7. bölüm · Gürültünün İçindeki Sessizlik
6.Bölüm
Bugüne lanet olsun gerçekten. Hani onca gün varken geldin bugünü buldun demi yani. Sahile indiğimizde herkesin keyfi yerindeydi. Benimki hariç. Ağrılarımı önemsemeyip bizimkilerin yanına yetiştim.
Emir ve Kaan çoktan kendilerini denize atmış, birbirlerine su sıçratmaya başlamışlardı. Ege biraz ileride onları izliyor, Arven ise sahilin kenarında durmuş ayakkabılarını çıkarıyordu.
Deniz bana döndü.
“Sen de geliyor musun?”
“Hayır.”
“Niye?”
“Boş ver.”
Birkaç saniye yüzüme baktı. En son dibime girince kafamı arkaya doğru çekmek zorunda kaldım. Bir anda kolumdan tutup sürüklemeye çalıştı.
“Beş dakika. Sadece beş dakika girip çıkacağız.”
“Yok.”
“Mira.”
“Deniz.”
“Bak, hava mükemmel.”
“Ben de mükemmelim. Burada oturacağım.”
Gülerek kolumdan çekmeye çalıştı.
“Gel hadi.”
“Deniz, bırak.”
“İnat etme.”
“Ediyorum.”
Birkaç saniye daha uğraştıktan sonra pes etmiş gibi ellerini kaldırdı. “Tamam. Sen bilirsin.” Yanımdan uzaklaşacak sandım ama birkaç adım sonra tekrar dönüp bana baktı.
“Gerçekten girmeyecek misin?”
Başımı salladım.
“Gerçekten.”
Deniz bu sefer bir şey söylemedi. Yanıma oturdu.
“Bir şey mi oldu?”
“Ben bugün regl oldum.”
Yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Ha.”
Sadece bunu söyledi.
Sonra hiçbir şey sormadan başını salladı.
“Tamam. O zaman denize girmiyorsun.”
“Evet.”
Hemen çantasının içini karıştırmaya başladı. “İlk günün demi?” Kafamı uslu uslu salladım. Deniz bana biraz daha böyle anne gibi davranmaya devam ederse bende çocuk gibi davranmaya başlayabilirdim. Çantasından bir de havlusunu kuma serip beni de üstüne oturtturdu.
“Sen bu ilacı al bir tanem. Su da çantanın içinde bir yerde.”
“Deniz, ben çocuk değilim.”
“Şu an bana pek öyle görünmüyorsun.”
“Ağrım var diye beş yaşında olmadım.”
“Tamam tamam. Söylenme de biraz otur.”
Çantasının içinden suyu bulup elime tutuşturdu. Ben de gözlerimi devirerek aldım.
“Sen denize girmeyecek misin?”
“Birazdan.”
“Ama sen az önce—”
“Mira.”
“Tamam sustum.”
Deniz sonunda ayağa kalkıp denize doğru baktı. Sonra tekrar bana döndü.
“Bir şeye ihtiyacın olursa seslen.”
“Tamam.”
“Cidden.”
“Tamam Deniz.”
“Güzel.”
Deniz uzaklaştıktan sonra başımı kaldırıp etrafa baktım. Emir ve Kaan hâlâ birbirlerini suya atmaya çalışıyor, Ege
ise birkaç metre ötede onları izliyordu.
Arven de sonunda ayakkabılarını çıkarıp kenara bırakmıştı. Deniz’e bir şey söyleyip suya doğru ilerledi. Ben de başımı tekrar havluya yasladım. Bugün gerçekten sadece oturacaktım. En azından planım buydu.
Kafamı yana çevirip bizimkileri izlemeye başladım. Emir ve Kaan birbirine su atıp duruyordu. Emir’in fark etmediği bir şey vardı ama.
Arkasından sinsice yaklaşan Deniz.
Emir daha ne olduğunu anlayamadan Deniz sırtına atlayıp Emir’i düşürmeye çalıştı. Emir tatbikî de düşmedi. Arkasını dönüp bir hamlede Deniz’i atacaktı ama son anda durdu. Deniz düşmemek için Emir’in koluna sıkı sıkı tutunuyordu.
Emir verdiği işkenceye son vermek için Deniz’i doğrultup bıraktı. Ama Kaan ve Arven, Emir’in boşluğundan yararlanıp üstüne su atmaya başlamışlardı.
Emir bir anda olduğu yerde kaldı.
“Siz var ya…”
Deniz gülmekten kendini toparlayamıyordu. Bir yandan da yüzünü ellerinin arasına saklamaya çalışıyordu. Kaan çoktan kaçmaya başlamıştı. Arven de onun peşinden giderken Emir arkalarından su atmaya başladı.
Ege ise bütün bu olanları birkaç metre öteden izliyordu. Bir süre sessizce baktı. Sonra başını iki yana salladı. “Beş dakika yalnız bıraksam çocuk bahçesine dönüyor burası.” Emir ona döndü.
“Ege, yardım etsene!”
“Niye?”
“Bunları durdur.”
Ege omuz silkti.
“Ben gayet eğleniyorum.” Ege elindeki suyu Emir’in üzerine attı. Hepsi birkaç saniye ona baktı. “Ne?” Kaan kahkahasını bastıramadı. “Sen de mi?” Ege yüzünde en ufak bir ifade olmadan, “Bir kere de ben eğleneyim.” dedi.
Emir’in tüm dünyası başına yıkılmış gibiydi. “Tamam, ben biliyorum zaten bu takımda sevilmediğimi. Tamam.” Arven bu hallerine gülüp sanki Ege’den intikam almak istermiş gibi yüzüne su attı. “Biliyordum. Bu takımda bir tek senin beni sevdiğini biliyordum Arven’im!”
Emir’in yüzündeki dramatik ifadeyi görmezden gelip arkasını dönmeye çalışan Arven’e yetişmesi uzun sürmedi. Direkt koluna yapıştı. “Arven’im, sonunda gerçek dostumu buldum.” Arven ona bakıp güldü.
“Beş saniye önce beni satmıştın.”
“O anlık bir karardı.”
“Tabii.”
Emir kolunu daha da sıkılaştırdı.
“Artık seni bırakmıyorum.”
“Tamam, tamam. Bırakma.”
Tam o sırada Deniz, Ege’ye baktı. Ege de ona baktı. Arven ikisinin bakışını fark edince kaşını kaldırdı. “Sakın.” Deniz gülmeye başladı. “Ne yapacağız ki?”
Arven daha cevap veremeden ikisinin attığı su üzerlerine geldi. Emir çığlık atıp Arven’in arkasına saklandı. “ARVEN, BİZİ KISKANIYORLAR!” Arven kahkahasını tutamadı.
“Seni kim kıskanıyor Emir?”
“Bilmiyorum ama kesin kıskanıyorlar!”
Arven’in gözlerine kaçan sudan dolayı gözlerini ovuşturup sudan uzaklaştığını gördüm. Sonunda akılları başlarına gelmiş olacak ki birbirlerine su atmayı bıraktılar ve ateşkes ilan ettiler. Gerçi onların ateşkesi ne kadar sürecek, orası tartışılırdı.
Emir ve Kaan bir kenarda oturmuş su savaşını kimin başlattığını tartışıyorlardı. Başımı diğer yana çevirdiğimde Deniz’in Ege’nin yanına oturduğunu gördüm. Deniz bir şeyler anlatıyor, Ege ise onu dinliyordu. Arada bir gülümseyip başını sallıyordu.
Deniz’in ne anlattığını duyamıyordum ama Ege’nin gerçekten dinlediği belliydi. Ege normalde bizim hiçbirimizin anlattığı şeylere bu kadar uzun süre sabır göstermezdi.
“Sen niye denize girmedin?” Yemin ediyorum ruhum bedenimden ayrılıyordu be adam. Arven ben bizimkilere dalmışken yanıma gelmişti.
“Ne?”
“Denize. Herkes girdi ama sen gitmedin. Neden?” Elini hemen alnıma atıp ateşime baktı. Sonra yüzümü ellerinin arasına alıp bir şey var mı diye bakmaya başladı.
“Ben iyiyim Arven.”
“O zaman neden girmedin?”
“Ben bugün regli olmuşum.”
“Ha. Tamam.”
Olduğum yerde doğrulup ona da yer açtım. Arven yanıma oturup birkaç saniye denizi izledi. Az önceki su savaşından sonra saçları hâlâ ıslaktı. Güneş vurdukça saçlarının ucundaki damlalar parlıyordu.
“Ama halsiz duruyorsun.”
“Biraz.”
Başını salladı. Daha fazla soru sormadı. Sadece oturup denizi izledik. Bu şekilde sessizce oturmamız hoşuma gidiyordu. Aramızda kelimelere ihtiyaç yok gibiydi. Bazen insanın yanında birinin olması için sürekli konuşmasına gerek olmuyordu.
“Küçükken de mi böyleydin?”
“Nasıl yani?”
“Böyle sessiz, kendi halinde takılan birisi miydin?”
“Yani. Çok değil.”
Başını sallayıp tekrardan sessizliğine döndü. Acaba o küçükken nasıldı? Bugün olduğu gibi miydi? Yine böyle enerjik ama bir o kadar da sakin miydi yoksa daha mı sessizdi? Ya da daha da mı enerjikti? Bu sorumu içimde tutamadım.
“Sen peki? Sen de mi küçükken böyleydin?”
Arven bir kaç dakika hiçbir şey söylemedi. Aklına gelenler onu neşelendirmiş olmalı ki gülümsemişti. “Sanırım değildim.” İçimde istemsiz bir merak vardı. “Nasıldın peki?” Yüzündeki gülüşle bana döndü. “Daha hareketliydim.” Omuzlarını hafifçe silkti. Gülümseyerek ona baktım.
“Şu an yeterince hareketli değil misin?”
“Şu anki hâlimin sakin olduğunu düşünüyorsan, çocukluğumu görmemişsin.”
“Ne yapıyordun?”
“Sürekli dışarıdaydım. Eve girmek istemezdim.”
“Neden?”
“Evde sıkılırdım.”
“Peki dışarıda ne yapardın?”
Arven bu sefer biraz daha gülümsedi.
“Top peşinde koşardım.”
“Tahmin ediyorum. Herkes futbol peşinden koşarken sen basketbol topunun peşinden koşuyordun demi?”
“Bingo. Çok mu belli oluyor ya?”
“Hem de çok.”
“Bu kötü bir şey mi?” Kötü denir miydi buna, bilemem. Ama benim için güzel bir şey olduğu kesindi. Çocukluğundan beri basketbola bağlı olması, yıllar geçmesine rağmen hâlâ aynı şeyin peşinden koşması içimde istemsiz bir hayranlık uyandırmıştı. Belki de bu yüzden kendime biraz benzetiyordum onu. Benim için piyano neyse, onun için basketbol da oydu.
“Bana sorarsan çok gurur duyman gereken bir şey.” Kaşları hafifçe kalktı. Sanırım bu cevabı beklemiyordu. Bu sefer ona gülümseyen bendim.
“Sende küçükken piyano çalıyor muydun?” Kafamı hafifçe salladım. “Peki nasıl başladın çalmaya?” O günleri kafamda hatırlamaya çalıştım. Tek hatırladığım televizyonda gördüğüm bir piyanist ve ona hayran hayran izleyen küçük ben. Bazı tutkular insanın içinde doğmaz; bir başkasında gördüğü ışıkla başlar. Benimkisi de öyle olmuştu.
“Televizyonda bir piyanist görmüştüm. Onu izleyerek başlamıştım. Sonra bir gün, artık onu değil, kendimi dinlediğimi fark ettim. Piyano bir anda hayatım oldu. Ama geriye sadece piyano kaldı. Piyanistin kim olduğunu bile hatırlamıyorum.”
Bir zamanlar onu izlerken hissettiğim hayranlığın beni nereye götüreceğini bilmiyordum. O piyanisti hatırlamıyordum artık. Ama onun sayesinde kendimi bulduğum yeri çok iyi hatırlıyordum.
“Zor oldu mu peki senin için?”
“Ne zor oldu mu?”
“Piyano çalmayı öğrenmek.”
“Evet. Başlarda çok zordu. Sürekli hata yapıyordum. Tam öğrendim, artık yapabiliyorum dediğim her seferde başka bir şeyin eksik olduğunu fark ediyordum. Sonra yarışmalara katılmaya başladım. Onları da kaybettim.”
O zamanlar ellerim çok ağrıyordu fazla çalışmaktan. Benim için bir yandan üzücü ama bir yandan da gurur duyduğum anlardı. Bugünlere gelebilmemin en büyük etkenleri de verdiğim kayıplardı çünkü.
“Kaybettim ama her kaybedişim beni başka bir başlangıca götürdü. Sanırım bazı kayıpların amacı seni bitirmek değil, yeniden başlatmaktır.” Gözlerimde her ne görüyorsa bana hayran bir biçimde bakıyordu.
Kendine gelince bakışlarını hemen denize çevirdi. Sessiz kalmaya devam etti, her zamanki gibi. Boğazımı temizleyip gözlerimi denize çevirdim. “Hiç maç kaybettin mi?”
“Nadiren.”
“Peki ne hissettin?”
Arven kısa bir nefes verdi. Parmaklarıyla kumun üzerinde küçük bir çizgi çekmeye başladı. “Sinirleniyorum.” Elindeki kumu bıraktı. “Ne kadar?” Bana baktı. “Fazla.” Bunu söylerken yüzünde öyle ciddi bir ifade vardı ki, şaka yapmadığını anladım.
“Sonra?”
“Fazla düşünmeye başlıyorum. Maç kafamın içinde tekrar tekrar oynuyor. Nerede hata yaptım, neyi daha iyi yapabilirdim, hangi pozisyonda başka türlü davranmalıydım... Hepsini düşünüyorum.”
Bir süre sustu. Elinin altındaki kumlarla oynamaya devam etti. “Sonra bir daha kaybetmemek için çok çalışıyorum kendimi. Ama be öğrendim biliyor musun? Bazen daha çok çalışmak yetmiyor, Mira. Bazen ne kadar uğraşırsan uğraş, yine kaybediyorsun.”
Elindeki kumları daha çok sıktı. Kendine sinirli gibiydi. Bir süre hiçbir şey söylemedim. Çünkü ne diyeceğimi gerçekten bilmiyordum.
Ben kaybettiğim yarışlardan sonra piyanonun başına dönmüştüm. Arven ise kaybettiği her maçtan sonra kendisinin karşısına geçiyordu sanki.
“Peki neyden bu kadar korkuyorsun.”
Sorduğum soruyla bakışları beni buldu ama aynı hızla bakışlarını benden kaçırdı. Sanki gözlerinden korktuğu şeyi görmemi istemiyor gibiydi. İlk defa gerçekten cevap vermek istemiyor gibiydi. Yine de sorumu havada bırakmadı. Her ne kadar cevaplamak istemese de bir şeyler söyledi
“Çünkü bazı insanların senden kaybetmeye hakkın olmadığını düşündüğünü fark ettiğinde, bir süre sonra sen
de kendinden aynısını beklemeye başlıyorsun.” Biraz haddimi aşacak gibi olacaktım ama içime bir kurt düşmüştü. Kendimi tutmam biraz zordu. “Peki böyle düşünen kim?”
“Bir gün... Bir gün söz veriyorum anlatacağım.”
Bana böyle bir söz vermesine gerek yoktu. İsterse anlatırdı bende onu her zaman dinlemeye hazırdım. O da bana güveniyor gibiydi ama anlatmaya hazır durmuyordu. Zorlamadım, sadece başımı sallamakla yetindim.
Birkaç saniye daha sessizce oturduk. Ben denizi izlerken Arven’in tarafında bir hareketlilik hissettim. Başımı ona çevirdiğimde ayağa kalkmış, üzerindeki kumları silkeliyordu. İşi bitince ellerini de silkeledi. Tamamen temiz olduklarına kanaat getirmiş olacak ki elini bana uzattı.
“Ne?”
“Hadi denize.”
“Arven...”
“Biliyorum. Yüzmeyeceksin zaten. Ama gelmişken en azından ayaklarını sok.”
İtiraz etmedim. Ne kadar halimden memnun gibi görünsem de bir yanım çok fazla denize girmek istiyordu.
Elinden destek alarak ayağa kalktım. Kalkmaz olaydım. Canım acımıştı. Ağzımdan kısık sesli bir inleme çıkınca Arven bir anda panik oldu. Ben sakinleşmesi için elimi kaldırıp, “Bir şey yok,” diye mırıldandım.
Elinin biri hemen arkamda, her an tutmaya hazır bir şekilde siper oldu. Diğer eli ise sol elimi nazikçe kavramış, beni minik adımlarla denize doğru ilerletiyordu.
Yemin ediyorum, hastane koridorlarında hamile eşini yürüten eşlerden farkımız yoktu şu an. Gözlerimiz kesiştiğinde istemsizce kahkaha attım. Biraz canımı yakmıştı ama olsun.
Ben gülmeye başlayınca yüzünde tutamadığı belli olan bir tebessüm belirdi.
“Ne?”
Elimi hemen havada sallayıp, “Yok bir şey,” diye geçiştirmeye çalıştım.
Ne kadar süre güldüm bilmiyorum ama çenem ağrımaya başlamıştı artık. Hormonlarım, müsaadenizle bir dursak mı artık? Çenem kopacak az kaldı da.
Bu hâlimi ne tersledi ne de tepkisiz kaldı. Ben susana kadar o da benimle güldü.
Denizin soğuk suyu ayaklarıma değince istemsizce irkildim. Biraz daha dursam alışırdım. Adımlarımı biraz daha ilerlettim. Girdikçe giresim geliyordu ama sadece belirli bir yere kadar sokabildim kendimi. Su diz kapaklarıma kadar anca geliyordu.
Ben rahat rahat suda takılırken bir anda önüme düşen taşla üstüm biraz ıslandı. Arven sövmeye çok hazır bir biçimde arkasını döndü. Onunla birlikte ben de dönünce yeni bir taş atmayı bekleyen Emir’i fark ettim.
Sonunda dikkatimizi ona verdiğimiz için derin bir “Oh!” çekti. “Siz ne yapıyorsunuz lan orada?” diye bağırmaya başladı.
“Emir. Attığın taşların bir yerlerine girmesini istemiyorsan sus kardeşim.”
Emir, sanki tehdit edilen o değilmiş gibi Arven’e dil çıkarıp önümüze bir taş daha attı. Benim denize girmemem gerekiyordu ama Emir sağ olsun, girmiş kadar oldum artık.
Arven, üstümün daha çok ıslandığını görünce elimi bırakmadan sudan büyük denilebilecek büyüklükte bir taş çıkarıp Emir’e doğru attı.
Emir son anda bu atıştan kurtulmayı başarmıştı. Çocuğun kaşını gözünü yaracaktı ya. Boştaki elimi Arven’in koluna koydum. Bana döndü. Yüzümdeki ifadeyi görünce bir an afalladı.
“Bir yerlerini yaracaksın, bence yapma.” İç çekip başını salladı. Emir ise çoktan kaçıp Kaan’a sığınmıştı. Ben hiçbirini umursamadan suda oynamaya devam ettim. Halimden memnundum valla. “Hadi çıkalım.”
Gözlerimi yerden kaldırıp Arven’e baktım. Dudaklarımı büzüp “Biraz daha oynayamaz mıyım?” diye aynı bir çocuk gibi sordum.
Böyle yapınca bana kıyamadığını çözmüştüm. “Bana öyle bakma. Bu sefer yemezler.” Oflayıp onun beni sürüklediği yere gitmekten başka çarem yoktu. Olduğunca temkinli bir şekilde beni yürüttü.
Havlunun üstüne oturunca bacaklarımı kendime doğru çekip ellerimi arkamdaki kuma dayadım. Güneş hâlâ tepemizdeydi ama denizden çıktıktan sonra üzerimde bıraktığı serinlik hoşuma gidiyordu. Islanan kıyafetlerim tenime yapışmıştı. Normalde bundan nefret ederdim ama bugün nedense umursamadım.
Arven yanıma oturmak yerine birkaç adım önümde durdu. Ayaklarındaki kumu silkeleyip bir süre bana baktı. Sanki gerçekten iyi olduğumdan emin olmaya çalışıyordu.
“İyisin, değil mi?” Gözlerimi devirdim bu haline. “İyiyim
Arven. Altı üstü dizime kadar suya girdim.” Emin misin der gibi yüzüme baktı. Yani bende pek emin değilim açıkçası. Emir sağ olsun üstüm başım ıslaktı yani. İyi de oldu valla. Bir serinledim yani. Omuzlarımı indirip kaldırdım.
Arkadan gelen bağırış sesleriyle o tarafa bakmaya çalıştım. Arven’den görebildiğim pek söylenemezdi. Kafamı biraz daha sağ tarafa çekmeye çalıştım ama görmek zordu. Arven halimden anlamış olmalı ki bu çırpınışlarıma son verebilmek adına biraz sola doğru kaydı.
Emir ve Kaan boğuşuyordu. Şaşırmış mıydık? Tabi ki de hayır. Kaan zorla Emir’i suya atmaya çalışıyordu. Emir’de Kaan’ın kolları arasından kaçmaya çalışıyordu.
Arven’e döndüğümde onun da bu manzarayı izlediğini fark ettim. Bakışları bana döndüğünde ikimizin de bakışları ciddi durmaya çalışıyordu. Bizim bu manzara karşısında ciddi durabilir miydik peki? Kesinlikle hayır.
Bu ciddiyeti ilk bozan kişi ben oldum. Dudaklarımdan kaçan kıkırtı saniyeler içinde kahkahaya dönmüştü bile. Ben gülmeye başlayınca o da ciddiyetini daha fazla koruyamadı. Önce küçük bir tebessüm belirdi yüzünde, sonra o da benimle birlikte gülmeye başladı.
Başımı bu sefer Deniz’e doğru çevirdim. Başımı ona çevirdiğimde hâlâ Ege’nin yanında oturduğunu gördüm. Deniz bir şey anlatırken ellerini havada hareket ettiriyor, Ege de onu dinlerken arada bir başını sallıyordu. İkisinin sohbeti o kadar kendi dünyalarındaydı ki etrafta olup bitenleri umursamıyor gibiydiler.
Parmağımla Arven’i dürtüp Deniz ve Ege’yi gösterdim. “Deniz bayağıdır Ege’yle konuşuyor.” O da fark ettiğini belirtmek adına kafasını salladı.
“Fark ettim.”
“Ne konuşuyorlar acaba?”
“Bilmiyorum.”
“Sen merak etmiyor musun?” Arven omuzlarını silkti. “Deniz bir şey anlatıyorsa, konu bitene kadar öğrenemeyiz.” Haklıydı. Deniz bir konuya girdiğinde onu zorunda olmadığı sürece bitirmeden bırakacak biri değildi.
Hepsi bir tur daha denize girdi. Arada ben de yanlarına katılıp ayaklarımı soktum. Bayağı bir ıslandım ama olsun. Güneş yavaş yavaş batmaya başlayana kadar böyle devam etti.
Sonunda Emir yine Kaan’la tartışıyor, Deniz bir şey anlatırken Ege onu dinliyor, Arven ise kıyıda ayakkabılarını arıyordu. Sahilin üzerindeki kalabalık yavaş yavaş toparlanmaya başlamıştı.
Güneş denizin üzerine doğru inerken gökyüzünün rengi de değişmişti. Birkaç saat önce tepemizde duran güneş şimdi suyun üzerinde uzun bir ışık bırakıyordu.
Havlunun üzerinde oturup ıslak saçlarımı sıktım. Parmaklarımın arasından süzülen su kuma damlarken etrafımdaki sesleri dinledim.
“Akşam oldu lan.”
Emir’in sesi yine her şeyi böldü.
Başımı kaldırdığımda Kaan’ın ona bir şey fırlatmaya çalıştığını, Deniz’in gülerek Ege’ye döndüğünü ve Arven’in uzaktan bize baktığını gördüm.
★
Saçlarımı odada bulduğum saç havlusuyla olduğunca nemini almaya çalıştım. Deniz de en az hareket eden bendim ama en çok yorulan da bendim sanırım. Regli olduğum için sanırım.
Deniz çoktan bungalovdan çıkmıştı. Ne kadar gitmek istemese de zorla onu göndermeyi başarabilmiştim. Üstümde siyah, uzun bir badi, altımda kırmızı ekose desenli pijamam vardı. Bu hâlde çıkabilirdim sanırım.
Terliklerimi ayağıma geçirip telefonumu ve anahtarımı alarak bungalovdan çıktım. Gelirken cips, çekirdek, kola falan almıştık. Bir de ben çok seviyorum diye şeftalili jelibon. Özellikle onlardan ayrı olarak ben üç dört paket kendime stoklamıştım zaten. Yanlarına varıp sohbete ben de dahil oldum.
“Hani şu bir tane hoca vardı ya, kızıl kıvırcık saçlı. Neydi ya onun adı?”
“Alev mi ne, öyle bir şey sanırım.”
“Geçen kocasıyla kavga etmiş herhâlde. Okulda herkese tüm nefretini kusuyordu. Bizim suçumuz ne acaba? Allah’ım sabır ya Rabbim.”
“Sana da mı kızdı Deniz?”
“He valla. Neymiş saçımı nasıl topluyormuşum. O an gelişigüzel toplamıştım ama yani sana ne canım.”
“Bize de Kaan’la siz ne kadar çok yemek yiyorsunuz diye bağırıyordu. Bundan mıymış bunun siniri?”
Deniz kafasını salladı.
Konu çok da dikkatimi çekmemişti. Önümdeki jelibona uzanıp bir tanesini ağzıma attım. Şeftali tadı ağzıma yayılırken ateşin çıtırtısını dinledim. Arada bir kahkahalar yükseliyor, biri diğerinin sözünü kesiyor, sonra konu bambaşka bir yere kayıyordu.
Kamp ateşinin etrafında oturunca herkesin konuşacak bir şeyi çıkıyordu nedense. Özellikle de günlük hayatta çok konuşmayan Ege bile bu kadar çok konuşabiliyorsa, bu kamp ateşi benim gözümde artık büyülüydü.
Konu konuyu açıp durdu. Dikkatimi çeken konular olduğu kadar çekmeyen veya anlamadığım konular da olmuştu.
Ateşin başındaki sohbet yavaş yavaş azaldı. Birkaç saat önce birbirimizin sesini bastırmaya çalışırken şimdi herkes kendi hâline çekilmişti.
Emir başını Kaan’ın omzuna yaslamış, Deniz hâlâ bir şeyler anlatıyor, Ege onu dinliyordu. Arven ise ateşe bakıyordu.
Ben de elimdeki son jelibona baktım. Bu son jelibon için Emir’le büyük bir savaşa girmek zorunda kalmıştım. Sonra onu ikiye bölüp bir parçasını Arven’e uzattım. Bana baktı.
“Ne?”
“Al.”
“Sen çok seviyordun.”
“Biliyorum.” Birkaç saniye jelibona baktı.Sonra alıp gülümsedi. “Ama neden bana verdin?”
Omuzları
