Gürültünün İçindeki Sessizlik kitap kapağı

4. bölüm / 14

3.Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 14Şu an: 3.Bölüm

Kan ter içinde kalmış bir hâlde koşunun son turunu tamamlamaya çalışıyordum. Salonun içine vuran güneş, havadaki sıcaklığı daha da ağırlaştırmıştı. Klima çalışıyordu ama sanki içerideki havaya ulaşamıyordu. Her nefes alışımda ciğerlerime sıcak bir hava doluyor, adımlarımı attıkça bacaklarımdaki ağırlık biraz daha artıyordu.
Son düzlüğe geldiğimde önümde yalnızca birkaç metre kalmıştı.
Tam o sırada arkamdan bir gürültü koptu.
Emir, koşunun son adımlarına doğru kendini dramatik bir biçimde yere bırakmıştı.
Kaan hemen durdu.
“Ben ölüyüm artık herhâlde.”
“Oğlum iyi misin?” Kaan'ın sesi gerçekten endişeli çıkmıştı. “Ambulansı arayalım mı?”
Emir başını güçlükle kaldırdı.
“Ambulanstan önce böyle tuzlu, sopsoguk bir ayran getirin bana.”
Takımdakilerin neredeyse tamamı, domino taşları gibi onun arkasına birer birer yığıldı.
Yalnızca ben ve Ege koşuyu tamamlayabilmiştik.
Ege kenarda duran havlusunu alıp yüzünü sildi.
“Yine abartıyor.”
İstemeden güldüm.
Ege de benim kahkahamı duyunca gülmeye başladı.
Tam o sırada düdük sesi salonun tamamını doldurdu.
Top sesleri yavaş yavaş kesildi. Herkes olduğu yerde durup sahanın ortasına baktı.
Koç kollarını göğsünün üzerinde birleştirmiş, bizi izliyordu.
Yüzündeki ifadeden birazdan yapacağı konuşmanın antrenmanın geri kalanından daha yorucu olacağını anlamak zor değildi.
Hepimiz birbirimize bakıp sahanın ortasına doğru yürümeye başladık.
Koçun etrafında yarım ay şeklinde dizildiğimizde bakışları tek tek üzerimizde dolaştı.
“Çocuklar,” dedi sonunda. “Size çok güzel bir haberim var.”
Kaan'ın yüzü bir anda aydınlandı.
“Yemeğe mi gidiyoruz?”
Salondan birkaç kıkırdama sesi yükseldi.
Emir ise kendini tutmadan kahkahayı bastı.
“Oğlum, senin aklın fikrin midende değil mi?”
“Ne yapayım?” Kaan omuzlarını kaldırdı. “Bu antrenman beni çok acıktırdı.”
Koç başını iki yana salladı.
“Hayır Kaan. Bu sefer sizi yemeğe götürmeyeceğim.”
Kaan'ın yüzündeki umut gözlerimin önünde söndü.
Koç birkaç saniye sustu. Sonra ellerini arkasında birleştirdi.
“Okulun kapanması antrenmanlarınızın bittiği anlamına gelmiyor.”
Takımdan homurtular yükseldi.
“Yazın yine buradayız. Hafta içi her gün bir saatlik antrenman yapacağız. Hafta sonları ise isteyen gelebilir.”
Emir başını geriye atıp iç çekti.
“Yaz tatili diye bir şey yok mu bizim için?”
“Yok.”
“Harika.”
Ege sakin bir sesle araya girdi.
“Bence mantıklı.”
Emir ve Kaan aynı anda ona döndü.
“Ya sen bir sus!”
İkisinin aynı anda bağırmasıyla salonda yeniden gülüşmeler yükseldi.
Koç bu kez gülümsemedi.
“Bakın çocuklar. Basketbol sadece top sektirmek, şut atmak ya da bireysel olarak iyi olmak değil.”
Herkesin dikkati ona döndü.
“Yeteneklerinizle ilk beşe girebilirsiniz. Çok iyi şut atabilirsiniz. Çok hızlı olabilirsiniz. Ama takım olarak oynamayı bilmiyorsanız bunların hiçbirinin anlamı kalmaz.”
Sözleri salonun içinde birkaç saniye asılı kaldı.
Kimse konuşmadı.
Haklıydı.
Basketbol, aynı formayı giydiğin insanlara güvenmekti. Bazen pas istemene bile gerek kalmadan topun nereye gideceğini bilmekti. Birinin savunmada nerede duracağını, ne zaman koşacağını, ne zaman geri çekileceğini düşünmeden anlayabilmekti.
Aynı takımda olmak, yalnızca yan yana oynamak değildi.
Birbirinin açığını kapatabilmekti.
“Önümüzde önemli bir dönem var,” diye devam etti koç. “Yaz boyunca eksiklerinizi kapatacağız. Bir sonraki maçta sahaya çıktığınızda bugün olduğunuz takım olmayacaksınız.”
Bakışları bir anlığına üzerimde durdu.
“Size güveniyorum.”
Sonra düdüğünü eline aldı.
“Bugünlük bu kadar. Dağılabilirsiniz.”
Takım bir anda hareketlendi.
Kimisi su şişesine uzandı, kimisi kendini olduğu yere bıraktı. Ben ise birkaç saniye olduğum yerde kaldım.
Koç yanımdan geçerken omzuma hafifçe dokundu.
Hiçbir şey söylemedi.
Sadece yürüyüp gitti.
Arkasından baktım.
Son maçtan beri üzerimde hissettiğim o ağırlığı o da fark etmiş miydi?
Muhtemelen.
Son şutu unutmak düşündüğüm kadar kolay değildi.
Herkes maçın bittiğini söyleyebilirdi.
Benim içinse o an hâlâ bitmemişti.
Ege yerde kalan topları toplamaya başladığında yanına gittim. Fazla düşünmeden iki topu yerden alıp sepete bıraktım.
“Yardım edeyim.”
Kısa bir bakış attı.
“Sağ ol.”
Bir süre sessizce topları topladık.
Sonra Ege konuştu.
“Son maçtan beri kendine çok yükleniyorsun.”
Elimdeki topu sepete bıraktım.
“Fark edilmeyecek kadar belli etmeye çalışıyordum.”
“Belli olmuş.”
Başımı ona çevirdim.
“Demek o kadar iyi saklayamamışım.”
Ege başka bir topu alıp sepete bıraktı.
“Bir maçı kaybetmiş olabilirsin.”
Sonra bana baktı.
“Ama kendini kaybetme.”
Cevap veremedim.
Sadece başımı hafifçe salladım.
Ege iki elini birbirine vurdu.
“Hadi. Herkes antrenmana.”
Emir hemen itiraz etti.
“Of kaptan ya!”
“Çok söylenmeyin. Sonra bana teşekkür edeceksiniz.”
“Bütün yaz antrenman mı yapacağız?”
“Bence bunun yerine yemeğe gitmeliydik.”
Dördümüz okulun bahçesindeki banklardan birine oturmuştuk.
Emir, oturacak yere kadar gelirken neredeyse her iki adımda bir “Ben bittim.” demişti. Kaan da onu gerçekten yaralanmış biriymiş gibi kolundan tutup taşımaya çalışıyordu.
İkisinin de bedeni antrenmandan yorulmuştu ama konuşmaya gelince enerjileri geri dönüyordu.
“Bence koçun yaptığı program gayet iyi,” dedi Ege.
Emir ile Kaan aynı anda ona baktı.
İkisi de Ege'yle tartışmanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyor olmalıydı.
Bu yüzden sustular.
En azından birkaç saniyeliğine.
Sonra Kaan mırıldandı:
“Açım.”
Emir başını salladı.
“Ben de.”
Ayağa kalkıp kantine doğru yürümeye başladık.
Daha birkaç adım atmıştık ki Emir elini karnına koydu.
“Galiba açlıktan bilincimi kaybetmek üzereyim.”
“On dakika önce de aynı şeyi söyledin.”
“Çünkü hâlâ açım.”
Kaan hemen araya girdi.
“Ben de.”
İkisi birbirine baktı.
Sonra aynı anda ciddi bir ifadeyle başlarını salladılar.
“Demek ki ciddi bir durum.”
İstemeden güldüm.
“Bence siz ikinizin midesiyle ayrı bir arkadaşlık kurması gerekiyor.”
Emir bana döndü.
“Arven, açlık şaka kaldırmaz.”
Kaan da hiç düşünmeden ekledi:
“Bilimsel olarak da kanıtlanmıştır.”
“Nerede kanıtlanmış?”
Kaan birkaç saniye düşündü.
“Bilmiyorum. Ama kesin vardır.”
“Ben de okumuştum,” dedi Emir.
“Neyi okudun?”
“Okumadım.”
Bu kez kahkaha atan bendim.
Bir süre sonra kantine ulaştık.
Yemeklerimizi alıp bir masaya oturduk. Kaan ve Emir birkaç dakika içinde tabaklarını neredeyse tamamen bitirmişti.
Ben kahvemi içerken onları izliyordum.
Son zamanlarda ilk kez bu kadar rahat güldüğümü fark ettim.
Belki de ihtiyacım olan şey buydu.
Bir süre hiçbir şeyi düşünmemek.
Tam o sırada Emir sandalyesinde geriye yaslandı.
“Bu arada…”
Hepimiz ona baktık.
“Hafta sonu boşuz.”
“Evet.”
“Denize gidelim.”
Kaan'ın yüzü anında değişti.
“Mangal da yaparız.”
“Olur.”
Emir bana döndü.
“Sen de geliyorsun.”
Cevabım daha ağzımdan çıkmadan belliydi.
“Hayır.”
Masada kısa bir sessizlik oluştu.
“Niye?”
“Çalışmam lazım.”
Emir kaşlarını çattı.
“Arven, son zamanlarda ne oldu sana?”
Kaan da başını salladı.
“Harbiden. Bir tuhafsın.”
Ege ise hiçbir şey söylemeden bana bakıyordu.
Sonunda konuştu.
“Son maçtan beri antrenmanda eskisinden daha fazla kalıyorsun.”
Bakışlarımı kahveme indirdim.
“Çalışmam lazım.”
“Biliyoruz,” dedi Ege. “Ama kendini bu kadar zorlaman seni daha iyi yapmayacak.”
Cevap vermedim.
Çünkü bunun doğru olduğunu biliyordum.
Emir biraz daha yaklaştı.
“Hadi. İstersen denize girme. Sadece gel.”
Başımı kaldırdım.
Üçü de bana bakıyordu.
Bir süre düşündüm.
Sonunda iç çektim.
“Tamam.”
Emir'in yüzü aydınlandı.
“Harbi mi?”
“Geleceğim.”
Kaan da masaya vurdu.
“İşte bu!”
İstemeden gülümsedim.
“Denize de gireceğim.”
Emir'in sevinç çığlığı bütün bahçede yankılandı.
Ertesi sabah alarm çalmadan önce uyandım.
Saat 07.30'du.
Son maçtan beri neredeyse her sabah böyle oluyordu.
Sanki güne ne kadar erken başlarsam o kadar fazla şey telafi edebilirmişim gibi.
Bir süre tavana baktım.
Sonra Ege'nin söyledikleri aklıma geldi.
Kendini bu kadar zorlaman seni daha iyi yapmayacak.
Belki de haklıydı.
Telefonum komodinin üzerinde titredi.
Ekranı açtığımda Emir'den peş peşe gelen mesajları gördüm.
Emir — 10 okunmamış mesaj
Mesajların çoğu yalnızca “Günaydın” kelimesinin farklı versiyonlarından oluşuyordu.
En alttaki mesaja geldiğimde durdum.
10 dakikaya aşağıdayım.
Mesajın gönderildiği saate baktım.
On dakika çoktan geçmişti.
“Hay siktir…”
Tam telefonumu bırakıyordum ki kapı çalmaya başladı.
Dün hazırladığım çantayı alıp kapıya yöneldim.
Kapıyı açtığımda üçü de karşımdaydı.
Emir kapıya öyle hızlı yüklenmişti ki kapıyı açmasam muhtemelen yüzünü kapıya geçirecekti.
“Bekleyin, giyinip geliyorum.”
Bunu söylememle Emir'in içeri girmesi bir oldu.
Kaan da arkasından girdi.
Ege ise kapının yanında ayakkabılarını düzgünce çıkarıp ikisine baktı.
Ben odama geçtim.
Üzerime mayomu geçirip tekrar salona çıktığımda Ege koltukta oturuyordu.
“Neredeler?”
Mutfağı işaret etti.
Soluma döndüm.
Tezgâhların arasından sesler geliyordu.
“Ne yapıyorsunuz siz?”
Kaan dolabı kapattı.
“Atıştırmalık arıyoruz.”
Emir hemen arkasından söylendi.
“Oğlum, senin evde niye hiç abur cubur yok?”
“Bilmem.”
İkisi de hayal kırıklığı içinde mutfaktan çıktı.
“Gidiyoruz.”
Emir ve Kaan birbirlerine baktı.
Sonra aynı anda kapıya yöneldiler.
Daha evden çıkmadan yarışmaya başlamışlardı.
Başımı iki yana sallayıp peşlerinden çıktım.
Araba sahile vardığında Emir kapı daha tam durmadan kendini dışarı atacakmış gibi davranıyordu.
Park eder etmez kapıyı açıp indi.
Kaan da hemen arkasından atladı.
Ben bagajı açarken ikisi çoktan telefonlarını çıkarmış, birbirinden saçma yüz ifadeleriyle fotoğraf çekmeye başlamıştı.
“Önce gelip yardım edin.”
İkisi de aynı anda homurdandı.
Ege, onları susturmanın yolunu biliyordu.
“Yardım etmezseniz mangal daha geç yanar.”
Birbirlerine baktılar.
Bir saniye sonra bagaja saldırdılar.
Eşyaları taşımak düşündüğümüzden kısa sürdü.
Ege her şeyi düzgünce yerleştirmeye çalışırken biz tişörtlerimizi çıkarıp kumların üzerine atmıştık.
Ege birkaç saniye bize baktı.
Sonra gözlerini kapattı.
“Bunu gerçekten yapmak zorunda mıydınız?”
Emir sırıttı.
“Ne yaptık ki?”
Ege cevap vermedi.
Bir anda üzerimize doğru koşmaya başladı.
“Kaçın lan!”
Hepimiz farklı yönlere dağıldık.
Sahilde attığımız kahkahalar birbirine karışıyordu. Ege birkaç dakika sonra bizi yakalayamayacağını anlayınca kendisi de gülmeye başladı.
Ama sonunda hepimizi tek tek yakaladı.
Tişörtlerimizin yanına sürükleyip gösterdi.
“Katlayın.”
Emir yüzünü buruşturdu.
“Bunun için mi koşturdun bizi?”
“Evet.”
Mecburen tişörtlerimizi katlamaya başladık.
Emir kendi tişörtünü buruşturup çantasına koymaya çalışırken Ege hemen fark etti.
“Tekrar.”
“Ya abi…”
“Tekrar.”
Kahkahalarımız yeniden yükseldi.
Emir bana döndü.
“Arven, çok gülme. Yedi yaşında altına yaptığın günü anlatırım.”
“Götün yiyorsa anlat. Ben de senin havuza atlayıp can simidine sarılarak ağladığın günü anlatırım.”
Emir'in ağzı açık kaldı.
“Sen bunu nasıl unutmadın lan?”
“Bazı şeyler unutulmuyor.”
Daha sözümü bitiremeden arkadan birinin beni ittiğini hissettim.
Bir sonraki saniye kendimi suyun içinde buldum.
Başımı sudan çıkardığımda Ege ile Kaan'ın yüzündeki sırıtışı gördüm.
“İkiniz…”
Devamını getiremeden üzerimize atladılar.
Emir de kaçmaya çalışırken yakalandı.
Kısa süre içinde kim kimi suya itiyor, kim kimi yakalamaya çalışıyor belli değildi.
Kahkahalarımız sahile yayılıyordu.
Bir süre sonra kumların üzerine uzandık.
Güneş tepeye yükselmişti.
Kaan bir anda doğruldu.
“Aga ben acıktım.”
Kimse dönüp bakmadı.
Artık alışmıştık.
“Ya neden bakmıyorsunuz?” diye söylendi. “Ben burada açlıktan ölüyorum.”
Emir kahkaha attı.
“Şaşırdık mı?”
Hepimiz yeniden güldük.
Bugün gülmekten yanaklarımın ağrıyacağını düşünüyordum.
Sonra aklıma müzik odası geldi.
O kız.
Kaşlarının arasındaki çizgi.
Ve söylediği şey.
Erken yaşta kırışıkların olacak.
İstemeden gülümsedim.
“Ben de acıktım. Hadi hazırlayıp yiyelim.”
Ege bana baktı.
“İşte beklediğim Arven.”
Kumların üzerinden kalktık.
Bir kez daha denize girip üzerimizdeki kumu temizledikten sonra mangalın yanına döndük.
Ege ve Kaan mangalla uğraşırken ben ve Emir masayı hazırlamaya başladık.
“Peçeteler nerede?”
“Çantada.”
Emir çantama baktı.
“Abi bu çocuk çantaya ev taşımış.”
“Her duruma hazırlıklı olmak gerekiyor.”
Peçeteyi buldu.
Masayı kurmayı bitirdiğimizde mangal hâlâ hazır değildi.
Emir için bu beklemek anlamına geliyordu.
Telefonunu çıkardı.
“Hadi bir fotoğraf çekilelim.”
Telefonunu elinde sallayarak yanımıza geldi.
Önce saçma fotoğraflar çekti.
Sonra birkaçını hikâyesine attı.
En sonunda düzgün bir fotoğraf için hepimizi yan yana dizdi.
“Şimdi adam akıllı durun.”
Fotoğraf çekildi.
Emir onu da hikâyesine ekledi.
Mangal hazır olduğunda hepimiz masaya oturduk.
Birkaç dakika boyunca kimsenin konuşacak hâli yoktu.
Herkes yemeğine odaklanmıştı.
Emir bir süre sonra telefonunu çıkardı.
“Olum şu poza bakın.”
Telefonunu masanın ortasına koydu.
Ekranda sabah çektiğimiz fotoğraflar vardı.
Hikâyeye gelen cevapları kaydırırken bir anda durdu.
“Lan…”
Kaan başını kaldırdı.
“Ne oldu?”
Emir telefonu biraz daha kendine yaklaştırdı.
“Bu bizim koçun zorla götürdüğü müzik şeyindeki kız değil mi?”
Telefonu bize çevirdi.
Ekrandaki fotoğrafı görür görmez içimde bir şey hareket etti.
Müzik odasının görüntüsü.
Piyanonun başındaki kız.
Parmaklarının tuşların üzerinde dolaşışı.
Ve o melodi.
Bir anda sanki yeniden oradaydım.
Salonun içindeki sesler kayboldu.
Telefon ekranındaki görüntü bulanıklaşmış gibi oldu.
Sadece piyanonun sesi kaldı.
Kaan elini yüzümün önünde salladı.
“Arven?”
Gözlerimi kırpıştırdım.
“Ne?”
“Yine daldın.”
Telefonu Emir'in elinden aldım.
Fotoğrafa bir kez daha baktım.
Adını bilmiyordum.
Onun hakkında bildiğim tek şey piyano çaldığıydı.
Ama nedense o birkaç dakikalık karşılaşma, günlerdir zihnimde kendine bir yer buluyordu.
Eve döndüğümde hava çoktan kararmıştı.
Üzerimde hâlâ denizin tuzu vardı.
Duşa girip çıktığımda günün yorgunluğu biraz olsun üzerimden kalktı.
Rahat bir tişört ve eşofman geçirip odama geçtim.
Yatağa uzandım.
Telefonumu komodinden aldım.
Emir yine boş durmamıştı.
Hikâyelerine gelen cevaplara bakarken istemeden güldüm.
“Harbiden manyak.”
Galeride aşağı doğru kaydırmaya başladım.
Fotoğraflar…
Videolar…
Sonra durdum.
Ekranda tek başına duran bir video vardı.
Ne takım arkadaşlarım vardı içinde ne de bugünden bir görüntü.
Videoyu açtım.
İlk birkaç saniyede neden çektiğimi hatırlamaya çalıştım.
Sonra piyano sesi duyuldu.
O melodiyi tanıdım.
Müzik odasında duyduğum melodiydi.
Videoyu ben çekmiştim.
Uzaktan.
Neden çektiğimi bilmiyordum.
Belki o an güzel geldiği için.
Belki de bir daha duymayacağımı düşündüğüm için.
Video sona erdi.
Ekran karardı.
Ama parmağım yeniden oynat tuşuna gitti.
Bir kez daha dinledim.
Sonra bir kez daha.
Odanın sessizliği giderek daha belirgin hâle geldi.
Gündüz sahildeki kahkahalar, koçun sesi, top sesleri… Hepsi geride kalmıştı.
Şimdi yalnızca o melodi vardı.
Telefonu yastığımın yanına bıraktım.
Gözlerimi kapattım.
Bir süre sonra tekrar açtım.
Melodi hâlâ çalıyordu.
Ve ilk defa, uzun zamandır kafamın içindeki düşünceler bu kadar sessizdi.
Belki de o gece beni uyutan şey bütün günün yorgunluğu değildi.
Bir melodiydi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

37okunma 12beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…