezler tabi.
Emir beş yaşındaki bir çocuk edasıyla bize el sallayınca bende aynı şekilde karşılık verdim. Sonunda benim gibi el sallayan birisi... Şahsen duygulanmıştım bunun için.
Arven bir anda hiç ondan beklemediğim bir şey yaptı. O da bizim gibi el sallamaya başladı. Sanırım bunu bir beklemeyen kişi ben değilmişim. Zira Emir ve Deniz’in de kaşları kalkmış kocaman gözlerle Arven’e bakıyordu.
Bu hareketi içimde tarif edemediğim bir kıpırtıya neden olmuştu. Yine de bu kıpırtı hoşuma gitmiş, aynı zamanda da heyecanlanmama neden olmuştu.
Ben ise birkaç saniye ne yapacağımı bilemedim. Sonra yüzüme yayılan gülümsemeyi engellemeye çalışmadan elimi kaldırıp ona karşılık verdim. Birkaç saniye boyunca öylece el salladık.
“Vay be...” diye mırıldandı Deniz yanımdan.
Ona dönüp ne demek istediğini sormaya fırsat bulamadan Emir araya girdi.
“Arven, sen iyi misin oğlum?”
Arven elini indirip kaşlarını çattı. “Ne var?”
“El sallıyorsun.”
“Eeee?”
Emir, sanki büyük bir keşif yapmış gibi Deniz’e döndü. “Bize de el sallıyor artık.”
Deniz dudaklarını birbirine bastırarak gülmemeye çalışıyordu. Ben ise önümdeki koltuğa bakıp sırıtışımı saklamaya çalıştım.
Bu kısa selamlaşmadan sonra hepimiz telefonlara gömülmüştük.
Tüm herkes gelip yerleşmiş olacak ki otobüs ağır ağır ilerlemeye başladı. Yanıma aldığım sırt çantanın ön gözünden kulaklığımı çıkardım. Kulaklığımı takarken ayağımdaki ayakkabıları çıkarıp çoraplarımla kaldım.
Bacaklarımı kendime çekip kafamı cama yasladım. Uyku şuan beni kendine çok çekmeye başlamıştı. Kendimi tam uykunun kollarına bırakacakken kafam cama çarptı. Önemsemeyip kendimi uykunun kollarına bıraktım.
★
Ne kadar uyuduğumu bilmiyordum ama hava kararmaya başlamıştı. Saçıma değen sıcak ama bir o kadarda yumuşak bir şey vardı.
Kaşlarımı hafifçe çatıp başımı yavaşça kaldırdım. Arven’in eli... Bir an ne yapacağımı bilemedim. Büyük ihtimalle kafamı çarpıp durduğum için koymuştu. Canım acımasın diye...
Başımı biraz daha kaldırıp Arven’e elimden geldiğince bakmaya çalıştım. Kıpırtılarımı hissetmiş ol aklı ki uyku akan gözlerini hafifçe araladı.
“Uyandırdım mı?”
“Yok.” Sesi hiç olmadığı kadar uykuluydu. Aynı zamanda yeni uyanmanın verdiği etkiyle kalındı ve mırıltılı çıkıyordu. Gözüm kulağındaki kulaklığa takılınca istemsizce ne dinlediğini merak etmiştim.
Merakıma yenik düşerek sormayı da ihmal etmedim tabi. “Ne dinliyorsun?” Telefonunun ekranını açıp çalan şarkıya baktı. “Treat you better.”
Duyduğum şarkının adıyla içinde tanımlayamadığım kıpırdamalar oluşmaya başlamıştı. En sevdiğim ve eğer birisiyle olursam aynı bu şarkı gibi hissettirmesini istediğim bir şarkıydı.
Bu şarkının yeri benim için o kadar ayrıydı ki kelimelere dökemezdim. Telefonumu açtığım gibi en başta sabitli duran şarkıyı açtım. Yüzümde aptal bir gülümseme oluşmuştu.
Arven geri uyumaya dönecek gibi duruyordu. Gözleri kapanıp kapanmamak arasında mekik çekiyordu. Eli hâlâ camda dururken gülümsemem biraz daha büyüdü.
Arven baktığım yere bakınca elini çekmediğini fark edince “Pardon.” diyerek elini çekmeye başlayacaktı ki o elini oynatamadan başımı elinin üstüne bırakmıştım.
Yüzünde nasıl bir ifade vardı bilmiyorum ama şikayetçi değil gibiydi. Şarkının o çok sevdiğim kısmı kulağıma dolduğunda gözlerimi kapattım.
Arven’in bana hissettirdiği şeyin neden bu kadar tanıdık geldiğini o an anladığımı sanıyordum.
Belki de bu yüzden bu şarkıyı bu kadar seviyordum.
Çünkü bir gün birinin bana tam da böyle hissettirmesini istiyordum.
Ve nedense Arven, farkında bile olmadan o hissin kendisine dönüşmeye başlamıştı.
Daha fazla direnmedim. Kendimi hem saçlarıma değen sıcak ele hem de uykunun sıcak kollarına bıraktım. Kulağımda kulaklıktan gelen müziğin sesini hâlâ duyabiliyordum.
Artık melodinin nerede başlayıp nerede bittiğini anlayamadım. Saçlarımdaki Arven’in elini hissedememeye başlamıştım.
Kendimi bir anda müzik odasında buldum. Neden buradaydım ki şimdi ben? Piyano kendi kendine çalıyordu. Bu sefer nota kağıtları yoktu, ezbere çalıyor gibi duruyordu.
Ben piyanonun başına oturur oturmaz melodinin içine ufak çıtırtılar karışmaya başladı. Kaşlarımı çatıp gözlerimi etrafta gezdirdim.
Müzik odasının yerini yavaş yavaş ormanlık bir alan almaya başladı. İlerde ateşin ışığı yüzüme vuruyordu. Bizimkiler ateşin başında oturmuş gülüşüyorlardı.
Yerimden kalkmak için hareketlenmiştim ki arkamdan bir ses yükseldi.
“Tekrar.”
Arven’in sesini duydum. Biraz uzaktan geliyor gibiydi. Arkamı döndüğümde Arven yoktu. Etraf kararmıştı. Sadece siyah bir boşluğun içindeydim artık.
“Mira...”
Gözlerimi açmaya çalıştım. Göz kapaklarımı açık tutmak bile zor geliyordu.
“Mira...”
Göz kapaklarımla verdiğim savaşı kazandım. Gözlerimi yavaşça araladım. Arven kolumu dürterek uyandırmaya çalışıyor olmalıydı.
Kalkabilmem için kendini geri çekti. Olduğum yerden kalkmak şahsen bana zor gelmişti. Gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum. Çantamı koluma takıp otobüsten indim. Valizimi alabilmek için harekete geçmiştim ki bir el benden önce davrandı.
“Ben alırım.” Arven elinde bavulla durdu. Önden benim gitmemi bekliyordu sanırım. Paytak adımlarla ilerlemeye başladım. Umarım şuraya yığılmam.
“Bu arada teşekkür ederim.” Az kalsın çocuktan özür dilemeyi unutuyordum. Çok ilerleyemeden ileriden birisinin bana “Mira!” diye bağırarak koştuğunu fark ettim.
Hiç şaşırmadık ki bu kişi Deniz’di. Yanıma ulaşmasıyla
söylenmeye başlaması bir olmuştu zaten. “Mira, o nasıl uykuydu aşkım. Bir türlü uyandıramadım seni.” Dediklerinin yarısını anlayamamıştım şahsen.
Arven’in elindeki valizleri görünce yanımıza gelip hemen aldı. “Sen niye taşıyorsun bunları ya? Ben birazdan gelip alacaktım.” Arven omuzlarını hafifçe silkti. “Mira uyuyordu.”
Deniz bana dönüp birkaç saniye baktı. “Şaka gibi. Kızım seni gerçekten uyandıramamışlar.” Son güç kırıntılarımla kıkırdadım. Arkadaşlar bungalovlara mı gitsek ya? Ben yoksa şuracıkta uyuyup kalacağım ya!
Bir an sendeleyince Arven kolumdan tuttu. Deniz ise birkaç adım öteden “Mira, sen hâlâ uyuyorsun!” diye seslendi.
Sendelemem işime gelmedi değil ama. En azından bundan sonra ikisi de tetikte bir şekilde yürümeye başlamıştı. Belli ki biraz daha sendelemem hâlinde beni kollarından tutup yatağa kadar götüreceklerdi. Allah’ım çok şükür yatağa kavuşacaktım.
Bungalovların önüne geldiğimizde Emir’in “Oooo uyandınız mı sonunda Mira hanım?” demesiyle ortamdaki herkesi güldürmeyi başarmıştı.
Ege yüzündeki gülümsemeyi silip bu sefer ciddi bir yüz ifadesi takındı. Herkesin dikkatini kendine çekebilmek
için öksürdü. Elinde bir şey tutuyordu. Ne tuttuğunu anlamaya çalışıyordum ki Ege gerekli açıklamayı yapmaya başladı.
“Şimdi, elimde üç tane anahtar var. Herkes eşini seçsin. Sonrasında rastgele anahtarları vereceğim.”
“Kaan benimdir!”
“Ben kabul etmiyorum!”
“Ah! Duygularım incindi. Yine de karşılıksız kalan bu duygularımı yaşamaktan vazgeçmeyeceğim.” Emir her zamanki dramatikliğiyle hepimizin bir kere daha gülmesine neden oldu.
Kaan’ın oyunculuk yaptığı da kırk kilometre öteden belliydi. Yine de oyununa devam ediyordu. “Hangi karşılıksız duyguymuş bu dağ çiçeğim.”
Emir, Kaan’ın bu iltifatından sonra yüzünü buruşturdu. “Iyy, tamam vazgeçtim. Ben Arven’le kalacağım.” Kendini kedi gibi Arven’in koluma yapışıp kafasını sürtmeye başladı.
Arven hemen kolunu Emir’den kurtarmaya çalıştı. “Ya oğlum bıraksana kolumu. Yapıştın sülük gibi.”
Ege biz kavgayı izlerken yanımıza gelip üç anahtarı da bize uzattı. “Herhangi birini seçin. Siz yorgunsunuz ben bunları hallederim.”
Ege’nin uzattığı anahtarlara baktım. Üçü de birbirinin aynısıydı. Hangisini seçtiğimin pek bir önemi yoktu aslında. Yine de elim istemsizce ortadakine gitti.
Teşekkür ettikten sonra bavulumu alıp bungalovumuza doğru ilerlemeye başladım. Ege bizi küçük bir baş selamıyla teşekkürümüzü onaylamıştı.
İçeri girdiğimde ilk dikkatimi çeken şey odanın düşündüğümden daha büyük olmasıydı. İki tane tek kişilik yatak karşılıklı duvarlarda duruyordu. Aralarında küçük bir komodin, pencerenin önünde de iki kişilik bir masa vardı.
Deniz de birkaç saniye sonra bavulunun yanına çöktü. Fermuarını açıp içine baktı. Bir süre öylece durduktan sonra hiçbir şey yapmadan tekrar kapattı.
“Ben bunu sonra yerleştiririm.”
“Ne zaman?”
Omuzlarını kaldırdı. “Bilmiyorum.” Gözlerimi devirip kendimi yatağa attım. Deniz hâlâ bavulunun başında uğraşıyordu. Biraz daha uğraşsın bakalım.
Otobüsteki yorgunluğum hâlâ üzerimdeydi. Valla hiç bir yerimi hissetmiyorum. Umarım tekrardan aynı kabusu görmem. Gözlerimi kapattığımda dışardan gelen sesler daha çok dikkatimi çekmeye başladı.
Yatağım biraz çöktüğünde yanımda oturan kişinin Deniz olduğunu anlamak zor değildi. Ellerini saçlarımın arasında yavaşça gezdirdi. Normalde durmadan konuşan, her şeyden bir şaka çıkaran Deniz, böyle anlarda sessizleşmeyi de biliyordu. Bir şey sormadı, beni konuşmaya zorlamadı. Sadece yanımda oturdu.
Bazen hiçbir şey yapmadan birinin yanında kalmak, söylenebilecek her şeyden daha iyi geliyordu.
Deniz’in ellerinin saçlarımda olması beni daha da mayıştırmaya başlamıştı. Gözlerim kapanmadan önce gördüğüm son şey Deniz’in bana bakışları oldu.
Gözlerinde ne olduğunu tam olarak anlayamadığım bir şey vardı. Merhamet miydi, sevgi miydi bilmiyorum. Ama içimi garip bir şekilde rahatlatmıştı. Ondan sonrası yok zaten. Sadece karanlık.
★
Gözlerimi araladığımda etraf karanlıktı. Gerçekten uyanmış mıydım? Yoksa uyandığımı sanıp bir rüyanın içinde miydim?
Elimi komodinime uzatmaya çalıştım ama bulunduğum noktada bu biraz zordu. Kendimi biraz daha zorlayıp en sonunda telefonumu alabilmiştim. Yemin ediyorum bunu yapmak için harcadığım enerjiyi başka biri herhangi bir şeye bu kadar enerji harcamamıştır.
Telefon ekranının parlaklığı yüzünden gözlerim yerinden çıkmıştı valla. Ben bunun parlaklığını ne zaman en yükseğe almıştım böyle ya? Resmen gözüm oyuldu.
Flaşı açıp dış kapıya doğru temkinli adımlarla yürümeye başladım. Zaman götü kollama zamanıydı valla.
Kapının koluna uzanıp bir anda durdum. Dışarısı içerisi kadar karanlık mıydı acaba? Kapıyı açar açmaz yüzüme vuran turuncu bir ateşin ışığıyla yanıldığımı anladım.
Telefonumdan feneri kapattım. Nasıl olsa buradan düşüp bir yerlerimi yarsam herkesin haberi olurdu herhalde. Yani... Umarım.
Birkaç adım atınca görüşüm netleşmeye başlamıştı. Deniz’i fark etmemek elde değildi. Elinde bir şeyle uğraşıyordu. Pipet çöpü müydü o? Her neyse. Çocuğum kendi çapında eğleniyor işte.
İçimden çok fazla arkasından korkutmak geçiyor ama maazallah şimdi kaşımı gözümü bir yerlerimi yararım şimdi. Allah korusun.
Kaan, Ege, Emir ve... Arven oradaydı. Hepsi kamp ateşinin etrafında gülüşerek bir şeyler konuşuyorlardı. Beni fark ettikleri kesindi ama hiç biri konuşmayı durdurmadı.
Deniz’in elindeki şeyle uğraşırken arada başını kaldırıp diğerlerine bir şeyler söylediğini gördüm. Emir yine hararetli bir şekilde konuşuyor, Kaan arada gülüyordu. Ege ise her zamanki gibi hepsini dinliyordu.
Arven de konuşulanları dinliyordu. Dışarısı o kadar da soğuk değildi. Hem otursam ölmezdim yani. Yanlarına gidip Deniz’in yanına kuruldum. Deniz yine okulda tartıştığı birisiyle olan dedikodusunu anlatıyordu.
“Ondan sonra salak dedim ona. Kalk kendini sil salak dedim. O da dedi lafını geri al. Bende dedim lafımı geri almicam. O dedi alıcaksın. Almicaksın. Alıcaksın.”
“Sonuç?”
Deniz bir süre düşündü. “Vallahi sonra ne oldu hatırlamıyorum. Sanırım en son arkadaşıyla arkamdan dedikodu yapıyordu herhalde.”
Bir süre daha oturup onları dinledim. Deniz yine bir yerden başka bir konuya geçmişti. Emir arada lafa giriyor, Kaan da söylediklerine gülüyordu. Ege ise çoğu zaman olduğu gibi hepsini dinlemekle yetiniyordu.
Benim gözlerim artık kendiliğinden kapanmaya başlamıştı. Deniz’in omzuma başımı yaslayıp uyanık kalmaya çalıştım.
★
“Bu saatte ne kahvaltısı ya.”
Deniz kolumdan tutup beni kaldırmaya çalışıyordu. “Bu saat dediğin sabahın dokuzu, Mira. Kalk da yemeğe gidelim.” Tamam, saat dokuz olabilirdi ama ben niye şu an kalkmak zorundaydım ya?
“Ama uyumak istiyorum ya.”
“Bir de bayıl istersen Feriha. Abartma da kalk artık.”
Oflayıp kendimi Deniz’e bırakınca ayağa kalkmak zorunda kaldım.
“Hazırlan, çıkalım.” Deyip kendisi lavaboya girdi. Üstüme bol, bordo bir kazak geçirip altıma da gri bir eşofman giydim. Kapının önünde Deniz’i beklemeye başladım.
Deniz lavabodan çıktıktan sonra telefonlarımızı almak için masaya yöneldi. Birkaç saniye sonra yanıma gelip telefonumu uzattı. “Unutuyordun.” Hemen yanağına sulu
bir öpücük kondurdum.
Ortak alana geldiğimizde birçok kişi kahvaltıya başlamıştı bile. Bizimkileri bulmak çokta zor olmamıştı. Malum Kaan ve Emir’in konu yemek olunca ses desibelleri biraz yüksek çıkıyordu.
“O benim ekmeğim ya. Bırak ben yicem.”
“Üstünde adın mı yazıyor. Bakiyim. Aaa yazmıyormuş. O zaman yiyebilirim.”
“Gerçekten bir yumurtalı ekmeğin lafını mı yapıyorsunuz?”
Arven tepsisindeki yumurtalı ekmeklerden birini Emir’in önüne koydu. Ege sabah sabah onlarla uğraşmak istemiyor gibi kapüşonunu kafasını geçirmiş kahvaltısını yapıyordu.
Deniz beni aynı bir anne edasıyla bizimkilerin yanına oturtturdu. Benim için hava hoştu zaten. “Günaydın.” Hepsi bana dönüp aynı şekilde cevap verdi.
Deniz elinde iki tabakla yanımıza doğru geliyordu. Elindeki tabaklardan birini benim önüme koymuştu. Yumurtalı ekmek ve bal ikilisi... Şu hayattaki en sevdiğim kahvaltı olabilir.
Deniz kahvaltısını yemeden önce benim yememi bekledi. “Bu arada biz neye katılacağız?”
“Ney neye katılacağız?”
“Tüm okul orman içi yürüyüş yapacaklarmış. Biz ne yapalım? Kahvaltı alırken sormuştu. Kadın cevap bekliyordu.”
İyi insan lafın üstüne gelirmiş. Deniz’in bahsettiği hoca yanımıza doğru geliyordu. Bunlar plan yapmadan önce hemen atıldım. “Ben yürüyüş falan yapasım yok. Bence aşağıdaki sahalara inip voleybol oynayalım.”
Hoca yanımıza vardığında daha ne yapacağımızı sormasına fırsat bile vermeden hepimiz bir anda konuşmaya başladık.
“Biz sahalara ineceğiz.”
“Voleybol oynayacağız.”
“Ben oynamam ama izlerim.”
“Sen zaten oynayamazsın.”
“Ne alaka?”
Birbirimizin sözünü keserek konuşmaya başlayınca hoca birkaç saniye öylece bizi izledi. Sonunda elini kaldırıp hepimizi susturdu. “Tamam, tamam. Anladım. Sahalarda kalacaksınız.” Emir hemen araya girdi. “Öğlene kadar değil mi?”
“Öğle yemeğine kadar. Kamp alanının dışına çıkmak yok.”
Hoca daha fazla açıklama yapmadan yanımızdan ayrıldı. Biz de kahvaltımızı bitirip yavaş yavaş masadan kalkmaya başladık.
Emir, Kaan’ın sandalyesini çekmeye çalışıyor, Kaan da ona engel olmaya uğraşıyordu. Ege ise hiçbirine karışmadan tabağını bırakıp ayağa kalktı.
“Bunlar daha sahaya gitmeden yoruldu.”
“Ben yorulmadım,” dedi Emir. Kaan ona baktı. “Sen daha beş dakika önce ekmek yüzünden kavga ediyordun.”
“Bu yorulmak değil. Bu yaşamak.”
“Senin yaşaman biraz gürültülü.”
Deniz’le yan yana yürürken istemsizce güldüm.
Spor alanına giden yol kamp alanının biraz ilerisinden geçiyordu. Sabah güneşi artık iyice kendini göstermeye başlamıştı. Dün gece karanlıkta gördüğüm yerler şimdi çok daha farklı görünüyordu. Her şey daha açık, daha canlıydı.
Sahalara vardığımızda birkaç kişi çoktan kendi gruplarıyla bir yerlere dağılmıştı. Biz de boş olan voleybol sahalarından birine girdik.
Deniz topu eline alıp bana baktı.
“Hazır mısın?”
“Hayır.”
“Güzel.”
“Niye güzel?”
“Ben de hazır değildim.”
Topu bana attı.
“Al.”
Topu havaya kaldırıp karşı tarafa göndermeye çalıştım ama top istediğimden biraz daha yana gitti. Emir hemen bağırdı. “Daha başlamadan sayı verdik!”
“Sus ya!” Kaan güldü. “Mira daha ısınamadı.”
“Ben ısınırım.”
“Göreceğiz.”
Tam tekrar topu almaya hazırlanıyordum ki gözüm istemsizce yan taraftaki basketbol sahasına kaydı.
Arven. Bizimle birlikte gelmişti ama direkt basketbol sahasına yönelmişti. Elinde top vardı. Birkaç kez sektirdikten sonra potaya doğru ilerledi. Emir de onu fark etmiş olacak ki arkasından seslendi. “Nereye gidiyorsun
eşek?” Arven arkasını dönüp ona baktı. “Çalışacağım.”
“Sabah sabah mı?”
“Evet.” Emir ellerini iki yana açtı. “Biz burada voleybol oynayacağız.”
“Görüyorum.”
“Gel işte.”
Arven başını iki yana salladı. “Ben biraz çalışacağım. Sonra gelirim.” Emir bir şey söyleyecek gibi oldu ama Kaan omzuna vurdu. “Bırak çocuğu.”
“Ben sadece arkadaşımı çağırıyorum.”
“Sen arkadaşını değil, seyirciyi çağırıyorsun.”
Emir homurdanarak tekrar sahaya döndü. Ben de birkaç saniye daha Arven’e baktım. Topu tekrar sektirmeye başlamıştı. Sonra gözlerimi ondan çekip voleybol sahasına döndüm. “Ne bakıyorsun?” Deniz’in sesiyle irkildim.
“Hiç.”
“Hiç diye basketbol sahasına bakılmaz.”
“Bakılır.”
“Tamam.”
Deniz’in yüzündeki ifadeden bana inanmadığını anlamak zor değildi. Top tekrar havaya atıldı. Bu sefer oyuna gerçekten dahil oldum.
Ama ne zaman karşı tarafa geçsem gözüm bir şekilde yine basketbol sahasına kayıyordu. Arven hâlâ çalışıyordu. Kendisine çok yükleniyor olmalıydı. Bana iyi geleceğini söylediği bir tatilde neden kendine bu kadar yükleniyordu?
Kimseye bir şey demeden adımlarımı Arven’in olduğu sahaya yönlendirdim. Arkamdan Deniz’in söylenmelerini duyabiliyordum.
Üzgünüm Deniz ama şu an oraya gitmek istiyorum.
Arven hâlâ ona doğru geldiğimin farkında değil gibiydi. Sahanın tel örgülü kapısından girince çıkan sesle ancak gözlerini benden yana çevirdi.
Elindeki topu sektirmeyi bıraktı.
“Ne oldu?”
“Hiç.”
Yanına biraz daha yaklaştım. Gözüm istemsizce topa kaydı.
“Sen niye gelmedin?”
“Çalışacağım dedim ya.”
“Çalıştığını görüyorum.”
“E o zaman?”
“Hiç.”
Birkaç saniye ikimiz de sustuk. Arven elindeki topa baktı, sonra tekrar bana.
“Voleybolu bıraktın mı?”
“Hayır.”
“E?”
“Biraz sıkıldım.”
Yalan değildi. Ama tamamen doğru da değildi. Arven bunu anlamış gibi kaşını hafifçe kaldırdı ama üstelemedi. Ben de sahanın ortasındaki potaya baktım.
“Bana basketbol öğretir misin?”
Arven’in yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Sen basketbol mu oynayacaksın?”
“Evet.”
“Sen?”
“Evet, ben.”
“Voleybol oynuyordun.”
“Artık basketbol oynayacağım.”
Arven birkaç saniye bana baktı. Sonra topu bana uzattı. “Tamam.” Topu ellerimin arasına aldım. “Şimdi ne yapıyorum?”
“Önce sektirmeyi öğren.”
“Onu biliyorum.”
Topu yere bıraktım. Bir kere sektirdim. İki kere. Üçüncüde top elimden kayıp yan tarafa doğru yuvarlandı. Arven birkaç saniye hiçbir şey söylemeden topun peşinden baktı. Sonra bana döndü.
“Biliyorsun demiştin.”
“Teoride biliyordum.”
Gülmeye başladı.
“Ne var?”
“Hiçbir şey.”
“Gülme.”
“Gülmüyorum.”
“Gayet güzel gülüyorsun.”
Arven topu yerden alıp tekrar bana verdi. “Bir daha.” Bu sefer topu elimden kaçırmamaya çalıştım. Çok şükür ki
çırpınışlarımın farkına varıp yanıma geldi. Ellerimi nasıl konumlandırmam gerektiğini gösterdi. “Bileğini çok kasma.”
“Böyle mi?”
“Sağ elinle biraz daha topun altından tut.”
“Şimdi?”
“Şimdi oldu.” Elimde topu birkaç kez sektirdim. Vay der gibi baktı yüzüme. “İlk oynayışına göre çok iyi ilerliyorsun.”
“Biliyorum.” Deyip saçımı savurdum. Topu alıp potaya atmaya çalıştım ama top potaya ulaşamadan yere düştü. Yere düşen topu alıp potaya bir iki adım daha yaklaştım. Bu sefer attığımda top potadan içeri girdi.
“Şanslısın.”
Olabildiğince kınayıcı bir biçimde Arven’e baktım.
“Kıskanıyorsun.”
“Tabii. Tabii. Ne demezsin. Şu an kıskançlıktan kuduruyorum, biliyor musun?”
Gülüp potaya bir kere daha top atmak için pozisyonumu almıştım ki elimden top bir anda alınmıştı.
“Çok yavaşsın.”
Öyle mi der gibi bakıp Arven’in üzerine koşmaya başladım. Topu almaya çalıştım. Tabii onun dev gibi boyu sağ olsun, bana hiç yardımcı olmuyordu.
Ama işin güzel yanı, Arven artık çalışmıyordu. Benimle uğraşıyor, gülüyor, topu elimden kaçırıp duruyordu.
O gün Arven’in kaç sayı attığını hatırlamıyorum. Bildiğim tek şey, uzun zamandır ilk defa kaybetmekten korkmadan oynamasıydı.
Bölüm etkileşimi
