Bölümler 14Şu an: 11. Bölüm
- 1 Giriş1.453 kelime
- 2 1.Bölüm2.405 kelime
- 3 2.Bölüm1.480 kelime
- 4 3.Bölüm2.006 kelime
- 5 4.Bölüm4.369 kelime
- 6 5.Bölüm4.278 kelime
- 7 6.Bölüm2.752 kelime
- 8 7.Bölüm3.054 kelime
- 9 8.Bölüm1.294 kelime
- 10 9.Bölüm1.491 kelime
- 11 10.bölüm919 kelime
- 12 11. Bölüm1.009 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 12.Bölüm974 kelime
- 14 13.Bölüm1.303 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bazı vedalar insan gitmeden önce başlardı.
Nereden bildiğimi bilmiyorum ama bunu çok iyi biliyordum. Belki de yanımdaki insanın gitme ihtimali öğretmişti bana.
Mira’nın her an gidebilir düşüncesi aynı bir çiviyle beynime çakılmış gibi hiç durmuyordu. Ortam, duvarlar, saha ve dahası... Her şey aynıydı ama hiç bir şey aynı değildi.
Daha gitmemişti ama her an gidebilirdi. Her an gözlerimin önünden ayrılabilirdi. Aramıza uzun mesafeler girebilirdi.
Elimdeki topu boş sahanın içerisinde sektirmeye başladım. Aslında boş değildi. Antrenman bitmişti. Herkes bir kenardaydı, bizimkiler bile. Ben yine de sahadan çıkmadım. Bizimkiler de bana hiç dokunmadı.
Sahanın içinde tek kalmış gibiydim. Etrafımda tonlarca ses vardı. Yine de benim duyduğum hiçbir ses yoktu. Gürültünün içindeki sessizlik vardı sadece.
Üçlük çizgisinden atışlarıma devam ettim. İlk top çemberden sekip geri geldi. İkincisi fileyi sıyırarak içeri girdi. Üçüncüde ise topu elimden bıraktığım anda nereye gideceğini tahmin edemedim. Çemberin kenarına çarpıp dışarı çıktı.
Topun peşinden ilerledim. Sahadan hiçbir ses gelmediğine göre herkes gitmiş olmalıydı. Yerden topu aldım. Topu sektirerek üçlük çizgisine doğru adımladım. Gözlerim yerdeki solmaya yüz tutmuş yerlerde takıldı.
Az kaldı ben boyayacağım buraları. Verin bana boyayı fırçayı ben yapacağım ya.
Elimdeki topu bir kere daha attım. Çemberden geçip zeminde sekmeye başladı. Ayaklarımın beni götürdüğü yere doğru ilerledim. Bu seferki adımlarım topa doğru değildi. Kapıyı yüksek ses çıkaracak şekilde arkamdan sertçe kapattım.
Soyunma odasına ilerleyip dolabımdan çantamı aldım. Kapıyı aynı şekilde sertçe çarptım. Binadan çıktığımda gökyüzünün turuncu ve soluk pembe tonları birbirine karışmıştı. Güneşin son ışıkları okulun pencerelerine vuruyordu.
Çantamdan kablolu kulaklığımı çıkarıp müzik dinlemeye başladım. Uzun zamandır kullanmadığımdan olsa gerek -on bir yaşında aldığımı düşünürsek bozulması normal bence – sesi cızırtılı ve düşük desibelde çıkıyordu.
Böyle olmayacaktı. Kulaklığımı parçalamak ister gibi çıkarıp bulduğum ilk çöpe attım. Yakınlarda kulaklık alabileceğim bir yer olup olmadığına bakmak için telefonumda küçük bir gezintiye çıktım. Yakınlarda bir tane alabileceğim yer gözüküyordu.
Telefonumu kapatmadan önce mesajlarımı kontrol ettim. Gördüğüm sohbetlerin hiç biri dikkatimi çekmedi. Aradığım başka bir sohbet vardı ama beklediğim kişiden hâlâ bir mesaj yoktu.
Gördüğüm dükkanla içeri girdim. “Kolay gelsin abi.” İçerideki abi elindeki kılıfları bırakıp yanıma geldi. “Hoş geldin kardeşim ne bakmıştın.” Elimle cam fanusun içindeki kablolu kulaklıkları gösterdim. “Bir tane alabilir miyim?”
“Tabi kardeşim. Yüz lira versen yeter.” İçinden bir tanesini alıp cüzdanımı çıkardım. Ödemeyi yaptıktan sonra “Kolay gelsin.” diyerek çıktım. Kulaklığımı taktığımda çalan ilk şarkıyla kendimi müziğe odakladım.
Yaklaşık bir yarım saat yürüyüşün ardından eve varabilmiştim. Ev yine boştu. İşten hâlâ gelmemişlerdi. Odamın kapısını kilitlememe gerek yoktu demek ki.
Çantamı gelişi güzel bir yere fırlattım. Nerde olduğunu çok da umursayabilecek bir vaziyette değildim. Kaslarım dehşet derecede acıyordu. Vücudumun her yerinde kalın iğneler vardı sanki. Her hareketimde o iğneler daha çok
döndürülerek içime giriyordu sanki. Odama girip yatağa kendimi bir eşya misali attım. Şimdi biri ben böyle yatarken masaj yapsa ne hayrı dokunurdu. Yok ki bize masaj yapacak birisi.
Duşa girmem lazımdı. Duştan sonra da çarşafları değiştirmek lazımdı. Tüm terim şimdiden yatağa bulaştı çünkü. Vücudumdaki tüm ağrılara rağmen yataktan kendimi zorlayarak kalktım.
Banyoya girip sıcak su tarafını açtım. Su ısınırken bende üstümdekileri çıkarıp kirli sepetinin içine attım. Su ısındığını belli edecek şekilde buharlar çıkınca içeri girdim.
İçine attığım adımla ayağım yanınca suyu hemen en soğuk tarafa çevirdim. Su soğuyunca tekrardan -bu sefer yavaş bir şekilde- sıcak tarafa çevirdim. Yeterli sıcaklığa ulaşınca içine girdim.
Kaslarım rahatladığına göre uyuyabilirdim. Banyodan çıkıp üzerimi giyindim. Pikemin altına girdim. Sıcak oldu ama elimi kaldıracak mecalim bile yoktu. Gözlerimin önünde sadece karanlık vardı. Gözlerimi tekrardan açtığımda hava karanlıktı. Oysa bana sadece gözlerimi kapatıp açmışım gibi gelmişti.
Komodinin üzerindeki telefonuma uzandım. Mesaj kutumda gezindim. Beklediğim kişinin sohbetine girdim. Yazmıştı. Yazmıştı yazmasına ama silmişti de.
Acaba ne yazmıştı? Neden silmişti? Uyuduğumu anlamamış mıydı acaba? Ama ben onun mesajlarını hiç görmezden gelmezdim ki. Ne durumda olursam olayım; gerekirse ellerim dolu olsa bile açar, okur ve cevap verirdim.
Mesajlardan çıkıp saate baktım.
02.15
Evdekiler uyumuş olmalıydı. Yataktan kalkıp parmaklarımın ucunda mutfağa yürüdüm. Midem sanki bir kutuydu da içi boş gibiydi. Bu boşluk hissinden kurtulmak istedim. Masanın üstündeki poşetin içindeki ekmekten bir parça kopardım. Kuru ekmek o kadarda haz vermemişti ama yine de yedim. En azından midemi bastırmalıydı.
Kuru olan ağzımın içi bu şekilde daha da kurumuştu. Koca bir bardak su içtim. Ağzımdaki kuruluğu geçirmeyince ikinci bardağı da diktim kafama.
Bardağa ne olur ne olmaz diye su doldurup odama girdim. Bardağı komodinin üzerine koydum. Kendimi karanlığa bıraktım sonrasına aydınlığa açtım gözlerimi. Okula geç kaldığım belliydi. Güneş tepedeydi.
Çantamın içine sadece yeni kıyafetleri yerleştirip odamdan çıktım. Annem tezgahın üzerine çıkmadan bir şeyler hazırlayıp not bırakmıştı. Yemek aklımda yoktu.
Annem o kadar işinin arasında yapıp gittiği için dayanamayıp oturup yedim. Yediklerimin bulaşıklarını sudan geçirip makineye attım.
Evden ayrılırken telefonumdan programımı kontrol ettim. Şimdi antrenmandan önce bir derse giriyorlardı. Yani şuan o dersteydiler. Sonraki iki ders yine sınıftaydılar, derslerin ardından da altıya kadar antrenmanları vardı.
Okulun bahçesine girdiğimde direkt salona gidecektim. Üstümdeki eşofman ve tişörtle antrenmana gidemezdim ama. Okulun içine girip aşağı indim.
Salondaki soyunma odasına girdim. Çantamın içinden çıkardığım siyah formalarımı giyindim. Ayakkabılarımı da değiştirip kalan eşyalarımı salonun içindeki dolabıma kilitledim.
Zilin çalmasına çok yoktu. Çalana kadar burada bekleyebilirdim. Telefonumda gezmeye başladım. Okulun itiraf sayfasına girdim. Kamptaki paylaştıkları fotoğrafımıza baktım. Mira’nın gülerek arkama saklandığı fotoğraf...
Bir süre yüzündeki gülümsemeyi izledim. Sırtımdaki elleri hâlâ orda gibiydi. Eli tenime bir sıcaklık bırakmıştı ve o sıcaklık yerinden hiç kaybolmamıştı.
Zil çalınca elimdeki telefonda açık olan uygulamadan çıktım. Yavaş yavaş odanın içi de dolmaya başlamıştı.
Kapıdan Emirler de girdi. Emir beni görür görmez üzerime atladı. “Arven! Nerelerdesin sen? Sen yokken bu ikisi beni çok zorbalıyor. Kurtar beni!” Küçük bir çocuk gibi yakınıyordu bana.
“Hadi sonra ben uğraşacağım onlarla da, sen önce bir üstünü giyin de gidelim.” Somurtarak dolabına ilerledi. Bende dolabımı tekrar açıp son kontrollerimi yaptım. Her şeyin yerli yerinde olduğuna karar verince telefonumu da koyup dolabımı kapattım.
Hepimiz hazır olunca salona doğru ilerlemeye başladık. Teneffüs dolayısıyla herkes bahçeydi. Umarım burada Mira’yla karşılaşmadım. Ya da karşılaşmalıydım. Bir kez dahi olsa onu görmem gerekiyor gibiydi.
Etraftaki konuşmalar giderek yükseliyordu. Herkes antrenmandan, geçen maçtan ve hafta sonundan bahsediyordu. Ben de arada birkaç cümleye dahil oluyordum ama aklım hâlâ biraz önce telefonumda gördüğüm fotoğraftaydı.
Mira’nın gülüşü.
Sırtımdaki elleri.
Sonra o düşünceyi kafamdan uzaklaştırdım. Bugün bunu düşünmeyecektim.
En azından deneyecektim.
Bölüm etkileşimi
