Bölümler 14Şu an: 7.Bölüm
- 1 Giriş1.453 kelime
- 2 1.Bölüm2.405 kelime
- 3 2.Bölüm1.480 kelime
- 4 3.Bölüm2.006 kelime
- 5 4.Bölüm4.369 kelime
- 6 5.Bölüm4.278 kelime
- 7 6.Bölüm2.752 kelime
- 8 7.Bölüm3.054 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 8.Bölüm1.294 kelime
- 10 9.Bölüm1.491 kelime
- 11 10.bölüm919 kelime
- 12 11. Bölüm1.009 kelime
- 13 12.Bölüm974 kelime
- 14 13.Bölüm1.303 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Odanın kapısını açtığımda beklediğim görüntü tam karşımdaydı.
Ellerinin arasındaki basketbol topuyla oynayan Arven...
Kafamı hafifçe araladığım kapıdan içeri sokup beni fark etmesini bekledim. Öyle de oldu. Anında beni fark etti.
Gözlerini toptan çektiği gibi gözleri benimkilerle buluştu. Kendimi kapının arkasından çıkarıp içeri girdim.
“Geç kaldın.” Elimle iki yapıp bir gözümü kırptım. “Sadece iki dakika.” Başını iki yana salladı. “Yedi.” Ellerimi arkamda birleştirip bedenimi bir ileri bir geri salladım.
Sırtımdaki çantayı hemen piyanonun yanına, yere bıraktım. Artık piyanoyu çalarken tereddüt etmiyordum. Son alıştırmalarımı yapmak adına piyanonun başına oturdum.
Ben çalarken bu sefer melodime eşlik eden bir ses daha vardı. Yere çarpıp duran bir basketbol topu. Defalarca aynı parçayı çaldım. Defalarca top sert zeminde sekti.
Parmaklarımı bir yerden sonra durdurdum. Odada tek yankılanan ses, topun sesi olmuştu. Gözlerimi bir saniye bile olsun toptan ayırmadım. Aklımda tek bir soru dönüp duruyordu.
“Eğer kazanırsam bu odada yine onun topunun sesi dolar mıydı?” Yarın ön lisans sınavı vardı. Bu düşünce bile vücudumdaki adrenalini yükseltmeye yetiyordu ama bir tarafım hiç bu durumdan memnun değil gibiydi.
“Mira?”
“Ha?”
“Neye daldın öyle? Kaç defa seslendim ama duymadın.”
Elindeki topu sektirmeyi bırakmıştı.
“Pardon. Bir an notalarla alakalı bir şey düşünürken dalmışım.”
Rahatlamış gibi derin bir nefes aldı. Sonrasında kafasını sallayıp telefonundan saatine baktı. “Antrenmana gitmem gerekiyor.” Anladığımı belli etmek üzere bu sefer ben başımı salladım.
Odadan dışarı çıkarken el sallamayı unutmadı. Ben de arkasından el salladım. Yeni bir nota kâğıdı çıkardım.
Yeni bir melodi bulmuştum kendime.
Piyanoyu çalarken aynı zamanda notaları kâğıda döktüm. Yeni melodinin nasıl biteceğini bilmiyordum; tıpkı yarının nasıl biteceğini bilmediğim gibi. Bir süre sonra parmaklarım tuşların üzerinde durdu.
Yazdığım notalara bakıp birkaç saniye düşündüm. Bazı yerleri değiştirdim, sonra tekrar çaldım. İlk hâli kulağıma güzel gelmemişti. Birkaç nota daha ekledim.
Bu sefer oldu.
En azından bana göre.
Kâğıdı önümde düzelttim ve baştan sona bir kez daha çaldım. Melodi odanın içinde dolaşırken az önceki huzursuzluğum da biraz olsun dağıldı.
Birkaç dakika boyunca yarını düşünmedim.
Sadece çaldığım notalara odaklandım.
Sonunda piyanonun başından kalkıp notlarımı toparladım. Merdivenleri ikişer ikişer çıkıp koridorda ilerledim. Sınıfın kapısına geldiğimde iki kez hafifçe tıklattım.
“Gel.”
İçeri girince Deniz’in yanına oturdum. Uyuyordu. Saçlarını birkaç kez okşadım. Kampta bütün uyku düzenini altüst etmişti. Eski hâline dönmesi biraz zaman alacağa benziyordu.
Çantamı açıp defterimi çıkardım. Derse odaklanmaya çalıştım ama aklım sürekli başka yerlere kayıyordu. Önümdeki boşluğa bakarken kalemimi elime aldım. Farkında olmadan defterin kenarına küçük daireler çizmeye başladım.
Bir tane.
Sonra bir tane daha.
Kalem elimde hareket ederken aklım yine ertesi güne gidiyordu. Defterin neredeyse hiçbir yerinde boş alan kalmamıştı. Hocanın anlattıkları bir kulağımdan giriyor, diğerinden çıkıyordu.
Elimdeki kalemi önüme fırlatır derecede bir sertlikle bıraktım.
Deniz hâlâ uyuyordu. Saçları yüzünü kapatıyordu. Olabildiğince nazik hareketlerle saçlarını kulağının arkasına ittirdim.
Sıranın üstünde birleştirdiğim kollarımın üzerine başımı, Deniz’e dönük olacak şekilde bıraktım. Şu an her şeyden çok bursu kazanmak istiyordum.
Ben de gözlerimi kapattım. Rahatlamaya ihtiyacım vardı. Camdan güneşin ışığı yüzüme vuruyordu. Rahatsız
ediciydi ama kalkmaya mecalim yoktu. Yarın ne olacağını yarın görecektim. En azından bu geceyi bununla uğraşarak geçirmek istemiyordum.
Deniz olduğu yerde kıpırdanmaya başladı. Gözlerini araladığında ilk beni görünce gözleri kocaman açıldı. Olduğu yerde doğrulup esnedi.
“Yine Arven’le müzik odasındaydın, değil mi?” Omuzlarımı indirip kaldırdım. “Sen de Ege’yle birlikteydin, doğru mu?” Gözlerini devirip güldü. Kafasını tekrardan sıranın üstüne bıraktı.
“Madem yatacaksın, neden kalktın az önce?”
“Esneyesim geldi çünkü.”
Zilin sesini duyunca sıradan kalktım. Tuttuğum gibi Deniz’i çekiştirmeye başladım. Bizimkiler kesin kantine gitmişlerdir bile.
“Bir ayılsaydım ya.”
“Ege’yi görmek istemiyor musun yoksa?”
“Ne alaka be?”
Arkama dönmeden bile yanaklarının kızardığına emindim.
Merdivenlerden inerken sürekli, “Mira, düşeceğim,” diye söyleniyordu. Umursamadım. Arka kapıdan çıkıp kantine kadar sürükledim.
Kantinin önüne gelince kolunu bıraktım.
İçeri girdiğimizde bizimkileri görünce onlara doğru ilerlemeye başladık.
Gözüme bir detay takılmıştı ama. Emir ve Kaan’ın arasındaki iki sandalye boştu. İkisini de birbirinden uzak oturtmuşlardı. Boş sandalyelere oturduk.
“Mira, derse yetişebildin mi?”
“Evet.”
“İyi.”
Deniz yanımda gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
“Siz böyle hep birbirinize hesap mı veriyorsunuz?”
Bir Arven’e, bir Deniz’e baktım.
“Hayır.”
Aynen der gibi elini havada salladı.
Gözlerim Deniz’in yanındaki Kaan’a kaydı. Oturduğum yere içli içli bakıyordu. Yanımdaki Emir’e de baktım. O da Deniz’in oturduğu yere içli içli bakıyordu.
“Siz niye böyle bakıp duruyorsunuz?” Cevabını biliyordum. Yine de sormak istemiştim. Beklediğim gibi Emir’den acıklı bir cevap geldi.
“Hiç sorma. Kaan’ımı elimden aldılar.” İkisi de birbirine acıklı acıklı bakmaya başladı. Ege araya girdi. “Sevgililer bile sizin kadar özlemiyordur birbirlerini.” Emir’in bundan geri kalmaya hiç niyeti yoktu.
“Göreceğiz seni de sevgili yapınca, Ege Bey.” Ege alaycı bir şekilde kaşını kaldırdı. Deniz de bu hâllerine gülüp Emir’e döndü. “Siz kesin Kaan’la yapışık bir şekilde döneceksiniz.”
Emir hiç düşünmeden masanın diğer ucundaki Kaan’a elini uzatmaya çalıştı. Aralarındaki mesafe buna izin vermeyince Kaan da gülerek elini ona doğru uzatıp yardım etti.
“Tabii ki de Kaan’ıma yapışıp gideceğim.”
“Daha şimdiden başladınız.”
“Özledim çocuğu.”
“Sadece beş dakikadır ayrı oturuyorsunuz.”
“Beş dakika da uzun bir süre.”
Gözlerimi ikisinin üzerinden çekip masaya çevirdim. Önümüzdeki şeylere bakarken gözüm şeftalili jelibon paketine takıldı.
Regl olduğum için canım çekmişti.
Elimi pakete uzattım. Tam uzanacakken paket önümde biraz daha yaklaştı. Başımı kaldırdığımda Arven’in elini geri çektiğini gördüm.
“Al.” Pakete baktım, sonra ona. “Sen yemeyecek misin?”
“Bir tane alırım.” Başımı sallayıp paketi kendime doğru çektim. İçinden bir tane çıkarıp ağzıma attım. “Teşekkür ederim.” Arven sadece başını sallayıp önündeki konuşmaya döndü.
★
Uyuyamıyorum.
Hava turunculaşmaya başlamıştı. Sınava daha saatler vardı.
Uykuya bir daha dalmayı denedim.
Dalamadım.
Yataktan kalkıp masama ilerledim. Defalarca düzenlediğim dosyanın kapağını açtım. Notaları bir kez daha gözden geçirmeye başladım.
Parmaklarım da masanın üzerinde sessizce hareket ediyordu. Sağ elimdeki parmakları sırayla oynatıyor, bazı geçişleri zihnimde tekrar ediyordum.
Birkaç ölçü ilerledikten sonra durdum. Aynı yere yine dönmüştüm.
Orası.
Dün çalışırken iki kez takıldığım pasaj. Parmaklarımı masanın üzerinde bir kez daha hareket ettirdim.
Bu sefer daha yavaş.
Sonra bir kez daha.
Ve bir kez daha.
Notalara bakarken aslında parçayı değil, nerede hata yapabileceğimi düşünmeye başladığımı fark ettim. Oflayıp kafamı geriye doğru attım. Parmaklarımı saçlarımın arasına geçirdim.
“Kafayı sıyıracağım vallahi, en son o olacak.” Alnımı hafif darbelerle ritmik şekilde masaya vurmaya başladım. En son bunun çok acı verdiğine karar verdim.
Saat daha yediydi. Kulaklığımı alıp biraz yürümeye karar verdim. Sınava daha vardı. Birkaç saat boyunca aynı notaların başında oturup kendimi daha fazla germenin bana hiçbir faydası olmayacaktı.
Sandalyeden kalkıp kulaklığımı komodinin üzerinden aldım. Telefonumu da cebime atıp odadan çıktım. Yurdun duvarları bile şu an beni daraltmaya yetiyordu. Nefes almak istiyordum. Başka bir şey değil.
Kapıdan çıkarken güvenliğin yanındaki masada duran çıkış kağıdına adımı ve çıkış saatimi yazıp görevliye uzattım.
Havanın nemi yüzüme vuruyordu. Ben daha yaz gelmeden yazdan bıktım şahsen. Geldiğimde yapış yapış olacağıma emindim.
Kulaklığımı takıp telefondan rastgele bir şarkı açtım. Ne dinlediğime bile bakmadım. Yeter ki kafamın içindeki seslerden biraz daha yüksek olsun.
Etrafı incelemeye başladım. Çoğu dükkan daha açık bile değildi. Trafik yoğundu. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Adımlarımı sahil kenarına yönelttim.
Şuan bana en iyi gelebilecek şeylerden biriside kesinlikle denizdi. Kimse için bir şey ifade etmeyen deniz, benim için her zaman biraz daha farklı olmuştu.
Ne zaman kafamın içi fazla kalabalıklaşsa kendimi denizin karşısında buluyordum. Dalgaların kıyıya vurup geri çekilmesini izlemek, düşüncelerimin de aynı şekilde dağılıp gitmesini sağlıyordu sanki.
Sahil kenarına ulaştığımda kumun üzerine kendimi bırakmıştım. Yaz ayı geldiğini çok net belli ediyordu. Sabah saat erken saatleriydi ama hava o kadar nemli ve sıcaktı ki insanı baymaya yetiyordu.
Kulaklığımda çalan şarkıyı hâlâ değiştirmemiştim.
Şarkının ne olduğunu bilmiyordum bile. Belki de bugün bilmem gereken tek şey buydu.
Şarkının ne olduğunu, sınavın nasıl geçeceğini, sonucunun ne olacağını... Hiçbirini şu an düşünmek istemiyordum. Sadece birkaç dakika boyunca hiçbir şey yapmadan oturmak istiyordum.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey bir çözüm değil, kafasının içindeki bütün seslerin biraz olsun susmasıydı.
Karşımda uzanan denize baktım. Kampta burada saatlerce oturmuştum.
Arven’le.
Düşüncelerim yine ona kayınca istemsizce gülümsedim. “Harikasın Mira.” Dün bütün günümün sonunda bile onu düşünmeyi başarabiliyordum.
Başımı geriye yasladım. Arven’in söyledikleri geldi aklıma. Bazen ne kadar uğraşırsan uğraş, yine kaybediyorsun.
Saatin yaklaştığını fark ettiğimde kalkıp üstümü silkeledim. Yurda kadar gelirken etrafta bir kaç kafeyi gözüme kestirmiştim. Gözüme çok estetik geldiği için daha sonra gelmek için adlarını aklıma yazdım.
Yurda döndüğümde yapış yapış olmuştum. Odaya kendimi attığım gibi duşa girdim. Soğuk su gerilmiş
kaslarıma iyi gelmişti. Hızlı bir duşun ardından hazırlanıp yurttan bir kere daha çıktım. Telefonumdan adresi bir kez daha kontrol edip hızlı adımlarla otobüs durağına doğru yürümeye başladım.
Otobüs gelince hemen cam kenarında bulduğum boş yere oturdum. Kulaklıklılarımı takıp kendimi kendimden bile soyutladım.
★
Okulun bahçesinde birçok öğrenci vardı. Tüm hepsinin sınav için gelmediği belliydi. Üstlerinde okulun üniformaları vardı. Birbirlerinin kulaklarına bir şey fısıldaşıp duruyorlardı.
Adımlarımı hızlandırıp okulun içine girdim. Okulun girişindeki okul krokisinden gideceğim odayı bulup adımlarımı ona göre yönlendirdim.
Koridorlarda ilerledikçe etrafımdaki sesler biraz daha azalmaya başladı. Bahçedeki kalabalık geride kalmıştı. Burada daha çok sınava gelen öğrenciler vardı.
Elimdeki dosyaya baktım.
Notalarım hâlâ içindeydi.
Sanki birkaç dakika sonra bana hiçbir şey olmayacakmış gibi duruyorlardı.
Keşke ben de onlar kadar sakin olabilseydim.
Odayı bulduğumda kapının önünde birkaç öğrenci olduğunu gördüm. Kimi elindeki notalara bakıyor, kimi gözlerini kapatmış sessizce oturuyordu.
Ben de boş bulduğum sandalyelerden birine oturdum.
Dosyayı kucağıma bıraktım.
Açmadım.
Açarsam yine çalışmaya başlayacağımı biliyordum. Bir ölçüye bakıp diğerine geçecek, sonra bir yerde durup “Burada hata yaparsam?” diye düşünmeye başlayacaktım.
Bugün artık çalışacak bir şey kalmamıştı. En azından benim için. İçeriden bir çocuk çıktı. Yüzünden anladığım kadarıyla elenmişti. Gözleri doluydu ama gözünden bir damla yaş bile akmadan kendini tutarak koridorda ilerledi.
Çocuğu gören herkes daha çok gerilmişe benziyordu. Dosyalarını daha sık kontrol etmeler, parmaklarını daha hızlı hareket ettirmeler...
“Ayça!”
Yanımda oturan kız ayaklanıp kapıdan içeri girdi. Benim sınav saatime çok bir şey kalmamıştı. Büyük ihtimalle o kızdan sonraki girecek olan kişi bendim.
Elimdeki dosyayı daha sıkı kavradım. Bu sınav tüm geleceğimi etkileyecekti. İlk yarıdan elenmek istemiyordum. Sınavın zor olduğunu biliyordum. Geç girerek bir hata yaptığımı da. Son sene girmek isteyenler için ne kadar katı ve sert olduklarını biliyordum. Haklılardı da.
Ben kendimi hazır hissedememiştim. Yetersiz görmüştüm burası için kendimi. Yine de denemek istiyorum. En büyük hayalim için bir kere bile olsa...
Ben düşüncelerim içinde boğulurken kız kapıdan çıktığı gibi herkes ona bakmıştı. Kız daha gireli iki dakika bile olmamıştı. Stresten hata yapmış olmalıydı. Göz yaşları yanaklarının üstünden kayıp yere düşüyordu.
“Mira!”
Yerimden kalkıp hemen içeri attım kendimi. Odada sadece 4 jüri vardı. Işıklar sadece tek bir yeri aydınlatıyordu. Piyanoyu... Stresimi azaltmak için nefes alıp verdim.
Piyanonun başına geçip jürilere baktım. “Hazır mısın?” Jürilerden birisi elindeki dosyayı inceliyordu. Benim dosyam olmalıydı. Bugüne kadar katıldığım her şey, başarımlarım ve daha bir çok şey yazıyordu.
“Evet” sesim hiç olmadığım kadar sakin çıkmıştı. Piyanonun başına oturup parmaklarımı tuşların üzerine yerleştirdim. İlk notaya basmadan önce gözümün önüne piyanonun karşında oturmuş Arven’in görüntüsü geldi.
“Bazen ne kadar uğraşırsan uğraş, yine kaybediyorsun.”
Haklıydı.
Belki de bu yüzden bu kadar korkuyordum. Aylarca çalışmış, saatlerce aynı tuşların başında oturmuş, hata yaptığım her notayı yeniden çalmıştım. Ama bütün bunların sonunda yine de kaybedebilirdim.
Belki de kaybetmekten korkmuyordum. Asıl korktuğum şey, kendimi piyanonun karşısında yeterli görememekti.
Düşüncelerimi kafamdan atıp önümdeki tuşlara odaklandım. İlk notaya baktığımda çıkan ses tüm odayı doldurmuştu.
Jüriler tüm dikkatleriyle beni dinliyordu. Umursamadım. Parmaklarımın tuşların üzerinde gezmesine izin verdim. Son notada çaldıktan sonra oturduğum yerden kalkıp jürilere bakmaya başladım.
Baştaki jürinin yüzünde minik bir gülümseme yakalamıştım ama hemen yüzünü geri geri ciddileştirdi. Boğazını temizledi. Hepsi birbiriyle konuşuyordu. Sonra bana dönüp “Yarın ki burs sınavında görüşürüz. Saat sana haber verilecek.” dediler.
Birkaç saniye olduğum yerde kaldım. Burs sınavı. Yani...
Geçmiştim. İçimde tuttuğum nefesi yavaşça bıraktım. Az önce fark etmeden sıktığım parmaklarımı gevşettim.
Bütün o stresin ardından hissettiğim şey büyük bir sevinç değildi. Daha çok, uzun zamandır taşıdığım ağır bir yükün birkaç dakikalığına omuzlarımdan kalkması gibiydi.
Henüz bitmemişti. Hatta asıl sınav şimdi başlıyordu. Ama en azından ilk engeli aşmıştım.
Dosyamı alıp kapıya doğru ilerledim. Koridora çıktığımda içeride bekleyen öğrencilerin bakışları üzerime çevrildi. Az önce gözyaşlarıyla çıkan kız hâlâ aklımdaydı.
Onun aksine yüzümde bir gülümseme vardı. Çok büyük değildi. Ama vardı. Telefonumu cebimden çıkarıp saate baktım.
Arven.
Aklıma gelen ilk isim oydu. Bir an durup kendi kendime güldüm. Sınavı geçmiştim ve benim aklıma gelen ilk şey gidip bunu ona anlatmaktı.
Telefonumun ekranını açıp mesajlarımıza girdim. Parmaklarım klavyenin üzerinde birkaç saniye bekledi. Sınavdan ona bahsetmeli miydim emin değildim açıkçası.
Ben vardığımda büyük ihtimalle okul çıkışı veya birkaç
saat sonrasına denk gelecekti. Parmaklarımı klavyenin üzerinde hızlıca gezdirdim.
Okul çıkışında antrenmana kalacak mısın?
Mesajın gönderildiğini gördüğümde telefonu cebime koydum. Birkaç saniye sonra tekrar çıkardım.
Okumuş muydu?
Ekrana baktım.
Görüldü.
Ama cevap yoktu.
Telefonu tekrar cebime koydum. Birkaç adım attıktan sonra yeniden çıkardım. Hâlâ cevap vermemişti. “Tamam Mira, sakin ol.” Kendi kendime söylenip telefonumu bu kez gerçekten cebime koydum.
Otobüs durağına yaklaşırken okulun nerede olduğunu bir kez daha kontrol ettim. Haritada görünen mesafe gözüme olduğundan daha uzun geliyordu.
Tam otobüs durağında beklemeye başladığım sırada telefonum titredi. Arven’di.
Arven: Kalacağım. Neden?
Mesajı birkaç saniye boyunca izledim.
Parmaklarım yeniden klavyenin üzerinde durdu. “Sonra söylerim.” Gönderdikten hemen sonra pişman oldum. Birkaç saniye geçmeden yeni bir mesaj geldi.
“İyi misin?” İstemeden gülümsedim. “İyiyim.” Bu sefer
cevap vermesi uzun sürmedi. “Emin misin?” Başımı iki yana salladım. Telefonun ekranına bakarken yüzümdeki gülümsemeyi engelleyemiyordum.
“Eminim.” Telefonu kapatıp cebime koydum. Otobüsün geldiğini gördüğümde ayağa kalktım. Sınavdan bahsetmemiştim. Ama bugün Arven’i görecektim. Şimdilik bunun bana yetmesine izin verdim.
★
Okulun spor salonuna yaklaştıkça gerginliğim artıyordu. Sonra söylerim demiştim ama söylemek konusunda pek emin değildim.
Tribünlere giden kapıdan içeri girdim. Arven’i izleyebilmek için en ön sıraya geçip oturdum. Bizim basketbol ekibi iki farklı grupta birbirine karşı oynuyorlardı.
Kaan ve Arven aynı takımdaydı. Ege ve Emir de diğer gruba katılmıştı. Hararetli bir maç olduğu belliydi. Koçun gözleri her bir oyuncusunu gözlemliyordu. Berabere giden maçı Arven’in takımındaki kumral bir çocuğun potaya topu atmasıyla kazanmıştı.
Grup kendi içinde sevinirken diğer grup yere yığılmıştı. İçerisi çok gürültülüydü. Yine de katlandım. Gözlerim Arven’e kitlenmişti.
Ona baktığımı fark etmiş olmalıydı ki elaları benim gözlerimi bulmuştu. Birkaç saniye boyunca birbirimize baktık. Dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme oluştu. Ben de istemsizce gülümsedim.
Tam o sırada koçun sesi salonun içinde yankılandı. “Tamam, yeter! Toparlanın.” Oyuncular sahadan çekilmeye başlarken koç elindeki tahtayı kapattı.
“Yarın aynı saatte burada olacaksınız. Bugünkü hatalarınızı tekrar görmek istemiyorum.” Takımdan birkaç kişi aynı anda söylenmeye başlayınca koç kaşlarını kaldırdı. “Bir sorun mu var?”
“Yok, koç.”
“Güzel. O zaman herkes dağılsın.”
Oyuncular yavaş yavaş dağılırken ben tribünlerden aşağı indim. Salondaki kalabalık da azalmaya başlamıştı. Arven’i beklemeye başladım. Herkes çıkmaya başlamıştı. Ege, Kaan ve Emir çıkmıştı. Bana el sallayıp yol üstünde küçük bir sohbet ettiler.
Onlarda gittiğinde ben hâlâ bekliyordum. Tam Arven’i arayacakken kapıdan çıktı. Yüzündeki gülümseme büyümüştü. “İki dakika geç kaldım.” Başımı iki yana salladım.
“Yedi.” Yaptığımız göndermeyle ikimizde gülmeye başladık. Elindeki sporcu çantasını omzuna attı. Saçları ıslaktı. Geç kalmasının nedeni buydu sanırım. İkimizde yavaş adımlarla ilerlemeye başladık.
Söylemek istediğim çok şey vardı ama nasıl anlatacağımı bilmiyordum. Okulun içine girdiğimizde ikimizde müzik odasına doğru ilerlemeye başladık.
“Bana söyleyeceğin bir şey vardı.” Kaçışım buraya kadarmış. “Evet.” Bedenimi ona doğru döndürdüm ama gözlerimi yerden kaldıramadım.
“Bugün bir sınava girdim.”
“Denemeye mi?”
“Hayır.”
“O zaman ne sınavı?”
“Konservatuar ön lisans sınavı.”
“Bugün müydü?”
“Evet.” Bir süre ikimizden de bir ses gelmedi. Göz ucuyla baktığımda gözlerindeki hayal kırıklığını gördüm. Yine de bana bir şey söylemedi.
“Peki nasıl geçti.” Onca sessizlikten sonra benden hesap sormasını beklemiştim ama bunun yerine sınavın nasıl geçtiğini mi soruyordu gerçekten? Yüzümü buruşturup sorusunu “Gerici.” diyerek cevap verdim.
“Geçtin mi?” Kafamı salladım. Yüzünde bir gülümseme oluşmuştu. “Bana neden söylemedin?” Soruyu duyduğum anda gözlerimi ondan kaçırdım.
“Bilmiyorum.”
“Bilmiyorsun?” Omuzlarımı hafifçe kaldırdım.
“Söylemek istedim ama… Sonra söylerim dedim.”
“Bana mesaj attığında da söyleyebilirdin.”
“Biliyorum.”
“Peki neden söylemedin?” Bu kez ona baktım. “Çünkü sana bunu bir mesajla açıklamayı değil de yüz yüze konuşarak söylemek istedim. Bir de...” Bir an duraksadım. Cevap verebilmem için beni acele ettirmedi. “...kaybetmekten korktum.”
“Ama geçtin öyle değil mi?”
“Sayılır.”
“Sayılır mı?”
“Yarın burs sınavı var.” Biraz düşünüyormuş gibi yaptı. “Şöyle düşün en azından ilk aşamayı geçtin öyle değil mi?” Doğru geçmiştim ama bu ikinci sınavı da geçebileceğim anlamına gelmiyordu.
Arven hafifçe gülümsedi ama gözlerindeki endişe ve
hayal kırıklığı kaybolmamıştı. “Bana söyleyebilirdin, Mira.”
“Biliyorum.”
“Ben seni daha fazla germek istemem. Ama yanında olmamı istiyorsan, neyle uğraştığını bilmem gerekiyor.” Bu kez cevap veremedim. Çünkü haklıydı. Tekrar yürümeye başladık.
Müzik odasının önüne gelince anahtarı çıkardım. İçeri girdiğimizde oda biraz havasız kaldığını fark edince hemen pencerelere yöneldim.
İçeri temiz hava girince derin bir nefes çektim ciğerlerime. Omuzlarımdaki yükü biraz da alıp götürmüştü sanki.
Arven her zamanki yerine geçmemişti bu sefer. Piyanonun üstüne iki kolunu yaslamış beni bekliyordu. Piyanonun karşısına oturdum. Arven tüm hareketlerimi izliyordu.
“Evet sana özrüm için ne çalabilirim.”
“Hep çaldığın melodiyi. O melodiyi sınava çalışmak için mi çalıp duruyordun?” Başımı iki yana salladım. Bu melodiyi normalde kendimi rahatlatmak için çalardım ama Arven’le tanıştığımdan beri hep bu melodiyi çalar olmuştum.
“Hayır.”
“Emin misin?”
“Evet.” Arven birkaç saniye sessiz kaldı. “Peki neden bu melodiyi?” Omuzlarımı hafifçe kaldırdım.
“Eskiden kendimi sakinleştirmek için çalardım.”
“Eskiden?”
“Evet.”
“Şimdi?” Bakışlarım istemsizce ona kaydı. “Şimdi de sakinleştiriyor.” Arven bir şey söylemedi. Sadece başını hafifçe sallayıp piyanonun üzerindeki ellerini çekti.
Ben de önüme döndüm. Parmaklarımı tuşların üzerine yerleştirdim. İlk notaya bastığım anda oda yeniden melodinin sesiyle doldu. Bu melodiyi ilk öğrendiğimde sadece birkaç dakikalığına bile olsa kafamın içindeki düşünceleri susturabildiği için seviyordum.
Sonra Arven hayatıma girmişti. Ve fark etmeden, onu her gördüğümde bu melodiyi çalmaya başlamıştım. Belki de bazı şeyler insanın hayatına sessizce yerleşiyordu.
Ne zaman başladığını fark etmiyordun bile.
Telefonuma gelen bildirimle parmaklarımı tuşların üzerinden çektim. Odanın içine yayılan melodi, bir anda kesilince birkaç saniye boyunca sessizliğin içinde kaldım. Telefonumu piyanonun üzerinden alıp ekrana baktığımda okuldan gelen mesajı gördüm. Sınavın saati açıklanmıştı. Yarın, sabah sekizde.
Ekrana birkaç saniye boyunca öylece baktım. Sanki saat orada yazmıyormuş gibi tekrar okudum. Sekiz.
Yaklaşan bir sınavın yalnızca bir saatten ibaret olmadığını artık biliyordum. Bazen tek bir saat, aylarca verilen emeğin karşısına dikilebiliyordu.
“Senin sınavınla alakalı mı?” Arven’in sesi düşüncelerimi böldü. “Evet.”
“Ne olmuş?” Cevap vermek yerine telefonu ona doğru çevirdim. Piyanonun üzerine biraz daha eğilerek ekrana baktı. Mesajı baştan sona okuduktan sonra hiçbir şey söylemeden doğruldu.
Elini cebine atıp telefonunu çıkardı. Ekranında birkaç kez parmağını gezdirdi. “Ne yapıyorsun?” Sorumu duyunca gözlerini telefondan ayırmadan cevap verdi.
“Alarm kuruyorum.” Kaşlarımı hafifçe çattım. “Neden?” Bu kez başını kaldırdı.
Yüzünde, az önce maçta gördüğüm o rahat ifadeden eser yoktu. Sanki benim için çok sıradan bir şey söylüyormuş gibi sakince konuştu.
“Çünkü yarın yanında ben de olacağım.” Bir an ne
diyeceğimi bilemedim. Gözlerim tekrar piyanonun tuşlarına kaydı.
Yarın sabah sekizde sınava girecektim. Hâlâ korkuyordum. Hâlâ midemin içinde düğümlenen o tanıdık hissi taşıyordum. Hâlâ ya olmazsa diye düşünüyordum.
Ama ilk kez bu düşüncelerin arasına başka bir şey karışmıştı. Sabah okulun kapısından içeri girerken yalnız olmayacaktım.
Arven alarmını benim için kurmuştu. Belki de bazen insanın ihtiyacı olan şey, korkusunun tamamen ortadan kalkması değildi. Korkarken yanında birinin olduğunu bilmekti.
Bölüm etkileşimi
