6. bölüm · Gizem

6. BÖLÜM

Naz ✨

- OTELDEKI GÜNLER -

Aynaya bakarak yanaklarimin anladim. Ne oluyordu? Neden yanaklarim böle kizarmaya bagladi? Anlamis degildim. Elimi yuzümü yikayip çiktim. Saçlarimi savurup saliverdim böle daha iyiydi.

*******

Saat 19:30 du. Emir dışarıdaydı. Bende hazırlanıp çıkıyordum.
Tam çıkarken kapıda karşılaştık elinde 2 tane anahtar vardi. Birini bana verdi digeri ondaydi.
Içeri girdi, arkama baktigimda ceketini çıkardı ve dolabına ilerledi.
Küçük çantamı alıp fermuarını açıp anahtarı içine attım.
Aşagıya indim.

İndiğimde hocamız konuşma yapıyordu. Kalabalığın arasından ilerleyip sessizce dinlemeye başladım.

Tam o sırada yanıma bir kız geldi. Boyu neredeyse benimle aynıydı. Esmer, dikkat çekici derecede güzel biriydi. Hafifçe gülümseyerek bana seslendi.

"Merhaba, Gizem."
Kısa bir an duraksadım.
"Merhaba... Kusura bakma, seni çıkaramadım."

"Elbette," dedi gülerek. "Ben Cemre. Tanıştığımıza memnun oldum."

"Memnun oldum."

Hocanın sesi arka planda devam ederken yan yana oturduk. Aramızda kısa bir sessizlik oldu ama garip bir şekilde rahatsız edici değildi. Cemre sıcak biriydi. Birkaç dakika sonra fısıltıyla konuşmaya başladık.

*********

Yemek saatiydi. Cemre'yle birlikte kantine geçip bir masaya oturduk. Tepsimi önüme koyup yemeğimi karıştırmaya başladım.

Tam o sırada çaprazımızdaki masaya Emir ve arkadaşları oturdu.

Onları fark etmemek imkânsızdı.
Gürültü yapmıyorlardı ama ortamın havası bir anda değişmişti.

Bir süre sonra Cemre kolumu hafifçe dürttü.
"Bu sana neden bakıyor?" diye fısıldadı.
Kaşlarımı çatıp başımı kaldırdım.
Gerçekten de bana bakıyordu.
Gözleri sabit, ifadesi okunamazdı. Ne gülümsüyordu ne de bakışlarını kaçırıyordu.

Hiçbir şey olmamış gibi önüme döndüm. Çatalımı tabağıma batırdım ama iştahım çoktan kaçmıştı.

Aradan on, belki on beş dakika geçmişti ki Cemre tekrar dürttü.

"Kalkıyorlar..."

Başımı hafifçe kaldırdım. Emir ve arkadaşları masadan kalkmıştı. İki çocuk yanımızdan geçip gitti. Ardından bir diğeri...

En son Emir.

Tam yanımızdan geçerken adımlarını yavaşlattı. Yanıma eğilmedi, bana dokunmadı. Sadece geçerken, alçak ama sert bir sesle konuştu.

"Ben gece geç gelebilirim. Beni bekleme, uyu sen Gizem. Kapıyı da kilitle. Kimseyi içeri alma."

Sanki yıllardır hayatımın içindeymiş gibi.
Sanki bana karışma hakkı varmış gibi.
Kalbim bir anlığına hızlandı ama başımı kaldırmadım. Cevap vermedim.

O ise hiçbir şey olmamış gibi yürüyüp gitti.

Masada kısa bir sessizlik oldu.

Cemre şaşkınlıkla bana döndü.
"Bu... neydi şimdi?"

Ben de aynı soruyu kendime soruyordum.

Cemre bana baktı ve sırıtmaya başladı.

"Oha ya..." dedi gözlerini kocaman açarak.

"Susana Cemreee!" dedim ama kendimi tutamayıp kıkırdadım.

İçimde hafif bir heyecan vardı ama belli etmemeye çalışıyordum. Biraz daha okulun içinde dolandık, gereksiz yere vakit uzattık. Sanki odama gidince düşüncelerimle baş başa kalmaktan kaçıyordum.

Sonunda saat neredeyse ona geliyordu.

Odama çıktım. Kapımı kilitledim. İçimde garip bir rahatlama oldu. Güvendeydim.

Üstümü değiştirdim, saçlarımı topladım. Aynadaki yansımama kısa bir süre baktım.

"Ben gece geç gelebilirim..."

Sesi hâlâ kulaklarımdaydı.

Başımı iki yana salladım.

"Saçmalama, Gizem," diye mırıldandım.

Ama kalbim... pek de saçmalamıyordu.

Siyah ve gri kısa eşofmanlarımı giydim. Üzerime tam oturmuştu. Rahattım... en azından öyle sanıyordum.

Tam yatağa uzanacakken telefonum çaldı.
Arayan Feyza hocaydı.

"İyi akşamlar Gizem."

"İyi akşamlar hocam."

"Gizemciğim, yarın kahvaltıdan sonra ses ve kore halinde size konserde ne yapacağınızı anlatacağım. Sabah kahvaltıda görüşürüz. Saat sekizde, geç kalmayın."

"Tamam hocam."

Telefonu kapattım.

Saat 23.00 olmuştu. Yatağıma uzandım. Odayı loş bir karanlık kaplamıştı. Gözlerim yavaş yavaş kapanırken Emir'in sesi yine zihnimin içinde yankılandı.

"Kapıyı kilitle. Kimseyi alma."

Kapıyı kilitlemiştim.

Uykuya dalmak üzereydim ki...

Bir ses.

Çok hafif.

Sanki kapı kolu oynatılmış gibi.

Gözlerimi açmadım önce. Rüyadır dedim. Yanlış duyuyorumdur.

Ama ses tekrar geldi.

Bu sefer daha net.

Kapı zorlanıyordu.

Kalbim aniden hızlandı. Yatağın içinde doğruldum. Birkaç saniye nefesimi tuttum. Ses devam ediyordu.

Yavaşça ayağa kalktım. Panduflarımı giydim. Ayaklarım buz kesmişti.

Kapıya doğru yürürken kalbimin sesi kulaklarımı dolduruyordu.

Kapının kolu aşağı yukarı iniyordu.

Biri ısrarla açmaya çalışıyordu.

Titreyen ellerimle anahtarı kavradım. Kilidi yavaşça çevirdim. Geri çekildim.

Bir anlık sessizlik oldu.

Sonra kapı aniden içeri doğru çekildi.

Anahtarla açılmıştı.

Gelen...

Emir'di.

Ama gördüğüm Emir, okulda gördüğüm o "Buz Çocuk" değildi.

Yüzü solgundu. Saçları dağılmıştı. Nefesi düzensizdi. Üzerinde kan mı vardı... yoksa gölge mi, anlayamadım.

Beni görünce duvara yaslandı.

"Bana dokunma..." dedi kısık ve sert bir sesle.

Ama o sertlik... güçten değil, tükenmişliktendi.

Duvar boyunca ilerlemeye çalıştı. Adımları dengesizdi.

"Emir—" diyecek oldum.

Bir anda dizleri çözüldü.

Ve gözlerimin önünde yere yığıldı.

"Emir... Emirrr!"

Yanına çöktüm. Ona dokunduğum anda ürperdim.

Tenine değdiğimde gerçekten buz gibiydi.
Soğuk. Taş gibi.

Başını zorla kaldırdı. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki nefesini hissedebiliyordum. Gözlerim gözlerine kilitlendi.

O mavi...

O kadar parlak, o kadar derindi ki teninin buz gibi soğukluğuyla aynıydı sanki.

Sonra fark ettim.
Bir koku vardı.
Keskin.
Boğucu.
Alkol kokusu.
"Emir... bana bak. Sen içtin mi?"

Göz kapakları ağır ağır kapanıp açılıyordu. Konuşacak hali yoktu. Sadece yavaşça başını salladı.

Evet.

İçmişti.

Ama bu sadece "biraz" içmek değildi.

Göz akları kızarmaya başlamıştı. Bakışları bulanıktı. Nefesi düzensizdi.

Onu yerden kaldırmaya çalıştım ama başaramadım. Ciddi anlamda ağırdı.

Sinirlenmiştim.

"Kalk Emir!" dedim dişlerimin arasından.

Bir kez daha denedim. Bu sefer kolunu omzuma aldım.

"Hadi Emir... hadi!"

Tüm gücümü toplayınca nihayet doğruldu. Yarı baygın hâlde ağırlığını bana verdi.

Zorlanarak banyoya götürdüm.

Ceketini çıkardım. Lavabonun kenarına yavaşça oturttum. Başını düşürmemesi için bir elim hep omzundaydı.

Soğuk suyu açtım.

Suyun sesi banyoda yankılandı.

Sonra hızlıca odadan çıktım. Telefonu elime aldım ve otelin gece servisini aradım.

"İki Türk kahvesi. Bol köpüklü ve şekerli olsun lütfen."

"Tamam hanımefendi, oda numarası?"

"12. kat, 1248."

Telefonu kapatır kapatmaz tekrar banyoya koştum.

Emir neredeyse kendinden geçmek üzereydi.
Üzerindeki tişört su damlalarıyla vücuduna yapışmaya başlamıştı. Omuzları düşmüş, başı öne eğilmişti.
Lavabodan avuç avuç su alıp yüzüne tutmaya başladım.

"Emir! Gözlerini aç."

Su yüzünden aşağı akarken kirpikleri ağır ağır titriyordu.

Yaklaşık on dakika sonra kapı çaldı.

Sipariş gelmişti.

Koşarak gidip kahveleri aldım. Masanın üzerine koydum.

Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu.

Bir yandan korkuyordum.

Bir yandan öfkeliydim.

Bir yandan da... neden bana geldiğini düşünüyordum.

Onca insan varken.

Neden benim kapımı çaldı?

Koşarak tekrar banyoya girdim.

Kendine gelmeye başlamıştı ama hâlâ zorlanıyordu.

"Gizem... Gi... Gizemm..."
Yanına çöktüm.
"Efendim Emir, buradayım. Bak, buradayım."
Gözleri yarı kapalıydı.
"İyiyim ben... sadece... havlu..."
Sesi çatallıydı. Yorulduğu belliydi. O güçlü, soğuk çocuk gitmişti. Yerine tükenmiş biri kalmıştı.

Hızla dolabın olduğu bölmeye gidip bir havlu aldım. Geri döndüm.

Yavaşça doğruldu, havluyu elimden aldı. Ben de o sırada suyu kapattım ve banyodan çıktım. Ona biraz alan vermek istedim.

Masaya geçtim. Kahvelerden birini elime aldım ama içemiyordum. Saat neredeyse dörde geliyordu.

Kalbim hâlâ hızlıydı.

Birkaç dakika sonra banyo kapısı açıldı.

Emir çıktı.

Belinde havlu vardı. Üstü çıplaktı. Omuzlarından hâlâ su damlıyordu. Göğsü hızla inip kalkıyordu.

Gözlerimi kaçırmam gerektiğini biliyordum ama kaçırmadım.

Çünkü iyi görünmüyordu.

Dolabına doğru ilerledi. Islanan kıyafetlerini kirliye attı bile. Ama adımları dengesizdi. Ayakta zor duruyordu.

Bu normal bir sarhoşluk değildi.

"Buna ne oldu?" diye geçirdim içimden. İçtiği şey ağır mıydı? Yoksa...

Dolabın önünde durdu. Eli kapakta kaldı. Başını hafifçe öne eğdi.

Döndü ve bana baktı.

Bir şey söylemedi.

Ama bakışından anladım.

Yardıma ihtiyacı vardı.

İstemese de.

Ayağa kalktım ve yanına gittim. Dolabı açtım. Beyaz bir tişört ve siyah bir eşofman çıkardım.

Sessizce uzattım.

Elim eline değdiği an hâlâ soğuktu.

Hiçbir şey demeden aldı. Banyoya geri girdi.

Kapı kapandı.

Beş dakika sonra tekrar çıktı.

Saçları hafif nemliydi. Üzerindeki beyaz tişört omuzlarına oturmuştu ama hâlâ solgundu.

Gözleri bu sefer daha açıktı.

Ama içinde başka bir şey vardı.

Öfke mi?

Korku mu?

Yoksa... bir karar mı?

Ve o an içimde garip bir his oluştu.

Bu gece bitmemişti.
"Gizem..."

Sesi bu sefer daha netti ama hâlâ yorgundu.

Hızla yanına gittim. Üzerini değiştirmişti ama alkolün etkisi hâlâ üzerindeydi. Gözleri ağır, hareketleri yavaştı.

Kolundan tutup yatağa doğru götürdüm. İtiraz etmedi.

Onu yatağa oturttum.

Bir an yüzüne baktım.

O soğuk, mesafeli, herkese tepeden bakan "Buz Çocuk" gitmişti.

Karşımda... huysuz bir çocuk vardı.

İstemeden kıkırdadım.

"Çok konuşuyorsun ama şu haline bak..." diye mırıldandım.

Kahveyi elime aldım ve ona uzattım.

İlk başta başını iki yana salladı.

"İstemiyorum..."

"İç." dedim bu sefer ciddi bir tonla.

Bana baktı.

Bir an için bakışları yumuşadı.

"Ver..."

Fincanı eline verdim. Yavaş yavaş içmeye başladı. Ellerinin hafif titrediğini fark ettim.

Bitirdiğinde başı yana düştü.

Kirpikleri ağırlaştı.

Ve birkaç saniye içinde uykuya yenildi.

Derin, düzensiz bir nefes alıp vermeye başladı.

Bir süre başında bekledim.

Gerçekten uyuduğuna emin olunca fincanı aldım. Banyodaki ıslak zemini sildim. Dağınık kıyafetleri topladım. Kapının kilidini tekrar kontrol ettim.

Saat neredeyse sabaha yaklaşıyordu.

Yatağın kenarında ona baktım.

Yüzü artık sakindi.

Ama neden bana geldiğini hâlâ bilmiyordum.

Işığı kapattım.

Onun yatması gereken koltuğa doğru ilerledim. Üzerime bir battaniye aldım ve uzandım.

Gözlerim kapanırken tek bir düşünce vardı aklımda:

Bu gece, bir şeyleri değiştirmişti.

Ve sabah olduğunda hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Sabah olmuştu.

Telefonumun alarmı susmak bilmiyordu. Üstüne bir de bildirimler... Sabah sabah en sinir olduğum şey.

"Of ya..." diye homurdandım.

Gözlerimi açtım. Esnedim, gerindim. Yüzüme çarpan güneş ışıkları o kadar hoştu ki bir an her şeyi unuttum.

"Hmm..." diye mırıldandım.

Koltuktan doğruldum.

Oda sessizdi.

Galiba sadece ben vardım. Emir gitmiş olmalıydı...

Tam bunu düşünürken banyodan gelen su sesini duydum.

Demek gitmemişti.

Yatağımı toparladım, dolaba yöneldim. Tam o sırada banyo kapısı açıldı ve Emir çıktı.

Saçları hafif nemliydi. Üzerinde siyah tişört, gri eşofman vardı. Sabah haliyle bile fazla düzgündü.

"Bana bak."

Uykulu gözlerle ona döndüm.

"Dün geceyi hatırlamıyorum..." dedi kaşlarını çatarak. "Ve... ben sana dün sarıldım mı?"

Bir an durdum. Sonra omuz silktim.

"Hayır, sarılmadın. Aksi halde çocuk gibiydin zaten. Sarsaydın oradaki bitkiyi görüyor musun? Onu kafanda parçalayabilirdim."

Gözlerini hafif kısarak baktı.

"Ciddiyim."

"Ben de." dedim.

Sonra devam ettim:

"Dün gece ne yaptığını da söyleyeyim mi? Kafan baya güzeldi. Banyoya soktum, soğuk su tuttum. Hem de baya tuttum, yalan yok. Sonra kahve söyledim odaya. İçtin. Ve benim yatağımda sızdın. Hepsi bu."

Dolaptan kıyafetlerimi aldım.

Kapıya yönelirken arkamı dönmeden ekledim:

"Ha bir de Emir... Feyza hoca aşağıda bizi bekliyor. Haberinin olsun."

"Tamam." dedi kısa bir şekilde.

Banyoya girdim. Duşun buharı ve sıcak su gerçekten iyi gelmişti. Dün gecenin ağırlığını üzerimden atmış gibiydim.

On beş dakika sonra çıktım.

Kısa elbisemi giymiştim. Saçlarımı kurutup hafifçe şekil vermiştim.

Odanın ortasında dururken Emir'in bana baktığını hissettim.

Başımı kaldırdım.

Gözlerinde o tanıdık parıltı vardı.

Ama bu sefer daha farklıydı.

Daha dikkatli.

Daha farkında.

Bakışını birkaç saniye üzerimde tuttu.

Ben ise hiçbir şey olmamış gibi çantamı aldım.

Aldırmamış gibi yaptım.

Ama kalbim...
Maalesef aldırmıştı.

Küçük çantamı onun yanından alıp kapıya yöneldim.

"Peşimden hızlıca gelmezsen Feyza hocanın gazabına uğrayacaksın." dedim.

Kapıyı açıp çıktım.

Arkamdan gelip gelmediğine bakmadım.

Koridorda Cemre'yi buldum. Birlikte aşağı indik. Tam masaya geçecektik ki telefonum titredi.

Feyza hocadan mesaj vardı.

Emir'i alıp bizimkilerle ilerleyin, ben şimdi geliyorum.

"Ben Emir'i nereden bulacağım şimdi..." diye mırıldandım.

Hemen aradım.

Cemre'ye de durumu anlattım ve masadan kalkıp ortaya doğru ilerledim.

O sırada onu gördüm.

Sarışın kız.

Emir'in takıntılısı.

O da etrafa bakınarak Emir'i arıyordu.

Tam o an Emir beni fark etti.

Göz göze geldik.

Hiç tereddüt etmeden bana doğru yürüdü.

Yanıma geldiğinde ikimiz de aynı anda konuşmaya başladık:

"Feyza hocanın—"

Durduk.

Birbirimize baktık.

Ben gülümsedim.

O ise anında o sert, mesafeli ifadesini takındı. Sanki az önce aynı cümleyi birlikte söylememişiz gibi.

"Hocanın yanına gidiyoruz." dedi kısa ve net.

Cevap vermemi bile beklemeden masaya doğru ilerledi.

Ben de arkasından yürüdüm.

Masaya oturduk. Sarışın kızın bakışlarını üzerimde hissediyordum. Özellikle Emir'in benimle gelmesini hazmedememişti.

Çayımdan bir yudum aldım.

Tam o sırada Feyza hoca geldi.

"Gizem ve Emir."

İkimiz de başımızı kaldırdık.

Ama bir şey vardı.

Hocanın yüzü solgundu. Göz altları çökmüştü. Gergin görünüyordu.

İçim sıkıştı.

Dayanamadım.

"İyi misiniz hocam?" diye sordum.

Emir de dikkat kesilmişti.

Feyza hoca derin bir nefes aldı.

"Çocuklar... size önemli bir şey söylemem gerekiyor."

Masadaki hava bir anda değişti.

Sarışın kız bile sessizleşmişti.

Ve içimde kötü bir his oluştu.

Bu sadece bir konser sabahı değildi.

"İyi değilim Gizem, her şey altüst oldu! Dansçılar hasta, ekipmanlar yetersiz, koreografi dökülüyor... Ne yapacağız?"

Derin bir sessizliğe gömüldüm. Zordu, hem de çok zor... Derken gözlerim masalar arasında dolaşmaya başladı. Bizimkileri gördüğüm an taşlar yerine oturdu. Aradığım cevap tam oradaydı.

Hocama dönüp gülümsedim: "Hocam, galiba bir yolunu buldum. Yarın için endişelenmeyi bırakın!"