22. bölüm · ELEMENTLERİN EFENDİSİ
22. Bölüm: Merhametin Bedeli ve Aşkın Karanlık Yüzü0
Dur Ateş! Yapma!" diye haykırdı Hava Leydisi, dizlerinin üzerine çökerek. Gözlerinden yaşlar değil, küçük rüzgar hortumları çıkıyordu. "O benim tek kızım, benim canım! Ne olur onu öldürme, onu karanlığa hapsetme!"
Ateş Lordu’nun gözlerindeki öfke, Hava Leydisi’nin bu çaresizliği karşısında bir anlık duraksadı. Ateş Lordu, eski dostuna bakıp kılıcını indirdi ve eğilip Hava Leydisi’ne sıkıca sarıldı. Bu, lordların asırlardır birbirine göstermediği bir yakınlıktı. O sırada Su Leydisi, Ateş’in bu şefkatli hareketini izlerken kalbinde tarif edilemez bir sızı hissetti; eski bir aşkın külleri miydi bu, yoksa sadece bir hüzün mü? Toprak Lordu ise Su’yun bu bakışını yakaladı. Elini nazikçe Su’nun omzuna koydu, gözleriyle "Ben buradayım" der gibi bakıyordu. Lordlar arasındaki bu dörtlü bakışma, Kule’nin en derin yaralarını deşti.
Mina, annesinin yalvarışları sayesinde infazdan kurtulmuştu ama ruhu kurtulmamıştı. Ayağa kalktığında üstü başı perişandı. Volkan’a döndü; gözlerinde hem derin bir nefret hem de hala sönmemiş, can yakan bir aşk vardı. "Beni o melez için mi sattın Volkan?" diye fısıldadı sessizce. Volkan, Mina’ya bakarken içindeki suçluluk duygusunu bastırmaya çalışarak sadece pişman ama buz gibi bir bakış attı. Mina bu bakışla birlikte arkasını dönüp karanlık koridorlara kaçtı; artık kulede bir mahkum değil, yaşayan bir hayaletti.
Öte yandan, Yasak Kayalıklar’ın ardındaki karanlık krallığında Kargos, aynasından Arel’i izliyordu. Binlerce yıldır kalbi buz tutmuş bu adam, Arel’in o son savaşta gösterdiği dik duruş ve altından süzülen şifa ışığı karşısında tuhaf bir sarsıntı yaşıyordu. "Bu sadece bir güç değil," dedi Kargos kendi kendine, parmaklarıyla aynadaki Arel’in yüzünü okşayarak. "Bu, karanlığın bile diz çökeceği bir saflık." Kargos, hayatında ilk kez birini yok etmek değil, ona sahip olmak ve onun tarafından sevilmek istiyordu. Bu his, onu her zamankinden daha tehlikeli ve daha güçlü kılıyordu.
Ertesi gün Kargos, Kule’nin kapılarına tek başına dayandı. Ancak bu sefer bir orduyla değil, muazzam bir enerji dalgasıyla gelmişti. Bastığı yerdeki taşlar anında kuma dönüşüyor, gökyüzü onun varlığıyla mora boyanıyordu.
Volkan ve Arel kapıya koştular. Volkan, Arel’in önüne geçerek kılıcını çekti. "Yine mi sen? Buradan sağ çıkamayacaksın!"
Kargos, Volkan’ı görmezden gelerek doğrudan Arel’e baktı. Sesi bu sefer bir savaşçının değil, bir aşığın tınısını taşıyordu. "Seni almaya gelmedim Arel, seni davet etmeye geldim. Benim yanımda, bu korkakların sana asla veremeyeceği bir tahtın olacak."
Volkan kükreyerek öne atıldı. "Kapa çeneni!" Ateş toplarını Kargos’a fırlattı ama Kargos elini bile kaldırmadan sadece bir bakışıyla ateşi havada dondurup un ufak etti. "Senin ateşin benim karanlığımın yanında sadece bir mum ışığı, küçük prens," dedi Kargos alayla.
Volkan ve Kargos arasında meydanda büyük bir kavga başladı. Volkan hırsla saldırıyor, her yeri yakıp yıkıyordu ama Kargos o kadar güçlüydü ki, Volkan’ın her darbesini bir çocuk oyuncağı gibi savuşturuyordu. Arel, iki devasa gücün arasında kalmıştı. Kargos, Volkan’ı bir darbeyle duvara fırlattıktan sonra Arel’e döndü:
"Görüyor musun? O seni koruyamaz. Ama ben... ben dünyayı senin ayaklarının altına serebilirim."
Arel, Volkan’ın kanlar içinde yerden kalkmaya çalışmasını izlerken ellerindeki suyun plazmaya dönüştüğünü hissetti. "Benim için savaşmayı bırakın!" diye bağırdı. Ama Kargos sadece gülümsedi ve elini şıklatarak Kulenin etrafında devasa, mor bir bariyer oluşturdu.
"Savaş başlamadı Arel," dedi Kargos, gökyüzüne doğru yükselirken. "Savaş, sen bana gelene kadar devam edecek."
Kule artık bir hapishaneydi ve Kargos’un Arel’e olan bu karanlık tutkusu, tüm ölümsüzlerin sonunu getirecek bir savaşı fitillemişti.
