EKSİK PARÇA kitap kapağı

11. bölüm / 11

EKSİK PARÇA

OZAN

Vaveyla Yazarı: Helin Demir

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: OZAN

Bazen zaman akışını durdurmaz, zaman doğrudan üzerinize yıkılır. Kulaklarımda uğuldayan cümleler ulaşması gereken yere ulaşamıyor gibi hissediyordum. Zamanda bir bükülme olmuştu, cümlelerin bana ulaşması asırlar sürüyor gibiydi.

Görüşüm kısa bir an bulanıklaştı. Zihnimin boş odaları, yedi yaşındaki Bade ve Ozan'ın sahnelerinin ucunu birleştirmeye çalışıyordu ama her bir detay buğuluydu.

"Dalga geçmeyi bırak..." diye mırıldandım, belli belirsiz.

Sesim bana bile ulaşmamıştı.

Ozan'ın söylediklerini aptal bir oyun olarak kabul etmek kaçış yolum gibi geliyordu. Doğru olamazdı.

Beynimdeki çarklar büyük bir gürültüyle dönmeye başladı. Zihnimdeki tilkilerin kuyruğunu birbirine bağlamaya çalışsam da her soru bir cevaba ulaşamadan yeni bir soru doğuruyordu.

Ben duygudan duyguya sürüklenirken Ozan sakince viskisini yudumluyordu. Gözlerini bir an olsun üstümden çekmeden, tek bir duygu belirtisi göstermeden.

"Bu yaptığı doğru değil," dedim, onun sessizliği beni adeta bin parçaya bölüyordu. "Üzüldüğüm bir konu hakkında dalga geçmen... Hiç doğru değil, Ozan."

Ozan'ın dudağının kenarı soğukça kıvrıldı. Elindeki viski bardağını birkaç kere salladı, ardından son bir yudum alıp sertçe masaya bıraktı.

"Sence dalga mı geçiyorum, Bade?"

Yüzündeki ciddiyet tokat gibi suratımda şakladı. Tam o an ensemden aşağı buz gibi bir ürperti indi.

"Sen... Sen gerçekten o musun?" Telaşla ayağı kalktım. "Peki nasıl? Nasıl oldu da biz aynı eve düştük? Sen en başından beri biliyor muydun? Kafayı yiyeceğim."

Odanın ortasında bir sağa bir sola dönmeye başlarken Ozan artık düşündüğüm kadar masum gelmiyordu. Yıllarca beni takip edip bu evi bilerek tutmuş olabilir miydi? Belki emlakçıya para teklif etmişti, ama neden?

Tüm bunları neden yapmıştı ki?

"Otur," dedi Ozan, dümdüz bir sesle. Adımlarım olduğu yerde çakılı kaldı. "Her şeyi anlatacağım."

"Seni neden dinleyeyim, Ozan?!" dedim hiddetle. Mideme minik sancılar girmeye başlamıştı. "Ruh hastası bir manyak mısın sen? Neyin peşindesin?"

"Bade."

"Ne?"

Ozan koltukta iyice arkasına yaslandı. Oldukça rahat görünse de bir bacağı farkında olmadan durduğu yerde sallanmaya başladı.

"Otur. Düşündüğün gibi değil, her şeyi anlatacağım."

Derin bir soluk verdim. Belki arkama bile bakmadan evden kaçıp gitmem gerekiyordu ama zihnimdeki bunca soruyla normal hayatıma devam edemezdim. Yemek yiyemez, gülemez, eğlenemezdim.

Odanın, Ozan'dan en uzak köşesine geçtim ve oturdum. Dizlerimi karnıma kadar çekip kollarımla etrafını sardım. Vücudum stresten titremeye başlamıştı.

"Önce şunu bil, bu evi bilerek falan tutmadım. Gerçekten ben de tıpkı senin gibi dolandırıldım ve seni kapının önünde görene kadar senin bu evi tuttuğunu bilmiyordum."

Gözlerim şokla açıldı.

"Beni görür görmez tanıdın mı?"

Ozan yalnızca başını salladı.

"Peki nasıl? Senelerdir beni gizli gizli takip mi ediyorsun?"

"Saçmalama..." İfadesi ilk defa öfkeli görünüyordu. "Seni neden takip edeyim? Senin İstanbul'da çalıştığın şirkette bir arkadaşım çalışıyor. Selin, aynı zamanda senin de yakın bir arkadaşın."

Gözlerim irileşti. Selin şirkete ilk başladığım günden beri en yakın arkadaşımdı. Tüm işleyişi ondan öğrenmiştim, aynı zamanda şirketi bugün olduğu hale getirmek için omuz omuza çalışmıştık.

Ama bana Ozan'dan bir kere bile bahsetmemişti.

"Ben birkaç kere iş yerine geldim ama ne tesadüftür ki sen hiçbirinde orada değildin," diye devam etti. "Sonra Selin'e İzmir'e taşınacağımı söylediğimde senden bahsetti. Sizin İzmir'de yeni bir ofis açacağınızı ve senin oraya transfer olacağını, üstelik senin daha önce İzmir'de yaşadığını ve oraları iyi bildiğini, şehir konusunda herhangi bir yardıma ihtiyacım varsa sana sorabileceğimi söyledi."

Uzun cümlesi bittiğinde ben hâlâ söylediklerini anlamlandırmaya, olayları birbiriyle bağlamaya çalışıyordum.

Ozan hafifçe öne eğilip, boş bardağına yeniden viski doldurdu.

"İsminin Bade olduğunu söylediğinde... Senin o Bade olabileceğini düşündüm. Çünkü senin aksine ben seni hiç unutmadım. Yalnızca seni değil; Yaren'i, Onat'ı, Çağrı'yı..."

Seslice yutkundum. Bu akşam arkadaşlarımla kafede otururken, unuttuğumuz kişiyi bulacağımı hatta o kişinin bana onu unuttuğumuz için gücenerek bakacağını asla tahmin edemezdim.

İstemsizce bakışlarımı kaçırdım ama Ozan bardağından bir yudum alıp devam etti.

"Selin'den rica edip sosyal medya hesabını açmasını istedim. Kızıl saçlarını gördüğümde... Aslında doğru tahminde bulunduğumu anladım ama emin olmak için arkadaş listene kısa bir göz attım. Yaren ve Çağrı yoktu ama Onat'ın ismini gördüğümde sen olduğunu anladım." Boşta kalan eliyle çenesini sıvazlamaya başladı. "O yüzden seni bu kapının önünde gördüğüm ilk an tanıdım."

Söylediklerini dinlerken ağzım hafifçe aralandı. Yirmi yıl boyunca birbirimizden habersiz yaşamış, farklı şehirlerde büyümüş, bambaşka hayatlar kurmuştuk. Sonra bir gün, hiç beklemediğim bir anda aynı evin kapısında karşılaşmıştık.

Üstelik ben onun kim olduğunu bile anlamamıştım.

Bu nasıl bir tesadüftü?

Hayatım boyunca böyle bir şeyin başıma geleceğini söyleseler inanmazdım. Çocukken birkaç ay boyunca aynı mahallede yaşadığım, adını bile hatırlayamadığım bir çocukla yıllar sonra aynı evi paylaşacağım aklımın ucundan bile geçmezdi.

Gözlerimi ondan ayırmadan bir süre daha düşündüm. Ardından aklıma takılan soru dilimin ucuna kadar geldi.

"Peki neden gördüğün ilk an bana söylemedin?"

Ozan'ın yüzündeki ifade değişti. Elindeki bardağı sehpaya bırakarak arkasına yaslandı.

"Çünkü yeterince kaotik bir an yaşıyorduk. Emlakçı ikimizi de dolandırmıştı, eşyalarımız sokak ortasında bekliyordu. Sen zaten sinirden delirmek üzereydin. O karmaşanın ortasında bunu söyleyemezdim."

Dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Tamam, haklısın." İstemsizce başımı salladım. "O an gerçekten de söyleyemezdin. Ama sonra? Koca bir hafta aynı evdeydik, Ozan."

"Başta söylemek için çeşitli yollar aradım. Seni korkutmak istemiyordum. Sonuçta yirmi yıldır görüşmediğin, doğru düzgün hatırlamadığın bir adamın karşına çıkıp çocukluk arkadaşın olduğunu söylemesi biraz tuhaf kaçabilirdi. Tıpkı şu an düşündüğün gibi benim sapık bir ruh hastası olduğumu düşünebilirdin."

Sessiz kaldım.

Ozan kısa bir nefes vererek devam etti.

"Zaten tam o sırada ev savaşlarımız başladı."

İstemeden yüzümü buruşturdum. Elektrik ve su meselesi, birbirimize yaptığımız türlü saçmalıklar gözümün önünden geçti. Bir haftadır aynı çatı altında geçirdiğimiz zamanı düşününce, Ozan'ın kim olduğunu söylemek için uygun bir an bulamamasını bir ölçüde anlayabiliyordum.

Yine de bu, her şeyi açıklamıyordu.

Ozan tam olarak tatmin olmadığımı duruşumdan ve bakışlarımdan anlamış olacak ki devam etti.

"Sonrasında..." diye başladı, ardından sustu.

Ozan başını kaldırıp gözlerimin içine baktığında içimde tuhaf bir sıkıntı hissettim. Sanki söyleyeceği şey, az önce anlattıklarından çok daha ağırdı.

"Sonrasında sen kavanozu hatırladın. Arkadaşlarını hatırladın." Dudaklarını birbirine bastırdı. "Ama beni hatırlamadın."

Bir anda ne diyeceğimi bilemedim.

Ozan'ın sesinde açıkça duyulmayan ama her kelimesinin altında hissedilen bir kırgınlık vardı. Bakışlarımı kaçırmak istedim, yapamadım.

"Ben de..." diye devam etti. "Kendimi hatırlatmamın senin hayatında bir şey değiştirmeyeceğini düşündüm."

İçimde tarif etmesi zor bir suçluluk hissi yükseldi. Ozan'ın söylediklerine verecek bir cevabım vardı belki ama kelimeler boğazıma düğümlenmişti. Onu hatırlamamıştım.

Aynı evde geçirdiğimiz bir hafta boyunca yüzüne bakmış, onunla tartışmış, hatta bazen birlikte gülmüştüm. Ama bir zamanlar hayatımızın bir parçası olan çocuğun karşımda durduğunu anlayamamıştım.

Tam konuşmak için ağzımı açmıştım ki Ozan elini kaldırarak beni durdurdu.

"Yaren'in babasının yanına gittiğinde gelmek istemedim. Belki Yaren'le orada karşılaşabiliriz diye düşündüm. Sen beni hatırlamamıştın ama belki aranızdan biri hatırlayabilirdi." Bir an duraksadı. "Bu yüzden söylememeyi tercih ettim. Eğer aranızdan biri hatırlamasaydı, yani bu akşam bana bundan bahsetmeseydin, sana yine söylemeyecektim."

Bakışlarını kısa bir süre benden uzaklaştırdı. Ardından yeniden yüzüme baktı.

"Açıkçası hatırladığınıza bile şaşırdım."

İçimdeki suçluluk daha da büyüdü. Ozan'ın karşısında ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Onu unutmuş olmamızın bir açıklaması vardı elbette ama bu, onun hissettiklerini değiştirmiyordu. Yine de kendimi toparlamaya çalışarak telaşla konuşmaya başladım.

"Çok küçüktük, Ozan. Yedi yaşındaydık. Sen de yanımızda uzun süre kalmadın. Yani... Seni hatırlamamamız normal."

Ozan'ın yüzünde acı bir gülümseme belirdi.

"Ben de yedi yaşındaydım, Bade. Ama ben her birinizi hatırlıyorum."

Söyledikleri karşısında sustum.

İçimdeki suçluluk hissine şimdi başka bir duygu daha karışmıştı. Adını koyamadığım, beni huzursuz eden bir kuşku... Ozan bizi nasıl bu kadar net hatırlıyordu? Aradan yirmi yıl geçmişti. Hepimiz büyümüş, kendi hayatlarımızı kurmuştuk. Üstelik onunla yalnızca birkaç ay geçirmiştik.

Ya biz hatırlamasak da ona kötü davranmışsak?

Ya çocuk aklımızla söylediğimiz, yaptığımız bir şey onu sandığımdan çok daha fazla kırmışsa?

Zihnimdeki silik anıları yeniden yokladım ama hiçbirine tam olarak ulaşamıyordum. Ozan'ın çocukluğunu hatırlayamıyordum. Yüzünü, sesini, birlikte oynadığımız oyunları... Hepsi birbirine karışmış, sislerin ardında kalmıştı.

Yutkundum. İçimde büyüyen korkuyla ellerimi birbirine kenetledim. Sormaya çekiniyordum. Vereceği cevabın beni daha da kötü hissettirmesinden korkuyordum ama bilmemek de içimi kemiriyordu.

"Ozan, inan bana, ben hiç hatırlayamıyorum ama..." Sesim giderek alçaldı. Gözlerimi ondan ayırmadan, korka korka sordum. "Biz seni üzecek veya kıracak bir şey mi yaptık?"

Ozan'ın bakışları ağır ağır beni buldu. Artık bir şey söylemesine gerek yoktu. Bakışları tonlarca ağırlıkta, binlerce söz söylüyordu.

"Yedi yaşındaki çocuklar ne kadar acımasız olabilirse, o kadar oldunuz." Alayla güldü. "Yine de hakkınızı yiyemem. Bana hiç kötü davranmadınız. Ama iyi de davranmadınız." Gözlerini gözlerime dikti. "Yanınızda bir eşya gibi taşıdınız ama hep yok saydınız. Ne fikrim soruldu, ne isteğim."

Gözlerimi hızla yumdum. Yaşadıklarımızı hatırlamasam da onu yanımıza ailelerimizin isteği üzerine dahil ettiğimizi hatırlayabiliyordum. O yüzden söyledikleri doğru olabilirdi... Bu ihtimal bir yük olup kalbime oturdu.

"Şu bahçede bulduğun kavanoz var ya Bade..." dedi Ozan, gözlerimi hızla açtım. "O kavanozu gömdüğünüz gün ben de yanınızdayım."

"Nasıl?" dedim hayretle. "Peki neden içinde sana ait bir şey yoktu?"

"Çünkü..." dedi Ozan, harfleri uzatarak. "O an yanımda koyabileceğim hiçbir şey yoktu. Eve gidip tasomu getirmeye teklif ettim ama görevliye yakalanmaktan korktunuz. O kadar bekleyemeyiz dediniz. Haklıydınız da..." dedi omuz silkerek. "Sonra sen bana dönüp söz verdin. Birkaç gün içinde yeniden bahçeye girip kavanoza tasomu bırakacağına söz verdin."

"Sonra ne oldu?" derken, kendimi sanki başrolü ben olmayan bir masal dinliyormuş gibi hissediyordum.

"Her gün tasomu yanıma aldım. Allah'ın her günü. Sana her gün sordum, bugün gidip bırakalım mı, diye. Ve sen her gün bıkmadan usanmadan aynı cevabı verdin."

"Ne?"

"Bugün değil, Ozan. Yarın bakarız."

Titrek bir nefes ağzımdan kaçtı.

"Siz benim o yaşımda edindiğim ilk arkadaşlarımdınız. Babam çok yeni ölmüştü, mahalledeki diğer çocuklar beni zorbalıyordu. Ama siz beni yanınıza almıştınız. Umutlanmıştım, diğerleri gibi normal bir çocuk olabileceğimi düşünmeye başlamıştım."

Cümlesini idrak edince olduğum yerde hafifçe öne eğildim.

"Baban mı?" Hızla başımı salladım. "Ama sen bana anne ve babam emekli doktor dedin. Öldüğünü hiç söylemedin."

Ozan rahatça omuz silkti.

"Öyle istedim. Bir sebebi yok." Ardından derin bir nefes verdi. "Neyse... Beni yanınıza aldığınızda her şey düzelir sandım ama siz beni yok saymaya devam ettiniz. İlk defa bir topluluğun parçası olabilmeyi başarmıştım ama o topluluk beni mecburen yanına aldıklarını her fırsatta belli ediyordu."

İtiraz etmek için dudaklarımı araladığımda Ozan yeniden eliyle beni durdurdu.

"Evet küçüktünüz, biliyorum. Şu an asla böyle bir şey yapmayacağınızı da biliyorum. Ama yedi yaşındaki Ozan bilmiyordu. Yedi yaşındaki Ozan her gün kırılıp, üzülüyordu." Ardından soğuk bir şekilde güldü. "Tabii ki her gün bu yaşadıklarımı düşünüp intikam planları falan kurmadım, eğer bundan korkuyorsan korkma," dediğinde ne diyeceğimi bilemez bir şekilde ona bakmaya devam ettim.

"Sadece, artık ne kadar kırıldıysam... İsimleriniz hafızamdan hiç gitmedi. Kavanoza koyamadığım tasoyu da senelerce sakladım." Bakışları derinleşti. "Ama sen, Bade... Sen hepsinden daha çok kırdın beni."

Oturduğum koltukta telaşla doğruldum.

"Neden?" dedim ona doğru adımlarken. "Ne yaptım? Yemin ederim hiç hatırlamıyorum!"

Sesim neredeyse ağlamaklı çıkıyordu. Ozan elindeki bardağı sertçe masaya bırakıp ayaklandı.

"Bu da başka akşamın konusu olsun. Belki sen de o zamana kadar düşünürsün."

Ardından yanımdan geçip gitti. Ozan'ın gidişini izlerken olduğum yerde kalakaldım. Kapının kapanmasıyla birlikte evin içine çöken sessizlik, zihnimdeki düşünceleri daha da gürültülü hâle getirdi.

Kendimi koltuğa bıraktım. Ellerimi yüzüme kapatıp derin bir nefes aldım. Ozan'ın anlattıklarını düşünmek istemiyordum ama aklım sürekli aynı yere dönüyordu. Yedi yaşındaki hâlimiz... Bahçedeki kavanoz... Bir türlü hatırlayamadığım o çocuk...

Gözlerimi kapatıp zihnimi zorladım. Onu hatırlamam gerekiyordu. En azından biraz olsun.

Ve sonra, anılar yavaş yavaş yerlerinden kıpırdamaya başladı.

Dondurma yediğimiz bir yaz günü geldi aklıma. Yaren, Çağrı, Onat ve ben... Hayır... Dört kişi değildik. Yanımızda biri daha vardı. Görüntüsü bulanık olsa da küçük bir çocuk sağımda oturuyordu.

Dondurmasını tutuşunu, arada bize bakıp gülümsemesini seçebiliyordum.

Ozan...

Bir başka anı belirdi zihnimde. Parkta koşuşturuyorduk. Hepimiz bir oyuna dalmış, kahkahalar atıyorduk. Ozan da yanımızdaydı. Diğerleri kadar rahat davranmıyordu belki ama o da gülüyordu. Biraz utangaç, biraz çekingen kahkahaları hâlâ kulaklarımın bir köşesinde saklı gibiydi.

Dudaklarım aralandı. Başımı kaldırıp boşluğa baktım.

Meğer son aylarda dört değil, beş kişiydik.

Zihnimi biraz daha zorladım. Gözlerimi kapatıp çocukluğuma ait anıları birer birer gözümün önüne getirmeye çalışırken, daha önce hiç hatırlamadığım bir görüntü belirdi zihnimde.

Yalnızca Ozan ve ben vardık.

Bir ağacın tepesinde yan yana oturuyorduk. İkimizin de elinde şekerlemeler vardı. Birbirimize bakarak gülüyorduk. Öyle içten, öyle neşeli gülüyorduk ki sanki dünyada bizden başka kimse yoktu.

Gözlerimi aniden açtım.

Kalbim göğsümde hızla çarpmaya başladı. Bu görüntü... Daha önce hiç hatırlamamıştım. Ozan'la baş başa olduğumuz, diğer çocukların yanımızda bulunmadığı bir anı...

Biz ne yapıyorduk orada?

Dudaklarımı birbirine bastırıp yeniden gözlerimi kapattım. Görüntünün devamını yakalamaya çalışırken zihnimi olabildiğince zorladım. Orada ne olmuştu? Neden yalnızca ikimiz vardık?

Ve en önemlisi, sonra ne olmuştu?

🏠

Yirmi sene önce, çocukluğunun geçtiği mahallede son yazını geçirdiğini bilen Bade her sabah erkenden kalkar, arkadaşlarının evinin yolunu tutardı. Kalan son vakitlerine sıkı sıkı tutunuyor, tek bir anını bile onlardan ayrı geçirmek istemiyordu.

Önce Yaren'in evine gidip kapıyı çaldı. Arkadaşlarının ailesi artık her sabah erkenden kapı çaldığında kimin geldiğini biliyordu.

Kapıyı Yaren değil annesi açtığında Bade şaşırdı. Çünkü aileleri artık alışmış, kapı çaldığında çocuklarının açmasına müsaade etmeye başlamışlardı.

Yaren'in annesi Kübra teyze, Yaren'in dün gece evlerine misafirliğe gelen kuzenleriyle onlara gittiğini ve geceyi orada geçirdiğini, ayrıca henüz eve gelmediğini söylediğinde Bade hüzünle omuzlarını düşürdü.

Bunun için Yaren'e daha sonra küsecekti.

Yine de moralini bozmamaya çalışarak bir üst kata Çağrı'lara çıktı. Kapıyı heyecanla çalarken, açan kişinin Çağrı'nın annesinin olduğunu görünce kaşları çatıldı.

Çağrı'nın annesi, Çağrı'nın çok hasta olduğunu ve bugün onlarla oynayamayacağını söylediğinde Bade'nin omuzları bir kere daha hayal kırıklığıyla çöktü.

Oradan ayrılıp, kalan son umut kırıntılarıyla birkaç bina ötedeki Onat'ın kapısını çaldı. Kapıyı bu kez de Onat'ın annesi açtığında Bade neredeyse ağlayacaktı.

Tuba teyze, Onat'ın babasıyla işe gittiğini, akşam yediden önce eve gelemeyeceğini söylediğinde Bade küçük bedenine sığmayan öfkeyle binayı terk etti.

"Zaten birkaç günümüz tek kaldı, neden hepsi bir yerlere dağıldı ki?!" diye söyleniyor, ayaklarını asfalta vura vura yürüyordu.

Öfkeyle henüz kepenklerini bile yeni kaldırmış mahalle bakkalına girdi, birkaç şekerlemeyi alıp cebine doldurdu ve annesinden aldığı parayı bakkal amcaya verip, para üstünü bile almadan bakkalı terk etti.

Dalgın dalgın yürürken birinin adını seslenmesiyle olduğu yerde sıçradı.

"BADE!"

Bade hızla başını kaldırdı ve birkaç adım ötesinde Ozan'ı gördü. Ozan, Bade'nin her sabah arkadaşlarının evine gittiğini biliyordu. Ama onu dışarıda görmedikleri müddetçe özel olarak evine gidip çağırmayacaklarını bildiği için her gün erkenden uyanır, binanın önünde onları beklerdi.

"Ozan?" dedi Bade, sanki onu ilk defa görüyormuş gibi. "Ne yapıyorsun bu saatte dışarıda?"

Ozan elleri cebinde, çekingen birkaç adımla Bade'nin yanına geldi.

"Seni bekliyordum. Hani her sabah erkenden buluşuyorduk ya."

Bade derin bir nefes verdi. En azından bugünlük Ozan'la vakit geçirebilirdi.

"İyi yapmışsın." Yüzü yavaşça aydınlanmaya başlamıştı. "Zaten bizimkiler yok. Bugün yalnızca ikimiz varız."

Ozan'ın kalbi sertçe göğüs kafesine çarptı. Bade'nin bizimkiler demesine öylesine sevinmiş, öylesine heyecanlanmıştı ki...

Onu da bu muhteşem arkadaş grubuna resmen dahil etmişti!

"Ee..." dedi Ozan, heyecanla. "Ne yapalım bugün?"

Bade omuzlarını düşürdü.

"Valla hiç bilmiyorum, Ozan..." dedi Bade.

Aslında sabah uyandığında aklında bir sürü fikir vardı ama şimdi hiç hevesi kalmamıştı ki...

"Benim bir fikrim var," dedi Ozan, Bade'nin tam karşısına dikilerek. "Sen daha önce hiç ağaca tırmandın mı?"

Bade'nin gözleri büyüdü.

"Ağaca mı?" Hızla başını salladı. "Hayır, hiç!"

Ozan güldü.

"Çok güzel bir şey, sana öğreteyim mi?"

Bade heyecanla başını salladı.

"Olur!"

Ozan, "Gel benimle," deyip Bade'nin elini sıkıca kavradı ve hızla koşmaya başladı.

Bade içindeki heyecan ve neşeyle kahkaha ata ata Ozan'ın arkasından koşuyor, aynı zamanda yeni bir şey deneyimleyecek olmanın gururuyla hızlanıyordu.

Ozan mahallenin az ilerisindeki minik koruya vardıklarında adımlarını yavaşlattı. Koru sessizdi. Henüz mahalle hâlâ uyuyordu ve koruda yalnızca o ikisi vardı.

Kuşların kanat sesleri, cırcır böceklerinin uğultusu korudaki tek sesti.

Ozan, etrafına bakınmaya başladı. Sanki buraya daha önce hiç gelmemiş gibi ağaçları tek tek inceliyor, aralarından hangisinin işlerine yarayacağına karar vermeye çalışıyordu. Bade ise onun birkaç adım arkasında, meraklı gözlerle etrafı seyrediyordu.

Bir süre sonra Ozan'ın yüzü aydınlandı. Biraz ilerideki ağacı işaret ederek heyecanla, "Buldum! Bu ağaç olacak!" dedi.

Bade hemen onun gösterdiği yöne baktı. Ağacın gövdesi oldukça kalındı ve dalları iki çocuğun yan yana oturabileceği kadar genişti. Üstelik alt dalları da tırmanmayı kolaylaştıracak şekilde yere yakındı.

"Bu mu?" diye sordu Bade, ağacın önüne kadar yürüyerek.

"Evet, bu!" Ozan ağacın gövdesine yaklaşıp eliyle kabuğuna dokundu. "Hem çok yüksek değil hem de dalları kocaman. İkimiz rahatça oturabiliriz."

Bade başını yukarı kaldırıp dalları inceledi. Daha önce hiç ağaca tırmanmamıştı ama şimdi bunu yapmaya öyle hevesliydi ki bir an önce yukarı çıkmak istiyordu.

Ozan ona dönerek, "Şimdi beni iyi dinle," dedi. "İki elinle ağaca sıkıca sarılacaksın. Sonra bir ayağını gövdenin çıkıntılı bir yerine koyup kendini yukarı çekeceksin. Bir dalı yakaladığında da tutunup tırmanmaya devam edeceksin."

Bade dikkatle onu dinlerken Ozan bir kez daha tembihledi.

"Ama acele etme, tamam mı? Merak etme, ben aşağıdayım. Düşersen seni tutarım."

Bade kendinden emin bir ifadeyle gülümsedi.

"Düşmem ki!"

Ozan onun bu özgüvenine gülmeden edemedi.

"Peki bakalım."

Bade hiç vakit kaybetmeden ağacın gövdesine sarıldı. İki elini sıkıca kavradıktan sonra ayağını uygun bir yere yerleştirip kendini yukarı çekmeye çalıştı. İlk denemesinde pek başarılı olamadı. Ayağı kayınca yeniden yere bastı ve kaşlarını çatarak ağaca baktı.

Sanki ağaç ona bilerek zorluk çıkarıyordu.

Ozan gülümsemesini saklamaya çalışarak, "Biraz daha yukarıdan tutunmayı dene," diye seslendi.

Bade bu kez ellerini daha yukarıya yerleştirdi. Ayağını gövdenin bir çıkıntısına bastırıp kendini çektiğinde nihayet biraz yükselmeyi başardı. Bir dalı yakalayıp ona tutundu, ardından diğer ayağını da yukarı kaldırdı. Birkaç kez daha bocaladı, hatta bir ara aşağıya bakıp Ozan'ın hâlâ orada olup olmadığını kontrol etti.

Ozan, "Buradayım, devam et!" diye seslenince yeniden ağaca odaklandı.

Sonunda Bade, kendini yukarı çekerek en geniş dallardan birine ulaşmayı başardı. Dalın üzerine dikkatlice oturduğunda yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Başarmıştı! Gerçekten bir ağaca tırmanmıştı!

"OZAN! ÇIKTIM!" diye bağırdı sevinçle.

Ozan başını kaldırıp ona baktı.

"Gördüm, gördüm! Şimdi biraz kenara kay, ben de geliyorum."

Bade hemen ona yer açarken Ozan ağaca tırmanmaya başladı. Bade'nin aksine bu işte oldukça ustaydı. Dalları birer basamak gibi kullanarak hızla yükseldi ve birkaç saniye içinde Bade'nin yanına ulaştı. Onun hemen yanına oturup bacaklarını aşağıya doğru sallandırdı.

"Nasıl?" diye sordu gururla. "Güzel değil mi?"

Bade, etrafı seyrederek başını heyecanla salladı. Ağaçtan bakınca koru bambaşka görünüyordu. Yaprakların arasından süzülen güneş ışıkları dalların üzerine düşüyor, hafif esen rüzgâr saçlarını kıpırdatıyordu. Üstelik buraya kendi başına tırmanmıştı. İçinde tarif edemediği bir mutluluk vardı.

"Çok güzelmiş!" dedi. Ardından birden aklına bir şey gelmiş gibi doğruldu. "Dur bir dakika!"

Ozan şaşkınlıkla ona döndü. Bade, cebini karıştırmaya başlamıştı. Birkaç saniye sonra çıkardığı şekerlemeleri kucağına döktü. Sabah bakkaldan aldığı şekerlemelerin hepsi hâlâ oradaydı.

"Hadi, şekerleme yiyelim!" dedi neşeyle.

Ozan kahkaha attı.

"Sen bunları ne zaman aldın?"

"Sabah. Ama kimseyi bulamayınca canım sıkıldı, doğru düzgün yiyemedim bile." Şekerlemelerden birini seçip ambalajını açtı. Sonra diğerlerini Ozan'a doğru uzattı. "Al, sen de ye."

Ozan onun uzattığı şekerlemelerden birini aldı.

"Teşekkür ederim."

Bade kendi şekerlemesini ağzına attıktan sonra bacaklarını sallandırarak arkasına yaslandı. Ozan da aynısını yaptı. Bir süre hiçbir şey söylemeden etraflarını seyrettiler. Ardından Bade, Ozan'ın ağaca nasıl tırmandığını merak edip ona sorular sormaya başladı.

Ozan da çocukluğundan beri ağaçlara tırmandığını, hatta bir keresinde neredeyse daldan düşeceğini anlattı.

O gün saatlerce o ağaçta oturdular. Birbirlerine hikâyeler anlattılar, saçma sapan şeylere güldüler, bazen de kimin daha uzağa tırmanabileceği konusunda yarıştılar. Bir süre sonra ağaçtan inip korunun başka bir köşesine gittiler.

Orada gövdeleri daha ince, dalları daha alçak başka ağaçlar buldular. Bade, ilk ağaca tırmanırken yaşadığı zorlukları unutmuşçasına her birine tırmanmak için can atıyordu.

"Bak, bu sefer senden önce çıkacağım!" dedi bir ağacın gövdesine sarılırken.

Ozan kaşlarını kaldırdı.

"Hiç sanmıyorum."

"İzle de gör!"

Bade bu kez daha hızlı tırmandı. Ozan da hemen peşinden geldi ama Bade ağacın geniş bir dalına oturduğunda zafer kazanmış gibi iki elini havaya kaldırmıştı.

"KAZANDIM!"

Ozan başını iki yana salladı.

"Tamam, tamam. Kazandın."

"Bir daha yarışalım!"

"Sen hiç yorulmuyor musun?"

Bade ona sanki dünyanın en saçma sorusunu sormuş gibi baktı.

"Hayır!"

Ozan yeniden güldü. Bade'nin bu kadar mutlu olduğunu görmek, onunla böyle baş başa vakit geçirmek kendisini de inanılmaz mutlu ediyordu.

Günün ilerleyen saatlerinde koruya gelenlerin sayısı arttı. Sabahın sessizliğinin yerini çocuk sesleri, yürüyüşe çıkan insanların konuşmaları ve uzaktan gelen araba sesleri almıştı.

Bazı insanlar ağaçların altında oturuyor, bazıları yürüyüş yapıyor, birkaç çocuk da kendi aralarında oyun oynuyordu. Fakat Bade ile Ozan bunların hiçbirini umursamıyordu. Onlar için koruda yalnızca kendileri ve tırmanabilecekleri ağaçlar vardı.

Bade bir ara dalların arasından aşağıya bakıp, "Şuradaki ağaca da çıkalım mı?" diye sordu.

Ozan onun gösterdiği ağaca baktıktan sonra gülümsedi.

"Sen bugün bütün korudaki ağaçlara tırmanmaya kararlısın galiba."

"Evet!"

"O zaman hadi."

Böylece bir ağaçtan diğerine geçerek oyunlarına devam ettiler. Bazen birbirlerine yardım ettiler, bazen kimin daha hızlı tırmanacağı konusunda yarıştılar. Bade bir dalın üzerine oturmayı başardığında Ozan'a zafer kazanmış gibi bakıyor, Ozan da onu kızdırmak için bilerek daha yavaş davranıyordu.

Güneş yavaş yavaş alçalmaya başladığında ikisi de yorulmuştu. Şekerlemeler çoktan bitmiş, Bade'nin cepleri boşalmıştı. Saçları da sabahki gibi düzgün değildi ama yüzündeki gülümseme hâlâ yerindeydi.

Ozan ise günün nasıl geçtiğine inanamıyordu.

Sabah uyandığında Bade'yle karşılaşmayı ummuştu ama onunla bütün günü baş başa geçireceğini hiç düşünmemişti. Üstelik Bade bir an bile sıkılmış gibi görünmemişti. Sürekli gülmüş, onunla şakalaşmış, yeni bir ağaç gördüğünde heyecanla elinden tutup oraya götürmüştü.

Ozan'ın içindeki mutluluk büyüdükçe büyüyordu.

Belki de Bade'yle böyle vakit geçirebildiği günlerin devamı gelebilirdi. Belki arkadaşlarıyla birlikte olduklarında da onu aralarına gerçek anlamda alırlardı. Belki Bade artık onu yalnızca diğerleri olmadığında hatırlamaz, grup hâlindeyken de onunla konuşur, ona gülerdi.

Belki bir gün gerçekten onlardan biri olabilirdi.

Bu düşünce bile Ozan'ın yüzünde kocaman bir gülümseme oluşturuyordu. Bade'nin yanında yürürken mutluluğunu belli etmemeye çalışsa da bunu pek başaramıyordu.

Hava kararmaya başladığında korudan ayrılmaya karar verdiler. Eve dönen yolları tutarken Bade, gün boyunca yaşadıklarını yeniden anlatıyor, en çok da ilk ağaca tırmanmayı başardığı anla övünüyordu. Ozan ise onu dinliyor, arada bir anlattıklarına gülerek karşılık veriyordu.

Bir süre sonra Bade aniden durdu ve heyecanla Ozan'a döndü.

"Yarın bizimkiler geldiğinde onları da buraya getirelim!"

Ozan'ın yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü.

"Bence de!" dedi hemen.

Bade ellerini heyecanla birbirine vurdu.

"Onlara da ağaca tırmanmayı öğretiriz. Önce şu ilk çıktığımız ağaca gideriz, sonra diğerlerine! Bakalım hangimiz daha yükseğe tırmanacak!"

Ozan hevesle başını salladı.

"Tamam! Yarın hepsini buraya getiririz!"

Bade yeniden yürümeye başladığında Ozan da onun yanına geçti. İçindeki mutluluk hâlâ sıcacık duruyordu. Bugün yalnızca Bade'yle güzel bir gün geçirmemişti; yarın da onunla birlikte olabileceği bir planları vardı.

Üstelik bu kez diğerleri de gelecekti.

Ozan, Bade'nin yanında yürürken kendi kendine gülümsedi. Belki yarın her şey daha da güzel olabilirdi.

Ama öyle olmamıştı...

Ozan ertesi sabah erkenden uyanamamıştı. Uzun zamandır uyduğu en huzurlu uykusu olsa gerek, gözlerini açtığında öğlen olmak üzereydi.

Annesinin tüm ısrarlarına rağmen kahvaltı bile yapmadan evden çıkmış sokak sokak arkadaşlarını aramıştı.

Tam üç kere koruya gitmişti. Tüm ağaç tepelerine tek tek bakmış, her çocuk kahkahasında Bade'nin gülüşünü aramıştı. Neredeyse akşam olmuştu ama Ozan hâlâ onları görememişti.

Evlerine gidip sormaya utanıyordu, Ozan zaten hep çok utangaç bir çocuktu.

Sonunda umutsuzca evine dönmeye karar vermişken Bade, Onat, Çağrı ve Yaren'i Bade'lerin binasından çıkarken gördü.

Farkında olmadan koşmaya başladı, yanlarına vardığında nefes nefeseydi.

"Her yerde sizi aradım..." dedi Ozan, nefeslerinin arasından. Bakışlarının odağında Bade vardı. "Neredeydiniz?"

Bade omuz silkti.

"Bugün bizim evde oynadık." Ardından arkadaşlarına döndü. "Kim şekerleme yemek ister?"

Hepsi bir ağızdan "Ben!" diye bağırdı. Ardından aynı anda koşmaya başladılar. Ozan arkalarından bakakaldı.

Sanki dün saatlerce vakit geçirdiği Bade değildi. Sanki ağaçlara tırmanmayı öğrettiği Bade değildi.

Yeniden görünmez olmuş, yeniden istenmeyen o çocuk olmuştu.

Ozan'ın gözleri doldu, kalbi sanki ortadan iki ayrılmış gibi ağrıdı. Küçük aklıyla bu hislerin ne olduğunu bilmese de canını çok yaktığını biliyordu.

Sol gözünden bir damla yaş çenesine yol aldığında hırsla gözyaşını sildi. İçindeki hüzün öfkeye dönüşüyordu. Farkında olmadan saatlerce Bade'nin evinin önünde bekledi. Ne için beklediğini bile bilmiyordu oysa.

Hava karardığında Ozan hâlâ Bade'nin evinin önündeydi. Küçük bedeni yorgunluktan ağırlaşmış, bütün gün sokak sokak dolaşmaktan ayakları ağrımaya başlamıştı. Yine de eve gitmek istemiyordu.

Kafasını saatlerdir izlediği kaldırımdan kaldırdığında Bade'yi gördü. Tek başına binaya doğru ilerliyordu. Yüzündeki neşeli ifadeden gününün güzel geçtiği anlaşılıyordu.

Ozan'ın içinde biriken kırgınlık yeniden kabardı. Ayağa kalkıp ona doğru yürüdü.

Bade, karşısına dikilen Ozan'ı görünce şaşkınlıkla durdu.

"Ozan? Sen ne yapıyorsun burada?"

Ozan dudaklarını birbirine bastırdı. Bütün gün içinde biriktirdiği öfke, üzüntü ve hayal kırıklığı birbirine karışmıştı. Küçük ellerini yumruk yaptı ve Bade'nin tam karşısına dikildi.

"Sen çok kötü bir arkadaşsın!"

Bade'nin yüzündeki gülümseme bir anda silindi. Ne diyeceğini bilemeyerek gözlerini kocaman açtı.

"Ne yaptım ben şimdi?"

Ozan'ın sesi titremeye başladı.

"Dün yalnız kalma diye akşama kadar seninle oynadım! Seninle koruya gittim, sana ağaca tırmanmayı bile öğrettim!" Konuştukça gözleri doluyordu. "Bugün diğerlerine de öğreteceğimizi söyledin. Ben de bütün gün sizi aradım! Üç kere koruya gittim, bütün ağaçlara baktım ama siz yoktunuz!"

Bade şaşkınlıkla onu dinliyordu. Ozan'ın neden bu kadar üzüldüğünü henüz tam olarak anlayamamıştı.

Ozan bir an durdu. Boğazındaki düğümü yutkunarak çözmeye çalıştı ama başaramadı.

"Sonra sizi gördüm. Hepiniz birlikteydiniz. Bana hiçbir şey söylemeden gittiniz!"

Bade'nin yüzündeki şaşkınlık yerini suçluluğa bıraktı. Ozan'ın söylediklerini düşündüğünde dün verdikleri sözü hatırladı. Gerçekten de bugün hep birlikte koruya gideceklerdi. Ama sabah arkadaşları evine gelince bunu tamamen unutmuştu.

"Ozan..." dedi mahcup bir sesle. "Ben unuttum. Kusura bakma."

Ozan'ın gözünden bir damla yaş süzüldü. Hemen elinin tersiyle, sanki kimsenin görmesini istemiyormuş gibi hırsla sildi.

"Siz beni hep unutuyorsunuz zaten!"

Bade'nin kalbi sıkıştı. Bir şey söylemek için ağzını açtı ama Ozan ona fırsat vermedi.

"Küstüm sizinle!"

Ardından arkasını dönüp koşmaya başladı. Küçük ayakları kaldırıma hızla vururken gözlerinden biriken yaşları silmeye çalışıyordu.

Bade olduğu yerde kalakaldı. Ozan'ın arkasından bakarken yüzündeki bütün neşe kaybolmuştu. Onu daha önce hiç böyle görmemişti. Ozan'ın gerçekten çok üzüldüğünü anlamıştı.

Dudaklarını birbirine bastırıp başını önüne eğdi.

Ona söz vermişti. Üstelik Ozan bütün gün onunla vakit geçirmek için heyecanlanmışken Bade onu unutmuştu.

Ozan'ın arkasından birkaç adım atmak istedi ama ne diyeceğini bilemedi. Öylece durup onun karanlıkta uzaklaşmasını izledi.

İçini derin bir üzüntü kapladı. Ozan'ı kırmak istememişti ama yine de onu üzmüştü.

Ve yaptığı şeyin ne kadar kötü hissettirdiğini çok iyi biliyordu.

🏠

Gözlerimi araladığımda gözümün önünde sahnelenen görüntüler kalbimi paramparça etmişti. Evet, küçük Bade'yi yaptıkları için tam olarak suçlamıyordum ama Ozan'ı gerçekten kırdığım bir gerçekti.

Babasını henüz yeni kaybetmişken ve bir yere ait olma savaşı verirken onun uzattığı eli görememiştik. Gözlerim yaşlarla doldu.

Hızla çantamdaki telefonumu aldım ve henüz dün kurulan gruba tıkladım. Parmaklarım klavyenin üzerinde benden bağımsız hareket etti.

"Acilen gönlünü almamız gereken bir kişi var."

🏠

Evet, baya uzun bir bölüm oldu ama maalesef kısaltamazdım. Bu bölümü yazarken kalbim çok kırıldı. Ozan'ım benim :(

Okuduğunuz için çok teşekkür ederim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

12okunma 3beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.