Bölümler 14Şu an: 4.Bölüm
- 1 Giriş1.453 kelime
- 2 1.Bölüm2.405 kelime
- 3 2.Bölüm1.480 kelime
- 4 3.Bölüm2.006 kelime
- 5 4.Bölüm4.369 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 5.Bölüm4.278 kelime
- 7 6.Bölüm2.752 kelime
- 8 7.Bölüm3.054 kelime
- 9 8.Bölüm1.294 kelime
- 10 9.Bölüm1.491 kelime
- 11 10.bölüm919 kelime
- 12 11. Bölüm1.009 kelime
- 13 12.Bölüm974 kelime
- 14 13.Bölüm1.303 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bugün şaşırtıcı bir şekilde alarmımdan önce kalktım. Demek ki bugünleri de görecekmişiz. Neredeyse gözlerim dolacaktı. Hemen koşup lavaboda elimi yüzümü yıkadım, sonra üstümü değiştirdim.
Saate baktığımda okula geç kalmak üzereydim. Alarmdan erken kalkabilmeyi başarabildim ama yine okula son dakikalar yetişebileceğim, maşallah bana. Maşallah dediğim iki gün yaşamadı yine.
Yurttan hızla çıkıp okula koşmaya başladım. Deniz kapının önünde durmuş beni bekliyordu. Canım arkadaşım benim insan arayıp sorar sen nerelerdesin diye.
“Tam beş dakika kala teşrif ettiniz Mira Hanım. Nasıl hissediyorsunuz?”
“Yorgun, bayılmak üzere ve kahve ihtiyacı olan birisi gibi hissediyorum.”
Deniz ellerini karnının üzerinde birleştirdi. Elinden geldiğince kendini tutmaya çalışarak kıkırdamaya başladı. Kafasını iki yana sallayıp bir anda koluma girdi. Beni sürüklercesine yürütüyordu.
“Tahmin edeyim ilk dersten izin alıp tüm gün müzik odasında olacaktın değil mi? Bu sefer elimden kurtulamazsın hanımefendi bugünde ilk ders benimlesin anlaştık.”
“Anlaşıldı kaptan.” elimi anlıma götürerek asker selamı yaptım. Uzun zamandır Deniz’le derse girememiştim. Şahsen bende onu çok özlemiştim. O yüzden beni özleyip yanında istemesi gayet doğaldı.
Geç kalmamak için bu sefer Deniz’i ben kolundan tuttum. Geçen seferki gibi koşmaya başlayınca Deniz yine dramalarına başlamış bulunmaktaydı.
Deniz’in bitmek bilmeyen dramaları, fark etmeden günümün en güzel rutinlerinden biri olmuştu.
★
“Deniz. Deniz hadi kalk.”
Ne kadar dürtelesemde Deniz bir türlü uyanmadı. Deniz’de ki uyku yemin ediyorum kış uykusuna yatan ayılarda yok. Ne kadar sarsarsam sarsayım bir türlü kalkmıyor kız. Kıyamet kopsa uyanamayacak herhalde.
“Bak ben gidiyorum, sonra ağlama bana haber vermeden
niye gittin diye. Tamam mı?”
Söylediklerimi duymadığını biliyordum ama yine de söyleme ihtiyacı hissettim. Sonuç olarak ben söylemiştim değil mi? Sorumluluğumu yerine getirdiğim için beni suçlayamazdı.
Elimi kolumu sallayarak aşağı kattaki müzik odasına ilerlemeye başladım. Zemin katına indiğim içi koridor çokta dolu değildi. Koridorda sadece birkaç kişi vardı. Bu yüzden her zamankinden daha sessizdi. Çünkü insanlar genelde burayı sadece giriş çıkış için kullanıyordu.
Zemin katta pek bir sınıf yoktu. Müzik odası, spor odası gibi odalar vardı. Bir de gelseler gelseler kütüphane için iniyorlardı. Onun dışında çoğu öğrenci merdivenlerden çıkıp doğruca sınıfların olduğu kata gidiyordu.
Müzik odasına girdiğimde gelen o tanıdık koku yine burnuma doluşmuştu... Tahtadaki tebeşirin kokusu, piyanonun tuşlarından gelen o tarif edilemez koku...
Burası her zaman bana aitmiş gibi hissettiriyordu. Belki de böyle hissetmemin sebebi buraya gelen tek kişinin ben olmasından kaynaklanıyor olabilirdi.
Pencerenin önünde durdum. Kendime biraz zaman verdim. Dışarıdaki manzara bugün hiç olmadığı kadar güzeldi.
Pencerenin önünden ayrılıp piyanonun başına oturdum. Parmaklarımı piyanoyla bir bütün olup daha çok hissedebilmek adına üzerinde gezdirdim.
Gözlerimi kapatıp tekrar o melodiyi çalmaya hazırlandım. Parmaklarım tam tuşlara dokunacakken kapı bir anda sertçe açıldı.
“Kızım ben sana demedim mi beni uyandırıp haber ver. Ondan sonra git diye.”
Geldi bizim kış uykusuna yatan ayıcığımız. Gözlerimi devirip Deniz’e döndüm. Yüzüne öyle bir baktım ki mimiklerimden dakikasında anladı ne diyeceğimi.
“O kadar mı derin uyumuşum ya.”
“Tüm gece uyumak yerine oyun oynarsan tabi bu kadar çok derin uyursun Deniz. Zaten uykuyu seviyorsun bir de böyle olunca, Allah uyandır uyandırabiliyorsan.”
Deniz dudaklarını büzüp yanıma geldi. Bir anda gözlerini kocaman açıp olmayan gözyaşlarını siler gibi yaptı. Kıyamayıp affettim zaten. Zaten gerçekten kızgın değildim valla.
Biraz daha surat asarsam vicdan yapacağını biliyordum. O yüzden çok da uzatmadım. O vicdan yapınca bende otomatik olarak vicdan yapıyordum. Sonumuz da salya sümük birbirimize sarılıp ağlamalarımızla bitiyordu.
Derste uyuyup benimle doğru düzgün konuşamadığı için biraz daha kalmaya karar vermişti. Hanımefendi bir yerlerden yine dedikodu bulmuş hepsini bana anlatıyordu. Aslında pekte umurumda değildi. İnsanların özel hayatları pek dikkatimi çeken bir şey değildi. Yine de Deniz için hepsini dinliyordum.
Zil çalınca Deniz’i zorla derse gönderdim. Ona kalsa birkaç dakika geç kalmaktan bir şey olmazdı. Döveceğim bu kızı bir gün, sırf bu yüzden.
Müzik odasında yine tek başıma kalmıştım. Koridor gürültülüydü ama ne kadar gürültülü olursa olsun burası da bir o kadar sessizdi.
Bağdaş kurup oturduğum yerden kalktım. Piyanonun başındaydım yine. Her zamanki bana huzur veren o parçayı çalarak melodinin kulaklarıma dolmasına izin verdim.
Gözlerimi istemsizce açıp kafamı kapıya döndürdüm. Kapı aralanmış arkasında o günkü çocuk vardı. O kadar dalmıştı ki onu gördüğümü fark etmesi biraz zaman aldı. Tabi ben bu sırada çalmaya devam ediyordum. Parmaklarımı sakince piyanodan ayırıp çocuğa bakmaya devam ettim.
“Rahatsız ediyor muyum?”
Kafamı iki yana sallayıp içeri girmesi için elimle işaret ettim. Kafasını hafifçe eğerek selam verdi. “Teşekkür ederim.” dedi ve içeri girdi. Odanın içinde oturabilecek başka bir yer olmayınca duvarın yanına çöktü.
İkimizin de ağzını bir süre boyunca bıçak açmadı. Öylece sadece oturduk. O etrafı dikkatlice incelemeye başladı. Bende önüme dönüp tekrar çalmaya başladım. Ben çalmaya başlayınca etrafı izleyen gözleri bana döndü.
O an ilk kez gözlerine dikkat ettim. Güneş ışığı vurdukça ela gözlerinin içindeki yeşil daha belirgin görünüyordu. En sonunda dayanamayıp boğazını temizledi.
“Buraya her geldiğimde seni piyano çalarken görüyorum.”
“Bende seni hep kapıda görüyorum.” Ben böyle deyince yüzünde mahcup bir ifade oluşmuştu. “İçeri girersem rahatsız olursun diye düşünmüştüm.” diyerek kendini savunmaya çalıştı.
“Kapıda beklemen daha mı az rahatsız ediyor?”
“Sanırım hayır... Değil mi?”
“Beni her iki türlü de rahatsız etmiyorsun. Peki neden
hep kapının önündesin?”
İlk başta afalladı. Ardından yüzünde küçük ama içten bir gülümseme belirdi. Bunun nedenini bilmiyordum ama söylediğim şey ona düşündüğümden daha fazla dokunmuş gibiydi.
“Spor salonu da bu katta olunca, antrenman öncesi veya sonrası buradan geçerken duyuyorum.”
Sonra biraz duraksadı ama cümlesine devam edeceği belliydi. “Sonra gitmek istemedim. Sanırım... Buradaki huzura kapılıyorum.” Gülümsemem biraz daha büyüdü. Notalarım birine ulaşmış ve ona huzur vermişti. Sessizce çaldığım parçayı dinlemeye devam etti. Parça bitene kadar ikimizden de ses soluk çıkmamıştı.
“Az önce çaldığın parça...” cümlesine devam etmeden önce biraz duraksadı. Sanırım cümleyi nasıl tam olarak ifade edeceğini düşünüyordu. “... “İlk karşılaştığımız gün çaldığın parçaydı, değil mi? Özel bir anlamı var mı?”
Bir süre düşündüm. Aslında bir anlamı yoktu. Burs sınavım için yeni parça oluşturmaya çalışırken tesadüfen oluşturmuştum bu parçayı. Tabi eksik yanları vardı, tamamen tamamlandığı söylenemezdi. Şimdiki gitmek istediğim yer için de tamamlamam gerekiyordu. Peki sınav dışında neden hep ben bu parçayı çalıyordum. Cevap basitti...
“Bana huzur verdiği için.”
İkimizde birbirimize öylece baktık. Koridor sessizliğe gömülmüştü. Dersler çoktan başlamış olmalıydı. Saatine baktı sonrasında tekrar önüne döndü. Konuşmamı mı bekliyordu acaba?
“Antrenmanına geç kalmıyorsun değil mi?”
“Kalsam da bir şey olmaz.” dedi ama sesi onun kadar emin değildi.
Kafamı sallayıp piyanoya geri döndüm. Onun için bir kere daha çalabilirdim. Dalgın bir şekilde dinledi. Kafası karışmışa benziyordu. Dalgınlığının nedeni bu olmalıydı sanırım.
Son notaya basmak hiç içimden gelmedi ama yarım kalan müziğimin son notasına da bastım. Gideceğini biliyordum ama nedense getirdiği huzurdan ayrılmak istememiştim. Garipti...
“Benim gitmek gerek.” dedi ve ayağa kalktı. Kapının önüne kadar gitti. Tam çıkacakken durdu ve bana döndü. “Bu arada ben Arven.”
“Mira.”
Arkasından bakmaya devam ettim. Kapı zaten kapanamadan bir kere daha açıldı. Deniz şaşkın gözlerle bana bakıyordu. “O çocuk değil miydi o?” diye bir soru yöneltti bana. Onaylamak adına başımı yavaşça aşağı yukarı salladım. Deniz bir anda elini ağzına attı. Gözleri far görmüş tavşan gibi açılmıştı.
“Kızım hocalardan tuvalet bahanesiyle iki dakikaya yanına uğrayayım diye geldim ama bu iki dakikalık konu değil.” Yüzünü tehditkar bir hale bürüyüp işaret parmağını bana doğru salladı. “Buradan bir yere ayrılmıyorsun ben gelince her şeyi dökülüyorsun.”
Kapıdan bir hışımla çıktı. Adım kadar eminim ki bir an önce teneffüs olsun diye uyuyacaktı.
★
“Hadi canım oradan. Sadece müziğini dinlemeye gelmiyordur değil mi?”
“Sadece müzik için geliyor işte Deniz. Altı üstü bir tanıdığım.” dedim ama bunu söylerken kendimi mi onu mu ikna etmeye çalışıyordum, emin değildim.
“Ölsem inanmam ben buna. Tanıdığınmış. Bak ben sana şimdiden söyleyeyim. Bu çocuk, buraya bir daha gelecek benden söylemesi. Hem de böyle bir iki defa değil hep gelecek gibi.”
Deniz’in yüzüne aval aval baktım. Yani gelirdi ama bu kadar çok sık girer miydi bilemezdim. Evet kapıdan geçerken dinlemeyi seviyordu ama... Her gün içeri de gelir miydi acaba?
Kapının önünde durmasına alışmıştım. Bir daha gelmesini ister miydim? Sanırım evet. Çünkü nedense geldiği günlerde piyanonun başına oturmak daha kolay oluyordu.
Deniz ne dersem diyeyim kendi kafasında kurduğu senaryodan çıkamayacak gibiydi. Nota kağıtlarımı çıkarıp devamını nasıl getirebileceğimi düşünmeye başladım.
“Ama beni görmezden gelip kağıtlarına bakma ya.”
“Sınava hazırlanmam lazım. Ayrıca senin de gireceğimiz son denemeye çalışman lazım değil mi?”
Oflayıp yerlerde yuvarlanarak söylenmeye başladı. “ Sen neden çalışmıyorsun ya! Sende girmeyecek misin? Of bende keşke sadece başım müzikle dertte olabilse.”
“Benimde çalışmam lazım. Yoksa bu sefer bir öncekinden daha sert bir azar yiyeceğim.”
Deniz’in gözleri ikinci bir şokla tekrardan açıldı. “Sen ne zaman azar yedin ya?” Gözlerimi devirip notlarımı elimden bıraktım. Sakince vücudumu Deniz’e doğru döndürdüm.
“Kızım geçen Selin Hoca çağırdı ya. Anlattım ya o gün sana. Unuttun mu?”
Deniz biraz düşündü. Hatırlayınca ağzında bir “Ha”
nidası çıktı. “Hatırladım, hatırladım.” dedi ve kafasında bir şeyler kurmaya başladı. Olduğu yerden aniden kalkıp yanıma geldi. Ellerimi avucunun içine hapsetti. “Sen hiç merak etme endişelenmeden notalarını bulmaya çalış. Ben dersleri dinleyip sana her şeyi öğreteceğim.” dedi. Gözlerindeki kararlılık ve parıltılar bu konuda ne kadar ciddi olduğunun kanıtıydı.
Gülümsedim. Belki de uzun zamandır ilk kez bu kadar içten gülümsüyordum. Gözlerim doldu. Ne kadar engellemeye çalışsam da birkaç damla yaş yanağımdan süzüldü. Hemen Deniz’in üstüne atlayıp sarıldım.
Sanırım şu hayattaki en büyük şanslarımdan birisi Deniz gibi bir arkadaşım olmasıydı.
★
Öğle zili çalar çalmaz Deniz koluma girdi. İtiraz etmeme fırsat bile vermeden beni kantine doğru sürüklemeye başladı. Bana kalsa yine müzik odasına giderdim ama hanımefendi bugün buna kesinlikle izin verecek gibi durmuyordu.
Öğle arasının başından sonuna kadar Deniz’in çenesinden kurtulamamıştım. Tek bir konu üzerinden durmadan konuşuyordu. Tahmin etmesi zor değildi. Konu yine Arven’di.
Kantin ağzına kadar öğrenciyle doluydu. Deniz konuşmaya devam ederken onu kantinin yakınlarındaki banka sürükledim.
“Deniz, biraz mola mı versen balım.”
“Tamam tamam. Sustum. Ama yani bence o sadece piyano dinlemeye gelmiyor benden söylemesi.”
“Başka neden gelecek Deniz Allah aşkına ya?”
“Kızım işte ben de tam burada diyorum ki sen okulun
popüler çocuğunu tavladın.”
Ya sabır ya selamet. Gözlerimi devirip Deniz’e baktım. Hemen ellerini teslim olur gibi kaldırdı. Yüzündeki sırıtışı bir görseniz ama var ya sanki romantik komede çiftler buluşmuş gibi bir heyecanı vardı.
“Biraz daha öyle konuşup mimik yaparsan ısırırım çocuk seni. Bu mimiklerini tiyatro oyuncusu olmana vermek istiyorum.”
“Ama yanaklarım acır. Isırma ya. Canım yanaklarım benim.”
“O zaman sus canım arkadaşım.”
Deniz susmuş gibi yaptı ama en fazla on saniye dayanabildi. Bu kez Arven’i değil, aklına gelen bütün dedikoduları anlatmaya başladı.
Tam o sırada kantinin kapısı yeniden açıldı. İçeriye giren kalabalıkla birlikte bahçede yükselen uğultu bir anda arttı. Deniz anlatmaya devam ediyordu ama ben istemsizce başımı kaldırdım.
Gözlerim istemsizce birine takılmıştı.
Arven’e...
Deniz benim baktığım yöne bakınca yüzünde garip bir gülümseme oluştu. Beni kenardan dürteleyip durunca ona döndüm.
“Galiba senin ‘sadece tanıdık’ dediğin kişi bu tarafa geliyor.” Sadece tanıdığın derken elleriyle havada hayali bit tırnak işareti yaptı.
★
Kantin her zamanki gibi kalabalıktı. İçerideki her geçen dakika yükselen uğultuların sesi kulaklarımı dolduruyordu. Bir taraftan sandalye sesi diğer taraftan ise kahkaha sesleri insanların birbirini duymasını biraz zorlaştırıyordu. Herkes bu kısıtlı öğle saatini iyi değerlendirmeye çalışıyordu.
“Antrenmana gitmek yerine tatlı yemeye mi gitsek.”
“Ağzından bal damlayan birisi sonunda.” dedi Emir. Sanki saatlerdir birinin bunu demesini bekliyor gibiydi. “Bugünlük olsun antrenmandan kaçalım.” her an ayağa kalkmaya hazır bir pozisyondaydı. Her zamanki Emir yine antrenmandan kaçmak için her türlü yolu deniyorlardı.
“E siz niye basketbol oynuyorsunuz lan? Her fırsatta antrenmandan kaçmaya çalışıyorsunuz.”
Emir omuzlarını ağır bir şekilde indirip kaldırdı. “Seviyoruz ama bu sıcakta çekilmiyor be.” fiye efkarlandı Emir. Sanki her seferinde salonda klimanın önünde durmuyormuş gibi söylenmelere gel.
Ege kafasını iki yana sallayıp gözleri Kaan ve Emir’in
üzerinde gidip geldi. “İki gün sonra seviliniz olsa, aranız bozulsa böyle kaçacak mısınız? Her canınız sıkıldığında arkanıza dönüp gidecek misiniz? Bir şeyi sevmek sizin için böyle kolay bir şey mi?”
Emir bu cümleye karşı sesli bir ıslık çaldı. “İyi yerden vurdu.” diyerek işaret parmağıyla Ege’yi gösterdi. Kaan da Emir’in bu hallerine kahkaha atmaya başladı.
“Valla benim bunu düşünebilmek için önce manita bulmam lazım.”
“İnsan sevmenin ne olduğunu öğrenmek için sevgiliye ihtiyaç duymaz. Vazgeçemediğin herhangi bir şeye bakman yeter.”
Vazgeçemediğin bir şey...
Basketbol...
Mira...
Sevgili...
Arkamı acaba hemen dönüp gider miydim yoksa kalır mıydım? Peki Mira ne yapardı?
Kendine gel Arven. Ne diyorsun sen ya. Allah Allah. Ne diye durup dururken işin içine katıyorsun?
Ege’yle sevmek konusunda aynı fikirdeydim. Benim için sevmek, her şey yolundayken yanında olmak değildi. Asıl sevmek, gitmek için binlerce sebebin varken yine de kalabilmekti. Tabi bunu herkes çok anlamıyordu. En ufak sorunda insanlar birbirinden kaçıyordu.
Sende kendi duygularından kaçıyorsun Arven...
Beni düşüncelerimden çıkaran şey Emir’in beni dürtmesi olmuştu. “Hadi, kalk. Gidiyoruz.” Nereye gidiyorduk lan biz. Tatlı yemeye mi? Oğlum ne ara ikna ettiler Ege’yi. İki dakika overthinkleyelim dedik, çocuğun aklını çelmeyi başarmışlar.
“Tatlı yemeye mi?”
“He, aynen tatlı yemeye gidiyoz.” Dedi bana alaycı bir sesle söylendi. “Salak mısın Cemile. Antrenmana gidiyoz.”
Bende “Ne bağırıyon be.” diye çıkıştım. Emir gözlerini devirip ellerini beline attı. Kaynana modu açıldı beyefendinin. Şimdiden hepimizi Allah kurtarsın.
“On dakikadır mal mal etrafa bakıp düşüneceğine, bizi dinleyeydin.” dedi. “Ne geçiyor yine aklından.” diyerek sitem etti bana karşı.
Elimi boş ver dercesine havada salladım. Ayağa kalkıp peşlerine takıldım. Kaan ve Emir yiyemedikleri tatlı için Ege’ye söylenip duruyordu. Ege hiçbir şey yokmuş gibi ikisini duymamazlıktan gelerek yürümeye devam ediyordu.
Zil çalmaya yakındı. Bizim için hava hoştu ama diğer öğrenciler bir an önce yetişebilmek için aceleyle kantinden çıkıyorlardı.
Gözlerim kalabalık içinde geziniyordu. Yakınlarda tanıdık bir sima görünce istemsizce durdum.
Mira...
Yanında bir arkadaşıyla bankta oturuyordu. Yanındaki kız hararetli bir şekilde Mira’ya bir şeyler anlatıyordu. Mira arada dalıp gidiyordu. Yine de kızı büyük bir dikkatle dinliyor ve ona gülümseyip bazen başını sallıyordu. Arada saçlarını da kulaklarının arkasına atıyordu.
Kendine gel Arven. Niye bunlara dikkat ediyorsun. Sanane ne yaptığından. Önüne dön git. Koluma bir anda bir çift el yapıştı. “Hadi oğlum. Gelsene” dedi Emir. Tam önüme dönüp yola devam edecekken Emir de benim baktığım yöne bakmıştı.
“Lan...”
“Ne?”
Emir’in gözleri bir bana bir de Mira’ya gidip geliyordu. “Lan, bu videodaki piyanist kız değil mi lan?” sesindeki şaşkınlık yüzüne de yansımıştı. Ah, canım arkadaşım. Niye bu kadar şaşırdın? Bizim okulda değil mi bu kız? Görmen normal değil mi.
Şaşkınlık dolu suratının yerini bu sefer yaramaz bir ifade almıştı. “Eeee... Biz niye burada duruyoruz o zaman.” dedi. Ben daha ağzımı açıp bir şey diyemeden parmağını ağzına götürüp ıslık çaldı. İlerde birlikte yürüyen Ege ve Kaan ne var dercesine bir suratla bize dönmüştü. Emir kafasıyla Mira’yı işaret edince başta anlamadılar. Emir beni kolumdan sürüklemeye başlayınca mecburen onlarda peşimizden gelmeye başlamışlardı.
“Ne yapıyorsun lan.”
“Rahat ol kardeşim sen önce.”
İsteksizce Emir’in peşine takıldım. Tam önlerinde durduğumuz anda konuşmaları yarım kaldı. İkisi de meraklı bakışlarla bize döndü.
★
Arven ve arkadaşları geleli daha beş dakika bile olmamıştı. İnsan yıllarca aynı sınıfta okuyup arkadaş olamazken, bunlar beş dakikada çocukluk arkadaşı olmuşlardı.
“Yok artık.” diye yükseldi bir anda Deniz. “Ben olsam
antrenmanın ortasında baygınlık geçirirdim. Siz nasıl dayanıyorsunuz?”
Emir ağlamaklı bir ifadeyle omuzlarını düşürüp kafasını öne eğdi. “Zorunluluktan. Yoksa şuan evde camış gibi yatardım. Böyle götümden de ter akıtmazdım vallahi.” derken cümlesinin araya yerlerine ağlama sesleri ve iç çekme sesleri eklemişti.
“Eeee tamam da... Gitmeyin o zaman.”
Emir gerçekten düşünmeye başlamıştı. Gözlerini hafifçe yukarı kaldırıp sanki hayatının anlamını sorguluyordu. Kız Deniz adamlar hani takımda oynuyor ya balım. Hadi tamam bizim kız böyle salakça bir soru sordu da, lan Emir sen niye bunu ciddi ciddi düşündün be.
“Çok mantıklı bir soru sordu lan. Benim bunu iyice bir düşünmem lazım.”
Ege bu saçmalığa daha fazla dayanamayarak sinirli bir sesle “Takımdayız ya hani.” diyerek sohbete girdi.
“Eeee... Ne olmuş yani? İstifa edin gitsin.”
Ege ‘Ya sabır.’ diyerek homurdandığını duydum. Elini burun kemerine atıp sıkmaya başladı. Emir de ardından sanki çok önemli bir şey hatırlamış gibi kafasını bir anda kaldırdı. “Hayır sizi dinlemeyeceğim. Kendi bildiğimi yapacağım. Kendi bildiğimi okuyceğim.”
Emir bir anda sözünün devamını getiremedi. Hepimiz Emir’e dikkat kesildik, cümlesine devam etsin diye. Emir’den bir ses çıkmadı. Kaan yanındaki Emir’e dönüp ‘Eeee?’ der gibi kafasını hafifçe öne uzattı. Emir biraz daha düşünmeye devam etti.
“Devamı neydi lan?” dedi hepimizde gözlerini gezdirerek. Baktı bizden de cevap yok omuzlarını ‘boş ver’ der gibi indirip kaldırdı. “Çok da güzel gidiyordu ha... Neyse, devamını siz getirin artık.”
“Lan zaten devamı yok bunun.”
“Ekran sürene hayranım Kaan ama bunun devamı vardı.”
“Lan yok. Valla yok.”
İkili kendi aralarında tartışmaya başlayınca biz kalanlar ikilinin bu atışmasına gülmeye başladık. Kaan’ın ‘İyi tamam ya, sen haklısın.’ Diyerek tartışmayı sebepsiz yere bitirmesiyle konu da kapandı.
Garipti.
Birkaç dakika önce birbirini tanımayan insanlar şimdi sanki uzun zamandır aynı masada oturuyormuş gibiydi. Ve daha garibi...Bu durum bana hiç garip gelmiyordu. Sanki hep böyleydik gibiydi.
Deniz bir anda “Çekirdek alıp çitlerken dedikodu mu yapsak. Bende çok pis dedikodular var.” diyerek
tehlikeli bir sırıtış sundu bize. Kaan da sanki çok mantıklı bir şey söylenmiş gibi gözleri parladı. “Tatlı da mı alıp yesek.”
“Demi demi.”
İkisi aynı anda birbirine döndü. “Biz akrabayız herhalde.” İkisi de kendi dediğine kendisi gülmeye başlayınca masadakiler de istemsizce onlara katıldı.
Masadaki gülüşmeler yavaş yavaş dinerken Emir ve Deniz olmayan gözyaşlarını silmeye çalışıyordu. Bir süre daha birlikte oturduk. Şaşırtıcı olan ise konuşacak konunun hiç bitmemesiydi. Biri bir şey söylüyor, ardından konu bambaşka bir yere savruluyordu.
Gözlerim istemsizce Arven’e kaydı.
Onu ilk gördüğümde daha sessiz, daha mesafeli biri sanmıştım. Oysa arkadaşlarının yanındayken bambaşka birine dönüşüyordu. Daha çok konuşuyor, daha çok gülüyor, en önemlisi de kendini saklamıyordu.
İnsanları gerçekten tanımak için bazen sadece doğru insanların yanındayken nasıl davrandıklarına bakmak yetiyormuş demek ki.
Tam o sırada zil sesi bütün konuşmaları yarıda bıraktı.
Öğle arası bitmişti.
Müzik odasına dönmem gerekiyordu.
Ama içimden hiç gitmek gelmiyordu.
Daha beş dakika önce tanıştığım insanların yanından ayrılmak istemiyordum. Garipti...
Sanki uzun zamandır eksik olan bir parçayı yeni bulmuş gibiydim.
Hiç bitmesini istemediğim bir melodi gibiydi bu an... Ve ben, o melodinin yarıda kesilmesini istemiyordum.
★
Dersin ortasında titreyen telefonumla garipsedim. Deniz bile bana dersteyken mesaj atmazdı. Reklam mesajıdır diye düşünüp önemsemedim. Ama bu mesajların sayısı hızlı bir şekilde artınca elimi telefonuma attım.
Sadece telefonumu sessize alacaktım ama ekranda gördüğüm Emir sizi ‘Yeni Grup’ grubuna ekledi yazısını ve altında hâlâ gelmeye devam eden mesajları görünce gruba girdim.
Emir: Şu gruba bir ad bulmamız lazım gibi. En yaratıcı grup ismi bulana döner ısmarlıyorum.
Kaan: Ya sen bulursan?
Emir: O zaman kendime ısmarlarım.
Kaan: Mantıklı...
Ege: Neresi mantıklı lan? Kendine alınca ısmarlamış olmuyorsun Emir.
Emir: Aman boş ver ayol. Önce şu gruba bir isim bulalım.
Deniz: Dedikodu bakanlığı yapalım.
Emir: Yok. Beğenmedim.
Kaan: Tatlı lobisi?
Emir: Yok.
Deniz: Camışlar kulübü?
Emir: Yok.
Yazışmaların devamı böyle Deniz ve Kaan’ın önerileri ve Emir’in hiç birini beğenmemesiyle devam ediyordu. İstemsizce gülümsedim. Daha ayrılalı on beş dakika bile olmamıştı. Bir insan grubu bu kadar kısa sürede bu kadar gereksiz bir tartışmanın içine nasıl sokabilirdi?
Deniz: Çekirdek Çetesi.
Emir: Yok.
Kaan: Aç İnsanlar Derneği.
Emir: Yok.
Deniz: Antrenmandan Kaçanlar.
Emir: O çok doğru... Ama yine de yok.
Kaan: Oğlum sen ne istiyorsun?
Emir: Bilmiyorum ama bunlar değil.
Ege: Madem hiçbirini beğenmiyorsun sen söyle.
Emir: Ben de bulamadım zaten.
Ege: Gidin dersinizi dinleyin.
Emir: Bu arada neden Arven veya Mira bir şey yazmıyor?
Telefonu elimde tutmaya devam ettim ama gözüm bir yandan tahtadaydı. Yazılanları kaçırmamaya çalışıyor, diğer yandan da gruba düşen mesajları okumadan duramıyordum.
Arven: Oğlum iki dakika derse odaklanayım dedim, hükümet kurmuşsunuz.
Kaan: Geldi bizimki.
Emir: Öldün sandım Arven! Ağlayacaktım az kalmıştı. Yaşıyormuşsun.
Arven: Abartma lan! Yaşıyorum da, keşke sizde sessiz bir şekilde yaşayabilseniz şu anda.
Gruba düşen mesajlar devam ediyordu ama Ege’den ses çıkmıyordu. Büyük ihtimalle sonunda derse dönmüştü. Arven ise tam tersine telefona daha yeni bakmaya başlamış gibiydi.
Telefonumu sessize alıp sıranın üzerine bıraktım. Başımı kaldırıp tahtaya baktığım anda içimden küçük bir of çektim. Defterimde konu yarım kalmıştı. Tahtadaysa bambaşka bir sayfa açılmıştı sanki. Of ya! Notlarım eksik kalacaktı. Yanımda oturan kızı nazikçe dürttüm.
“Şey... Notlarda geri kalmışım da... Dersten sonra notlarını ödünç alabilir miyim?”
Kız gülümseyerek kafasını salladı. Derin bir iç çektim. Rahatlamıştım. Artık dert etmeme gerek kalmamıştı. Bir teneffüste hem arkadaş grubuna girdim hem dersten koptum. Verimli bir gün oluyordu.
★
Zilin sesi tüm okulda yankılanınca kızın uzattığı notları alıp koridora çıktım. Merdivenleri ikişer ikişer inerek müzik odasına doğru yürüdüm. Koridorun sonuna geldiğimde bizimkilerin kahkahaları çoktan kulağıma ulaşmıştı. Deniz de yanlarındaydı.
Gülüşerek kendi aralarında bir şeyler konuşuyorlardı.
“Ne konuşuyorsunuz bensiz?” diyerek aralarına daldım.
Deniz beni görür görmez gözleri parladı.
“Miraa!”
Daha ne olduğunu anlayamadan boynuma atıldı. Yanaklarıma peş peşe öpücükler kondurmaya başladı.
“Deniz! Yeter, boğuluyorum!” diye gülerek onu üzerimden ayırmaya çalıştım.
“Olmaz. Seni çok özledim.”
“Deniz kızı bence bırak. Yoksa boğulacak gibi duruyor.” gülüşünün arasında Emir’in dediği şeyle Kaan’ın gülüşü kahkahaya dönmüştü.
“Kıskanıyorsun.”
“Abartıyorsun Deniz. Alt tarafı kırk dakika görmedin beni.”
“Kırk dakika bana kırk yıl gibi geldi.” Diyerek elini kalbine götürdü. “Bu ayrılığın acısını nasıl atlattım ben de bilmiyorum.”
Deniz dramalarına devam ederken bir anda Emir Deniz’in kolunu sertçe dürtmeye başladı. Grup bir anda sessizliğe bürünmüştü. Hepsinin gözü arkamda bir noktaya takılmıştı. Deniz de görmüş olmalıydı ki o da duruşunu düzeltmiş duruyordu.
Arkamı döndüğümde gördüğüm hocayla midem kalktı. Okulda kimse bu hocayı sevmezdi. Hep namustan söz eder; kızların saçı, tırnağı, eteğinin boyu ve daha bir çok
şeye laf ederdi. Namus bekçisi resmen ya. Ya hayır yani, sanane kim ne yapıyorsa nasıl giyiniyorsa. Erkeklere de hiç sesi çıkmazdı. Yine de erkeklerde kızlara yaptıklarından dolayı bu hocayı hep tersler hiç sevmezdi.
Geçenlerde bile bana ‘Senin ne işin var müzik odasında tek başına? Eteğinin boyu ne öyle?’ gibi gibi cümleler kurmuştu. Hocalara şikayet etti beni. Tabi tüm hocaların bundan haberi olduğu için -anahtarı bizzat kendileri veriyorlardı bana. Hatta bazen anahtar bende kalıyor yani- bana bir şey denilmedi.
Adam sadece söylenip konuyu kendi içinde kapatmıştı. Gördükçe sinirim tepeme atıyordu resmen. Elinde olsa beni neler nelerle suçlayacakta neyse.
“Ne ses yapıyorsunuz lan siz burada? Çıkın dışarda yapın sesinizi.” bizde ki gözleri arkamızdaki Arven’leri görünce hemen yüzündeki sinirli ifade yumuşamıştı. “Oğlum siz kalabilirsiniz sizlik sorun yok.” Tam pislik bu adam.
Arven kaşlarını çattı. “Biz de gürültü yapıyoruz hocam.” sesi ne yüksekti ne de alçaktı. Ama o kısa cümledeki kararlılık, koridordaki herkesi susturmaya yetmişti.
Hoca birkaç saniye Arven’e baktı. Yüzü hafifçe gerildi. Böyle bir cevap beklememiş gibiydi. “Tamam oğlum... Ben size bir şey demedim zaten.” mırıldanarak arkasını döndü. Koridorun sonuna doğru hızlı adımlarla uzaklaştı.
Hoca koridordan uzaklaşırken gruba bir sessizlik çökmüştü. Grubun sessizliğini bozan tahmin edildiği gibi Emir olmuştu. “Ya, bu herif bir gün elimde kalacak. Az kaldı.” Emir’i ilk defa bu kadar sinirli görüyordum. Kaan başını iki yana salladı.
“Her seferinde aynı şeyi yapıyor. Kızlara laf ediyor, erkekleri görünce süt dökmüş kedi kesiliyor.”
Arven hâlâ hocanın gittiği koridora bakıyordu. Çenesi sıkılmıştı.
“Bir daha Mira’ya böyle konuşursa susmam.”
İçimde tuhaf bir his oluştu. “Boş ver.” dedim omuz silkerek. “Alıştım artık.” Arven gözlerini bana çevirdi. “İnsan böyle şeylere alışmamalı.” Ege elindeki kahveden bir yudum aldı.
“Haklı.”
Tek kelime söylemişti ama masadaki herkes birkaç saniye sustu. Sessizliği yine Emir bozdu.
“Tamam... Bugün hocayı değil, açlığımı konuşacağım. Yoksa sinirden yemek yiyemeyeceğim.”
“Tost yiyelim!”
“Hayır, döner yicez!”
“Tost.”
“Döner.”
Emir ve Kaan çocuk gibi tartışırken istemsizce Arven’e. ‘Bunlar hep böyle mi?’ der gibi baktım. Arven bakışımı fark edince hafifçe güldü. Bana biraz daha yaklaşıp kulağıma eğildi.
“Her zamanki halleri.” Sesi alçaktı. “Birazdan aynı tabaktan yemek yiyeceklerinin üzerine bahse girerim.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Bu kadar emin konuşmasına şaşırmıştım. Sanki bu sohbet hep oluyor da sonucunu ezberlemiş gibiydi.
Hava iyice bunaltmaya başlamıştı. Tişörtümün yakasını hafifçe çekip kendime doğru salladım. Arka kapıdan çıkar çıkmaz yüzüme vuran güneşle gözlerimi kıstım. Refleksle elimi gözüme siper ettim.
Yanımda bir hareketlilik hissettim. Ama bu hareketlilik kısa sürede durdu. Önden bize bağırıp duran Emir ve Kaan’la adımlarımı hızlandırdım.
★
“Ya, oğlum bıraksana tostumu!”
“Bir ısırık aldım sadece, abartma!”
“Lan zaten senin bir ısırığınla zaten tostun yarısı gitti!”
“Sende benim dönerimin yarısını yedin!”
İşin sonu Arven’in dediği gibi olmuştu. İkisi de birbirinin tabağından yemek yiyorlardı. Hava hâlâ beni bunaltmaya devam ediyordu. Deniz yanımda oturmuş bir yandan dönerini yerken bir yandan da zorla bana lokma uzatıyordu.
“Aç kalmışsındır sen.”
“Deniz, gerçekten tokum.”
“Yalan söyleme.”
Daha ben itiraz edemeden ağzıma bir lokma daha tıkıştırdı. Önüme konan kahveyle sağıma döndüm.
Arven elindeki tepsiden bir kahveyi Ege’nin önüne, diğerini de kendi önüne bıraktı. Ardından tepside kalan son bardağı alıp bana uzattı.
Boş tepsiyi arkasındaki masaya bıraktıktan sonra yanıma oturdu. Meraklı bakışlarımı fark edince hafifçe gülümsedi. Elindeki bardağı başıyla işaret edip sanki “İç.” Der gibi baktı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi başını çevirip Emir ile Kaan’ın tartışmasını izlemeye başladı.
“Ben... içecek istememiştim.”
Bana döndü.
“Biliyorum.”
Omuzlarını hafifçe silkti.
“Az önce bunaldığını gördüm.”
Arven daha cümlesinin devamını bitiremeden Emir ve Kaan kafalarını bize çevirdi. Emir hemen kendini Kaan’ın kucağına attı.
“Biz de bunaldık hani bize ice americano?”
“Siz daha yeni kola içtiniz.”
“Olsun. Bizde istiyoruz.” Arven oturduğu yerden oflayarak kalktı. Emir arkasından “Go Kylie, go!” diyerek bağırmaya başladı. Kaan da hiç vakit kaybetmeden ona eşlik etti. “Good job Kylie! You’re doing amazing sweetie!”
“Wow look at her go!”
“Ekran süreniz biraz geride mi acaba ya?”
“Hayır deniz kızı. En uyumlu olanı kullanıyoruz biz. Tabi sen nerden bileceksin.” Emir hayali upuzun saçlarını savurdu. Deniz gözlerini devirip yemeğine geri döndü.
“Çok yavaş yiyorsun deniz kızı.”
“Bana biraz daha deniz kızı dersen bu döneri senin kafana geçiririm Emir.”
“Görüyor musun Kaan! Tehdit ediliyorum.”
“Şiddete hayır.”
Gülmemi tutamadım. Yanımda yemeğini bitirmeye çalışan Deniz’in yüzünü avuçlarımın arasına alıp peş peşe öpücükler kondurdum. Bu kız bana sürekli tatlılık krizi geçirtiyordu.
“Uğraşmayın benim çocuğumla ya!”
“Ya bırak! Yemek yiyorum.”
Kahkaham daha da büyüdü. Rahatça yemeğini bitirebilsin diye onu sonunda serbest bıraktım. Tam o sırada arkamda bir hareket hissettim. Biri hafifçe eğilip elindeki tepsiyi masaya bıraktı.
Yanıma oturduğunda önümde duran kahveyi yeniden fark ettim. Bu sıcakta soğuk kahve gerçekten iyi gelmişti. Bir yudum aldıktan sonra etrafıma göz gezdirdim. Sohbetin kesildiğini o an fark ettim. Emir ve Kaan ortalıkta yoktu.
“Neredeler?”
“Yemek almaya gittiler.”
Anladığımı belli edercesine başımı sallayıp bardağıma uzandım. Son bir yudum almak isterken boş olduğunu fark ettim. Bardağı elimde çevirirken istemsizce iç geçirdim.
“Yenisini ister misin?”
“Yok, teşekkür ederim Arven.”
“Her zaman.”
Tam o sırada elinde tepsilerle Emir ve Kaan görüş açıma girdi. Kaan daha masaya ulaşmadan elindeki tepsiyi tek koluyla tutup bir kenardan yiyordu.
“Aç insanlarınız geldi!” diyerek Emir elindeki tepsiyi havaya kaldırdı. Masaya oturduğunda tepsiyi hemen önüne güzelce yerleştirdi. Ellerini birbirine sürtüp yemeğine daldı. Masaya oturur oturmaz bütün dikkatini önündeki yemeğe verdi. Dünya yıkılsa kafasını kaldıracak gibi durmuyordu.
“Siz zaten hep açsınız.” diye çıkıştı Deniz. Elini hemen bir peçeteye atıp buruşturdu. Olabildiğince hızlı bir şekilde elindeki buruşmuş peçeteyi Emir’e fırlattı.
Emir, Deniz’in attığı peçeteyi havada refleksle tuttu. “Hayranlarımdan gelen hediyeleri kabul ediyorum.” elindeki peçeteyi kalbinin tam üstüne bastırdı. Peçeteyi ise yanına bırakır bırakmaz Kaan’ın tepsisindeki patateslerden birini aldı.
Kaan hemen tepkisini ortaya koydu “Masaya oturur oturmaz yapılır mı ya?” diyerek sahte bir üzüntüyle söylendi.
Masadaki kahkahalar bir kez daha yükseldi. Ben de istemsizce onlara eşlik ettim.
Bir sabah adını bile bilmediğim insanlar, şimdi en içten kahkahalarımın sebebi olmuştu.
Belki de insan bazen ait olduğu yeri aramazdı... O yer gelip onu bulurdu.
Bölüm etkileşimi
