Bölümler 14Şu an: 2.Bölüm
- 1 Giriş1.453 kelime
- 2 1.Bölüm2.405 kelime
- 3 2.Bölüm1.480 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 3.Bölüm2.006 kelime
- 5 4.Bölüm4.369 kelime
- 6 5.Bölüm4.278 kelime
- 7 6.Bölüm2.752 kelime
- 8 7.Bölüm3.054 kelime
- 9 8.Bölüm1.294 kelime
- 10 9.Bölüm1.491 kelime
- 11 10.bölüm919 kelime
- 12 11. Bölüm1.009 kelime
- 13 12.Bölüm974 kelime
- 14 13.Bölüm1.303 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İki defa ertelediğim alarmın süresi dolmuş olacak ki aynı sinir bozucu melodi üçüncü kez odanın içinde çalmaya başladı.
Yorganın altında biraz daha kalabilmek için gözlerimi sıkıca kapattım.
Beş dakika.
Sadece beş dakika daha.
Alarm susmuştu.
Ben de tekrar uykuya dalmıştım.
Ta ki komodinin köşesine kafamı çarpana kadar.
“Ah!”
Elimi alnıma götürüp gözlerimi açtım. Diğer elimle komodinin üzerinde titreyen telefonu aradım. Ekranı açtığımda gördüğüm saat, uykunun geri kalan bütün kırıntılarını da kafamdan silip attı.
08.17.
Bir anda yataktan doğruldum.
“Geç kaldım!”
Dersin başlamasına on üç dakika vardı.
Okula ulaşmam ise iyi ihtimalle on beş dakika sürüyordu.
Yorganı üzerimden atıp yataktan kalktım. Ayaklarım yere değer değmez odanın soğukluğu tenime yayıldı. Perdenin arasından sızan sabah ışığı odanın içine yumuşak bir turunculuk bırakmıştı. Normalde bu saatte güneşin böyle vurmasını severdim.
Bugün fark edecek vaktim bile yoktu.
Masaya doğru ilerlerken gözüm önceki geceden kalan dağınıklığa takıldı.
Notalar.
Her yerdeydiler.
Bazıları dosyanın dışına taşmış, bazıları masanın kenarına kadar sürüklenmişti. Birkaçının köşesi bükülmüştü. Elime aldığım ilk sayfayı düzeltirken diğerlerini de toparlamaya başladım.
Ne kadar acelem olursa olsun notaları öylece çantaya sıkıştırmak içime sinmiyordu.
Her birini düzeltip dosyanın arasına yerleştirdim.
Tam dosyayı kapatırken dün olanlar yine aklıma geldi.
Koridor.
Yere dağılan notalar.
Ve o çocuk.
İstemeden durdum.
Alt tarafı birine çarpmıştım.
Hepsi buydu.
Bir insanla birkaç saniyelik bir karşılaşma neden bütün gece aklımda dönüp dururdu ki?
Saçmalama, Mira.
Dosyayı çantama yerleştirdim.
Onu bir daha göreceğinin garantisi bile yok.
Çantayı tek omzuma geçirip odadan çıktım.
Okulun bahçesine girdiğimde arkamdan tanıdık bir ses yükseldi.
“Mira!”
Daha dönmeye fırsat bulamadan üzerime bir ağırlık bindi. Bir an dengemi kaybettim.
“Deniz!”
“Günaydın!”
Kollarını boynuma dolamıştı.
“Neden mesajlarıma bakmadın? Aramalarımı da açmadın.”
“Telefonum sessizdeydi.”
Deniz kollarını çözüp karşıma geçti.
“Gözlerime bakarak tekrar söyle.”
Bir an sustum.
Telefonum sessizde değildi.
Sadece dün gece çalışırken o kadar uzun süre ekrana ve notalara bakmıştım ki Deniz'in aramalarını fark ettiğimde saat çoktan ilerlemişti.
“Telefonum gerçekten sessizdeydi.”
Deniz gözlerini kıstı.
“Yalan söylüyorsun.”
“Deniz...”
“Alındım.”
Elini kalbinin üzerine koyup yüzünü buruşturdu.
“Gücendim.”
İstemeden güldüm.
“Gerçekten kırıldım Mira.”
“Tamam, özür dilerim.”
“Bu kadar kolay affedemem.”
“Derse geç kalıyoruz.”
Bir anda koluna girdim ve onu okula doğru çekmeye başladım.
“Bir dakika! Mira, kolum!”
“Yürü.”
“Sen gerçekten beni öldürmeye çalışıyorsun.”
“Geç kalırsak ikimizi de öğretmen öldürecek.”
“Benim suçum ne?”
“Benimle konuşmaya başladığın anda dersin başlamasına üç dakika vardı.”
Deniz birkaç saniye sustu.
“Bu biraz benim suçum olabilir.”
“Biraz değil.”
Merdivenleri ikişer ikişer çıkmaya başladım. Çantam omzumdan kayıp duruyordu. Birkaç kez arkamdan geçen öğrencilere çarptım.
“Özür dilerim.”
“Pardon.”
“Çok özür dilerim.”
Deniz arkamdan yetişmeye çalışırken nefes nefese kaldı.
“Mira, yavaşla. İlk derse yetişeceğiz diye ilk yardım odasına düşeceğiz.”
Tam sınıfın kapısına birkaç adım kalmıştı ki zil çaldı.
Deniz başını kaldırıp tavana baktı.
“Bitti.”
“Daha yeni başlıyoruz.”
Kapıyı açıp içeri girdik.
Birkaç kişi bize dönüp baktı.
Deniz hiç istifini bozmadan sıraya doğru yürüdü.
“Bütün sınıf bize bakıyor.”
“Çünkü bağırarak girdin.”
“Ben bağırmadım.”
“Deniz.”
“Tamam, biraz bağırmış olabilirim.”
Yerimize oturduğumuz anda öğretmen içeri girdi.
Deniz sandalyesine yaslanıp bana doğru eğildi.
“Bu arada sana anlatacağım çok önemli şeyler var.”
“Ders bitince.”
“Çok önemli.”
“Tamam.”
“Çok ama çok önemli.”
“Deniz.”
“Tamam sustum.”
Sustuktan yaklaşık yirmi saniye sonra sıraya kafasını koydu.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
Bir gün gerçekten bu kız yüzünden başıma bir şey gelecekti.
Dersin ortasında kapı hafifçe tıklandı.
“Affedersiniz hocam.”
Sınıftaki herkes başını kapıya çevirdi.
Selin Hoca kapının önünde duruyordu.
“İyi dersler.”
“Hoş geldiniz.”
“Öğretmenim, Mira'yı birkaç dakikalığına alabilir miyim?”
Kalemim elimde kaldı.
Deniz hemen dirseğiyle koluma dokundu.
Kaşlarını kaldırmıştı.
“Acaba yeni konser mi?”
“Bilmiyorum.”
Selin Hoca kapının önünden çekildi.
“Odamda bekliyorum Mira.”
“Tabii hocam.”
Defterimi kapatıp ayağa kalktım.
Deniz kolumu tuttu.
“Geldiğinde kantine iniyoruz.”
“Tamam.”
“Hayır, gerçekten açım.”
“Tamam dedim.”
“Bir de sana anlatacağım dedikodular var.”
“Ders çalışırken mi?”
“Hayır. Kantinde.”
Elimi kolundan çekip sınıftan çıktım.
Koridor, sınıfın aksine oldukça sessizdi. Derslerin başlamasının üzerinden çok geçmemişti. Kapıların ardından öğretmenlerin sesleri geliyor, arada bir bir öğrencinin sandalyesini çektiği duyuluyordu.
Pencerelerden içeri giren güneş zeminin üzerine uzun ışıklar bırakmıştı.
Selin Hoca'nın odasının önüne geldiğimde iki kez kapıyı tıklattım.
“Gel.”
Kapıyı açtım.
Selin Hoca masasında oturuyordu.
Beni görünce karşısındaki koltuğu işaret etti.
“Otur, Mira.”
Kapıyı kapatıp karşısına geçtim.
Nedenini bilmiyordum ama içimdeki huzursuzluk giderek büyüyordu.
Selin Hoca masanın üzerindeki dosyayı önüne çekti.
“Son zamanlarda nasıl hissediyorsun?”
Sorusunu beklemiyordum.
“İyiyim.”
Birkaç saniye yüzüme baktı.
“Gerçekten mi?”
Cevap vermeden önce gözlerimi kaçırdım.
“Evet.”
Selin Hoca dosyayı açtı.
“Peki derslerin?”
Bakışlarım dosyaya kaydı.
Notlarım.
Son birkaç haftadaki sonuçlarım.
Hepsi önümdeydi.
“Biraz düştü.”
“Biraz mı?”
Sessiz kaldım.
“Farkındasın, değil mi?”
Başımı salladım.
“Evet.”
“Peki neden?”
Parmaklarımı birbirine geçirdim.
“Çalışıyorum.”
“Bunu biliyorum.”
Sesindeki sakinlik, savunmamı daha başlamadan bitirmişti.
“Piyano çalıştığını da biliyorum. Hatta son zamanlarda eskisinden daha fazla çalıştığını biliyorum.”
Başımı kaldırdım.
“Benim için önemli.”
“Biliyorum.”
“Burs sınavı yaklaşıyor.”
“Onu da biliyorum.”
Selin Hoca dosyadaki bir sayfayı çevirdi.
“Fakat önümüzde bundan önce halletmen gereken başka bir şey var.”
Kaşlarım çatıldı.
“Ne?”
“Okulun dönem sonu akademik değerlendirmesi.”
Bir an sustum.
Tamamen unutmuştum.
Selin Hoca bunu yüzümden anlamış olmalıydı.
“Unutmuşsun.”
“Hayır... Sadece...”
“Son haftalarda piyanoya ve konservatuvar hazırlığına o kadar yoğunlaştın ki dersleri ikinci plana attın.”
Başımı önüme eğdim.
“Bu sınav burs sınavın değil. Ama önemsiz de değil.”
Dosyayı bana doğru çevirdi.
“Sonuçların, dönem değerlendirmene girecek. Akademik durumun belirgin biçimde düşerse bu ileride karşına çıkabilir. Bursunun devamlılığı için gereken şartları da düşünmelisin.”
Boğazım kurudu.
“Yani bursumu kaybedebilirim.”
“Şu anda böyle bir şey söylemiyorum.”
Selin Hoca'nın sesi yumuşadı.
“Sadece dikkat etmeni istiyorum. Henüz hiçbir şeyi kaybetmiş değilsin. Ama böyle devam edersen bazı şeyleri aynı anda yürütmek zorlaşacak.”
Bakışlarım dosyanın üzerindeki sayılara takıldı.
Bir tarafta piyano.
Diğer tarafta dersler.
Ve ikisinin arasında sıkışan geleceğim.
“Ben piyanoyu bırakamam.”
Bu cümle ağzımdan düşünmeden çıkmıştı.
Selin Hoca'nın yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.
“Bırak demiyorum.”
Sonra ellerini masanın üzerinde birleştirdi.
“Sadece bir süreliğine denge kurmanı istiyorum. Önümüzdeki değerlendirmeyi ciddiye al. Sonrasında istediğin kadar çalışırsın. Konservatuvar hazırlığına da devam ederiz.”
“Peki ya yetişemezsem?”
“Yetişeceksin.”
“Bilmiyorum.”
“Senin en büyük problemin de bu zaten.”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
“Her şeyi aynı anda kusursuz yapmak istiyorsun.”
Cevap veremedim.
Çünkü haklıydı.
Selin Hoca ellerime baktı.
Parmak uçlarımda hafif kızarıklıklar vardı. Bileklerimi son birkaç gündür daha sık esnetmek zorunda kalıyordum.
“Ellerin de yorulmuş.”
Ellerimi hemen kucağıma çektim.
“Bir şey yok.”
“Biliyorum. Ama yine de dinlenmeyi öğrenmen gerekiyor.”
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra Selin Hoca bana doğru uzanıp ellerimi avuçlarının arasına aldı.
Başparmağı elimin üzerinde hafifçe gezindi.
“Senin için ne kadar önemli olduğunu biliyorum, Mira. O yüzden senden vazgeçmeni istemiyorum. Sadece kendini tüketmeden devam etmeni istiyorum.”
Başımı yavaşça salladım.
“Tamam.”
“Güzel.”
Ellerimi bıraktı.
“Şimdi sınıfına dön. Bugün biraz daha derslerine odaklan.”
Kapıya doğru yöneldim.
Tam çıkacakken arkamdan tekrar seslendi.
“Mira.”
Döndüm.
“Bu sınav senin geleceğine karar vermeyecek.”
Birkaç saniye sustu.
“Ama geleceğini kurarken bazı şeyleri ihmal etmemeyi öğrenmen gerekiyor.”
Başımı salladım.
“Anladım hocam.”
Odadan çıktığımda koridor yine sessizdi.
Ama bu kez o sessizlik bana biraz daha ağır geliyordu.
Öğle arasında Deniz'le kantine indiğimizde ilk yaptığı şey elindeki tepsiyi masaya bırakmak oldu.
“Pazartesi sendromunu hâlâ atamadım üstümden.”
Karşısına oturdum.
“Sabah merdivenleri koşarak çıkarken sendromun kalmadı bence.”
“Ben spor yapmak için yaratılmadım.”
“Belli.”
Deniz çatalıyla tabağındaki yemeği karıştırdı.
“Bu arada sana söyleyeceğim şeyi unuttum.”
“Ne?”
“Dün gece okulun sayfasında bir şey paylaşılmış.”
“Ben görmedim.”
“Zaten görseydin şimdi böyle sakin oturmazdın.”
Telefonunu cebinden çıkarıp birkaç kez ekrana dokundu.
Sonra telefonu bana doğru çevirdi.
İlk bakışta ne olduğunu anlamadım.
Sonra fotoğrafı gördüm.
Bir anda elimdeki çatal havada kaldı.
Fotoğrafta ben vardım.
Ve yanımda...
O çocuk.
Koridorda yere saçılan notaları topladığımız an.
İkimiz de aynı kâğıda uzanmıştık.
Bakışlarımız birbirimize dönüktü.
Fotoğrafın altında yüzlerce yorum vardı.
Deniz sırıtıyordu.
“Bir de yorumlara bak.”
Ekranı aşağı kaydırdı.
“Yeni çift mi geliyor?”
“Piyanist kız ve basketbolcu çocuk çok iyi olmuş.”
“Bunlar kesin sevgili olacak.”
“Birbirlerine nasıl bakıyorlar öyle?”
Telefonu elimden düşürmemek için sıkıca tuttum.
“İnsanlar gerçekten kafayı yemiş.”
Deniz kahkaha attı.
“Valla fotoğrafa bakınca ben de biraz anlıyorum.”
“Deniz.”
“Ne?”
“Bir daha konuşma.”
“Tamam.”
İki saniye sustu.
“Adı ne?”
Gözlerimi kapattım.
“Bilmiyorum.”
“Basketbolcu olduğunu biliyorsun ama.”
“Üzerinde forma vardı.”
“Yakışıklı da.”
“Deniz.”
“Tamam sustum.”
Telefonu önüne çektim.
Fotoğrafa tekrar baktım.
İnsanlar birkaç saniyelik bir anı alıp kendi kafalarında bambaşka bir hikâyeye çevirmişti.
Oysa benim için o an bundan ibaretti.
Bir çarpışma.
Yere düşen notalar.
Kısa bir bakış.
Hepsi buydu.
En azından öyle olduğuna inanmak istiyordum.
Telefonu Deniz'e geri uzattım.
“Hadi derse.”
Kantinden çıktığımızda bahçeye açılan koridorun sonuna geldik.
Tam merdivenlere yönelecekken dışarıdan gelen top seslerini duydum.
İstemeden başımı çevirdim.
Açık sahada basketbol takımı antrenman yapıyordu.
Kırmızı formalar güneşin altında uzaktan bile seçiliyordu.
Top bir oyuncunun elinden çıkıp diğerine geçti.
Sonra başka biri şut attı.
Çemberin demirinden gelen ses koridora kadar ulaştı.
Bakışlarım birkaç saniyeliğine sahada kaldı.
O sırada onu gördüm.
Dün fotoğraftaki çocuk.
Arven.
Adını Deniz söylemişti. Takım sayfasındaki paylaşımın altında gördüğüm isimlerden biri buydu.
Sahada topu elinde tutuyordu.
Bir anlığına başını kaldırdı.
Bakışlarımızın kesişip kesişmediğini bilmiyordum.
Ben çoktan gözlerimi kaçırmıştım.
“Geliyor musun?”
Deniz'in sesiyle kendime geldim.
“Geliyorum.”
Yanına yetişmek için adımlarımı hızlandırdım.
Sahadan gelen top sesleri arkamızda kaldı.
Önümüzde ders vardı.
Sonra değerlendirme sınavı.
Sonra burs.
Sonra konservatuvar.
Hayatımda bunlardan başka düşünmem gereken hiçbir şey yoktu.
Ve o çocuk...
Sadece koridorda çarptığım yabancı bir çocuktu.
Şimdilik.
Bölüm etkileşimi
