EKSİK PARÇA kitap kapağı

4. bölüm / 11

EKSİK PARÇA

OTUZ ADIM

Vaveyla Yazarı: Helin Demir

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: OTUZ ADIM

İnsan bazen bulunduğu andan çok uzaklara gider. Zihninin odaları farklı yollara açılır, o yolların sonu bir türlü gelmez.

Karşımdaki teyzenin söylediği cümle zihnimin her odasında yankılanmış ve beni oradan oraya sürüklemişti.

Daha dün doğmuş bir bebek gibiydim, konuşmayı unutmak değil; sanki daha önce hiç öğrenmemiş gibi hissediyordum.

"Böyle de kapıda kaldık..." diye söylendi, en arkadaki ve en yaşlı görünen teyze.

Cümlesi beni düştüğüm karanlık dehlizden çekip çıkarmış gibi irkildim.

"Kusura bakmayın, sadece bir an şaşırdım." Kapıyı biraz daha açıp mecburen geri çekildim. "Buyurun, girin lütfen."

Hepsi memnuniyetle içeri girdiklerinde, ağlamak üzereyken kapıyı kapattım.

Daha bir sorunu çözemeden başka bir sorun tepeme üşüşüyordu!

Teyzeler önden, ben kurbanlık koyun gibi arkalarından ilerlerken içimden bildiğim tüm duaları sıralıyordum. Ne var ki, bu duaları ne için ettiğimi bile bilmiyordum.

Salona girdiğimizde hepsi saklama gereği bile duymadan salonu baştan sona süzdüler. Ben öylece arkalarında onların evi incelemesini izlerken nihayet sırayla koltuklara kuruldular.

"Zahmet etmişsiniz, hiç gerek yoktu."

"Olur mu öyle şey kızım, sen şimdi taşınma telaşıyla yemek falan yapamazsın. Oturur yersiniz eşinle."

Yine o lanet kelime!

Bu kelimeyi her duyduğumda kanım çekiliyor gibi hissetmem normal miydi?

"Ben çay koyayım, hep beraber yiyelim."

Tam ayaklanacaktım ki süslü teyze yine lafa girdi.

"Yok kızım, otur sen! Bunları sana yaptık. Zaten çok oturmayacağız. Bir tanışalım istedik."

Derin bir soluk verip, gülümsemeye çalışarak oturdum.

"Tabii, tanışalım."

Belki ailemi onlara söylesem tanırlardı ama bunu yapmaya hiç mi hiç niyetim yoktu. Ortalık zaten yeterince karışmıştı, daha fazla bulandırmaya gerek duymuyordum.

En yaşlı görünen teyze boğazını temizledi.

"Ben Nurten kızım, köşedeki bakkalın eşiyim."

Gülümsemekle yetindim.

"Ben Selvi," dedi, süslü teyze. "Üç çocuğum ve eşimle beraber hemen karşınızdaki apartmanda yaşıyorum."

"Ben, Sultan kızım. Yan apartmanında oturuyorum," dedi en güler yüzlü olanları.

"Ben, Yıldız."

"Ben de Sema, evladım."

"Çok memnun oldum," dedim sonunda teyzeler bittiğinde. "Ben de, Bade."

Teyzeler sanki eksik bilgi vermişim de devamını bekliyorlarmış gibi beni süzmeye başladılar.

Ne beklediklerini bile bilmiyordum ki!

"Eşinin adı ne evladım?" dedi Sema teyze.

Gerçekten düşüp bayılmama üç saniye kalmıştı. Avuç içlerim buz gibi terlemişti.

"Açıkçası evli olmana çok sevindik, çok!" diye araya girdi, Selvi teyze. "Senden önce gelen kiracı bekar bir adamdı. Eve girip çıkan belli değildi. Burası aile mahallesi kızım, herkes birbirini tanır." Elindeki borcamı orta sehpaya bıraktı. "Bu adam eve her gün birini alınca mahalleli olarak imza topladık. Senelerden beri bu evle ilgilenen emlakçıyı aradık, adamı evden yollattık."

"Sahiplerini tanımıyoruz. Evi aldıklarından beri bir kere gelmediler, yurtdışında yaşıyorlarmış," diye araya girdi Sultan teyze.

Ben ise kurşun yağmuruna tutulmuş gibiydim. Kime ne cevap vereceğimi asla bilmeden, suratımda salak bir gülümsemeyle onları dinliyordum.

"Neyse işte, bunu evden attırdıktan sonra emlakçıyı uyardık. Bir daha bekar kimseye kiralama dedik. Bak, bizi dinlemiş! Ne güzel bir ailesiniz, maşallah!"

Selvi teyze cümlesini bitirdiğinde, bu evde kalabilmek için Ozan'ın eşim olduğu yalanına tutunmaktan başka çarem kalmadığını anladım.

Ozan'ı evden gönderebildikten sonra ne diyecektim peki?

Onu da o zaman düşünürdüm açıkçası, şu an beynim yeterince zor durumdaydı.

"Teşekkür ederiz," dedim gülümseyerek. "Biz çok yeni evliyiz, henüz bir ay oldu."

"Buralı mısınız kızım?" dedi Nurten teyze. "Eşin ne iş yapıyor?"

"Yok İstanbul'dan geldik," dedim tamamen sallayarak. "Eşim bir restoran açacak diye buraya taşındık."

Tam o an evin dış kapısından anahtar sesi geldi. Bir an içime çektiğim nefesin ciğerlerime ulaşmadığını hissettim.

Gelen kişinin kim olduğunu biliyordum ama bunu kabul etmek istemiyordum.

Önce kapı açıldı, ardından gürültüyle kapandı. Ozan elindeki anahtarı sallaya sallaya salondan geçerken bir an adımları olduğu yerde kaldı.

Başını hafifçe yana çevirdi, bakışları önce beni buldu. Ardından teyzeleri gördü. Yutkunduğunu adem elmasının inip kalktığını gördüğüm için değil, neredeyse sesini duyduğum için anladım.

Eğer durumu kontrol altına almasaydım büyük bir kriz çıkacağını bildiğim için telaşla doğruldum.

"Aa, Ozan!" dedim abartılı bir sevinçle Ozan'ın yanına ilerleyip, kolunu tutarken. "Hayatım çok erken geldin, bir şey mi unuttun yoksa?"

Cümlem biter bitmez Ozan kocaman açılmış gözleriyle bana döndü. Ben ise gözlerine yalvar yakar bakıyordum.

Eğer birazcık zeka kırıntısı varsa oyunuma ayak uydurması gerektiğini anlamalıydı.

"Bak mahalledeki teyzeler de bize hoş geldin demek için uğramışlar," dedim, son bir kez gözlerinin içine bakarken.

Ozan'ın ağzı açılıp ardından tekrar kapandı. Sanki söylemesi gereken cümleleri bulamıyor gibiydi. Aslında onu suçlayamazdım, şu an yaşadığı şok hissini tahmin edebiliyordum.

"Merhaba, Ozan evladım," dedi Nurten teyze. "Ne iyi oldu geldiğin, seninle de tanışmış olduk."

Ozan derin bir soluk verdi, ardından dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Hoş geldiniz efendim," dedi kibar bir şekilde.

Benim de gözlerim tıpkı Ozan gibi kocaman açıldı. İsteyince ne kadar kibar olabiliyormuş meğerse!

"Kusura bakmayın, cüzdanımı unuttuğum için geri döndüm. Burada olduğunuzu bilseydim rahatsız etmezdim," dedi, yeniden en kibar haliyle.

Neredeyse düşüp bayılacaktım.

İçindeki canavar nereye kaçmıştı acaba?

"Yok evladım olur mu öyle şey?" dedi Yıldız teyze ayaklanırken. "Burası senin evin, biz de zaten şimdi kalkıyorduk. Hem daha yeni geldiniz, birlikte vakit geçirecek çok zamanımız var."

"Tabii ya!" diye araya girdi Sema teyze. Onun ayağı kalkmasıyla herkes ayaklandı. "Bir hafta sonra mahalle toplantısı var zaten, beraber gelirsiniz. Eşlerimizle de tanışırsınız."

"Tabii," dedi Ozan gülümseyerek. "Geliriz."

"Hadi, biz gidiyoruz. Getirdiklerimizi yiyin güzelce, tamam mı?"

Sema teyze gülümseyerek koluma dokundu, ardından hepsi arka arkaya odadan çıktı.

Ozan'a yandan bile bakmadan hızlıca arkalarından ilerledim.

Yıldız teyze kapıyı çoktan açmış, hepsi dışarı çıkmıştı.

"Çok memnun oldum," dedim gülümseyerek. "Yemekler için çok teşekkür ederim."

"Afiyet olsun, kızım. Hadi Allah'a emanet."

Ardından hepsi el sallayarak uzaklaştı.

Kapıyı kapatıp sırtımı kapıya yasladım. Sanki saatlerdir nefesimi tutuyormuş gibi koca bir nefes bıraktım.

Birkaç saniye öylece durduktan sonra gözlerimi kapatıp yeniden derin bir nefes aldım.

İçeri girmek istemiyordum.

Daha doğrusu, Ozan'ın olduğu odaya geri dönmek hiç istemiyordum. Çünkü biraz önce mahalledeki beş teyzeye bu adamın kocam olduğunu söylemiştim ve şimdi dönüp de yüzüne bakmak, yaptığım şeyin ağırlığını bir kez daha hatırlatacaktı.

Ama başka seçeneğim de yoktu.

Ayaklarımı sürüye sürüye salona doğru ilerledim.

Ozan çoktan koltuğa oturmuştu. Bacaklarını uzatmış, kollarını göğsünde birleştirmişti. Beni gördüğü anda bakışlarını üzerime çevirdi.

Yüzündeki ifade, daha ağzını açmadan başıma gelecekleri haber veriyordu.

"Neler oluyor?" Doğrudan konuya girmişti. "Neden bizi evliymişiz gibi tanıttın teyzelere?"

Bir an durup ona baktım. İçimden yeniden derin bir nefes aldım.

"Her şeyi anlatacağım, bölmeden dinle."

Seri hareketlerle hemen karşısındaki koltuğa kuruldum. Ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirip, anlatmaya nereden başlayacağımı düşünmeye çalıştım.

"Bak teyzeler resmen beni bu yalana mecbur ettiler çünkü daha kapıdayken bile 'Eşini çıkarken gördük' diye lafa başladılar."

Ozan hafifçe öne eğildi.

"Tamam, onlar öyle sanmış olabilir. Ama sen doğrusunu anlatabilirdin."

"Bir sus da dinle," dedim. "Anlatacaktım ama sonra bu evin eski 'bekar' kiracısından bahsettiler. Adam bekar ve eve arkadaşlarını getiriyor diye adamı evden imza toplayıp atmışlar! Eğer ev arkadaşı olduğumuzu söyleseydim biz de şu an kapının önünde olurduk."

Cümlem bittiğinde Ozan derin bir soluk verdi. Dirseklerini dizlerine yaslamış, elini çenesinin altında birleştirmişti.

"Hangi devirde yaşıyoruz ya...." Başını iki yana salladı. "İnanılmaz gerçekten. Yani şimdi biz... Evli rolü mü yapacağız?"

"Sadece evin dışındayken!" dedim telaşla. "Eğer bu evde kalmak istiyorsak mecburuz."

Ozan'ın gözleri kısıldı.

"O zaman yalanımızı açık etmememiz gerekiyor. Ama bu durumda çok zor."

"Nasıl yani?"

"Bade..." dedi Ozan, koltuğa iyice gömülürken. "Biz birbirimizi hiç tanımıyoruz. Eğer bize soru sorarlarsa ikimiz de saçmalayacağız."

Ozan'ın haklı olduğunu fark ettiğim an içimde minik bir panik dalgası yeniden belirdi. Zihnimi hızla toparlamaya çalışarak ona baktım. Sürekli bir yarış halinde olsak da şu an tek bir falso, ikimizin de eşyalarını koliye doldurup sokakta kalması demekti.

"Doğru söylüyorsun..." dedim, sesimi hafifçe alçaltıp. "Tamam, o zaman hemen başlayalım. Anlat bakalım kendini."

"Niye ben başlıyorum?" dedi, kollarını göğsünde birleştirip koltukta biraz daha geriye yaslanırken. "Yalanı söyleyen sensin, başlatan da sen ol. Sen başla."

Gözlerimi sabır dilercesine tavana diktim. Bu adamın her konuda benimle pazarlığa girmesinden gerçekten gına gelmişti!

"Tamam Ozan, tamam... Ben başlayayım," dedim bıkkın bir nefes vererek. Doğruldum ve sanki mülakattaymışım gibi ciddi bir tavır takındım. "Yirmi yedi yaşındayım. İstanbul'dan geliyorum. Bir oyun şirketinde strateji ve iş geliştirme tarafında çalışıyorum."

Ozan'ın alaycı ifadesi bir anda dağıldı. Kaşları şaşkınlıkla havalanırken bakışlarındaki o sinir bozucu üstten bakış yerini meraklı bir dikkat hissine bıraktı.

"Sen oyun mu yapıyorsun?" diye sordu, sesi ilk defa bu kadar yalın çıkmıştı.

Dudaklarımı hafifçe büktüm.

"Ben doğrudan oyun geliştirmiyorum. Yeni projelerin stratejisi, pazar araştırmaları, iş planları ve şirketin büyüme tarafıyla ilgileniyorum."

Ozan başını yavaşça salladı, aldığı yanıtı zihninde bir yere oturtmaya çalışıyor gibiydi.

"Devam et. Ailenden bahset mesela."

"Bir erkek kardeşim var, liseye gidiyor. Tam bir Ergen!" dedim, kardeşimin asi tavırları aklıma gelirken. "Neyse... Anne ve babam emekli öğretmen. Onlar İstanbul'da kalıyor."

"Tamam."

"Evet..." dedim, rahatlamış bir şekilde arkama yaslanırken. "Sıra sende."

Ozan derin bir soluk aldı.

"Yirmi yedi yaşındayım, ben de İstanbul'dan geliyorum. Aşçıyım zaten, biliyorsun."

"Biliyorum da, restoran açma fikrinden önce nerede çalışıyordun mesela? Bu teyzeler kesin onu da soracak."

Ozan başını salladı.

"Doğru. İstanbul'da bir restoranda senelerce baş aşçı olarak çalıştım. O dönemde ailemin yanında yaşıyordum ve para biriktirdim."

"Kardeşin yok mu? Anne ve baban ne iş yapıyor?" dedim, farkında olmadan hayatını merak ettiğimi fark etmek biraz canımı sıkmıştı.

"Kardeşim yok. Babam emekli doktor, annem ev hanımı."

Başımı usul usul sallarken bu konuşmanın Ozan'la yaptığım ilk normal, sıradan konuşma olduğunu fark ettim.

"Tamam... Atladığımız bir şey var mı?"

"Yok gibi."

"İyi."

Orta sehpanın üzerinde duran borcamı kucağıma aldım ve böreklerden birini ağzıma götürdüm. Teyze böreği... Gerçekten harikaydı! Ozan birkaç saniye çatık kaşlarla beni süzdü.

"Yer misin?" dedim, borcamı ona doğru uzatırken.

"Yok, sağ ol. Ben cüzdanımı alıp çıkayım."

Ayaklandığında istemsizce, "Nereye gidiyorsun?" dedim.

Sorum öylesine abes kaçmıştı ki Ozan'ın da kaşları çatıldı.

"Sana ne, Bade?"

"Yahu teyzeler sorar falan diye!" dedim, telaşla. "Yoksa bana ne yani."

Ozan birkaç saniye yüzümü inceledi.

"Koyduğun aptal kurallar yüzünden resmen buna cevap vermek zorunda olduğuma inanamıyorum..."

"Hayır hayır..." Telaşla ellerimi salladım. "Cevap vermek zorunda değilsin, kusura bakma."

"İyi."

Ardından koridoru geçip odasına ilerledi. Elimdeki yarısı yenmiş böreğe kısa bir bakış attım. İştahım bir anda kapanmıştı. Böreği yeniden borcama bırakıp orta sehpaya koydum. Bir süre sonra Ozan elinde cüzdanıyla yeniden salona geldi.

Birkaç saniye anlamsızca bakıştık.

"Restoranla ilgilenmeye gidiyorum... Yani teyzeler sorarsa... Söylersin."

Ardından beni tüm şaşkınlığımla öylece bırakıp hızlı adımlarla evden çıktı.

Neden bana açıklama yapmıştı ki şimdi bu?

"Bu konunun üzerine sakın düşünme, Bade," diye söylendim kendi kendime.

Birkaç saat yerimden kımıldamadan televizyonda saçma sapan programlar izlemeye devam ettim. Ardından gözüm hâlâ sehpanın üzerinde öylece duran yemeklere takıldı. Onları kaldırmam gerekiyordu. Ayaklanırken zihnim yine düşünceler üretmeye başladı.

En azından şu lanet evlilik yalanıyla ilgili birkaç şeyi artık biliyorduk. Birbirimizin yaşını, nereden geldiğimizi, ailelerimizi, ne iş yaptığımızı... Yine de düşününce bütün bunların hâlâ ne kadar saçma olduğu gerçeği değişmiyordu.

Bir yabancıyla aynı evde kalıyordum.

Üstelik mahalledeki herkese o yabancının kocam olduğunu söylemiştim.

Harika.

İçimden derin bir nefes verip orta sehpaya yöneldim. Teyzelerin getirdiği yemekleri tek tek toplamaya başladım. Börek, sarma, kısır, birkaç çeşit tatlı... Teyzeler gerçekten de bütün mahalleyi doyuracak kadar yemek getirmişlerdi.

Borcamı elime aldığımda gözüm az önce yarım bıraktığım böreğe takıldı.

Bir an durdum.

Sonra hiç düşünmeden yarım kalan parçayı alıp ağzıma attım. Çiğnerken istemsizce gözlerimi kapattım.

Gerçekten çok güzeldi.

Başımı hafifçe sallayarak mutfağa doğru ilerledim.

"Baş aşçıymış... Peh." Böreği çiğnemeye devam ederken kendi kendime söylendim. "O zaman Selvi teyze de baş aşçı, bak ne güzel yapmış."

Kendi kendime konuşmayı bırakıp teyzelerin getirdiği tüm yemekleri saklama kaplarına alıp özenle streçledim. Bazılarını poşetleyip buzluğa attım. Burada beni bir hafta idare edecek yemek vardı, yani Ozan denen canavara muhtaç olmayacaktım.

Yemeklerin hepsini buzdolabına yerleştirdikten sonra mutfakta biraz öylece kaldım. Gözüm bahçeye açılan cam kapıya kayınca yavaşça oraya doğru ilerleyip omuzlarımı kapının kenarına yasladım.

Bahçenin yemyeşil görüntüsü, akşam üstü güneşinin altında olduğundan çok daha güzel görünüyordu. Gözlerim istemsizce küçük havuza kaydığında dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı.

Çocukken arkadaşlarımla birlikte o havuza bir kere olsun girebilmek için resmen can atardık. Ailelerimiz bu evin önünden geçmemize bile izin vermezken havuza girdiğimizi öğrenseler kim bilir ne olurdu. Ama çocuk aklı işte... Bir gün hep birlikte gizlice bahçeye girip kendimizi havuzun içinde bulmuştuk.

O günü düşündükçe hâlâ yüzümde istemsiz bir gülümseme oluşuyordu.

Suyun soğukluğunu, birbirimize sessiz olmamız için yaptığımız işaretleri, yakalanma korkusuyla attığımız kahkahaları...

Gözlerimi hafifçe kıstım.

Tam o sırada zihnimde bir şey şimşek gibi çaktı.

Kavanoz.

Dudaklarımdaki gülümseme bir anda silindi. Kavanozu tamamen unutmuştum. Günlerdir öylesine saçma bir sarmala hapsolmuştum ki bu bahçeye gömülü geçmişim resmen zihnimden uçup gitmişti.

Cam kapıyı hemen açıp hızlı adımlarla bahçeye çıktım. Gözlerim bir anda çimenlerin üzerinde dolaşmaya başladı. Birkaç adım attıktan sonra yerde öylece duran bahçıvan eldivenlerini fark ettim. Hiç düşünmeden eğilip elime geçirdim ve ellerime taktım.

Başımı kaldırıp bahçeye baktım.

Yirmi yıl.

Tam yirmi yıl önce o kavanozu buraya gömmüştük.

Gözlerimi kısıp etrafı incelemeye başladım. Havuz... Çiçeklikler... Bahçenin köşesindeki ağaçlar...

Nereye gömmüştük?

Kaşlarımı çatıp olduğum yerde birkaç adım attım. Hatırlamaya çalıştıkça zihnimde birbirine karışan görüntüler beliriyordu. Çocukluk anılarımın çoğu sisliydi. Yüzler, sesler, kahkahalar... Hepsi vardı ama hiçbirinin yeri tam olarak belli değildi.

Yirmi yıl öncesini hatırlamak sandığımdan çok daha zordu.

Ama hatırlamak zorundaydım.

O kavanozun içinde çocukluğumuzdan kalan şeyler vardı. Yıllardır kimsenin dokunmadığı, belki de benim bile ne koyduğumu unuttuğum şeyler...

Ve şimdi, tam yirmi yıl sonra, onu bulmak için yeniden bu bahçedeydim.

Ellerimi belime koyup bahçeye bir kez daha baktım.

"Nereye gömdük seni?" diye fısıldadım.

Gözlerimi kapatıp zihnimi zorladım, o günün görüntülerini yirmi yılın arasından çekip çıkarmaya çalıştım.

20 SENE ÖNCE

Mahalle henüz uyanmamıştı. Ama bizim dört afacan çocuk, daha henüz kuşlar bile yuvalarını terk etmemişken sessizce evlerinden çıkmış; senelerdir mahallenin mihenk taşı gibi ortasında duran o sahipsiz eve bakıyorlardı.

Bu ev mahalledeki en güzel, en bakımlı evdi. Tek katlı, bahçesinde minik bir yüzme havuzu olan; ağaçların simetriği ve çimenlerin boyutu bile göreni bir daha baktıracak kadar ilgi çekiciydi.

Ama bu evi asıl ilgi çekici kılan içinde yaşayan kimse olmamasıydı.

Evin pencerelerinde perdeler bile asılıydı ama senelerdir içinde yaşayan tek bir kişi olmamıştı. Evin sahipleri yurtdışında yaşadıkları için ev kullanılmıyordu ama buna rağmen haftada dört gün gelip, evin ve bahçenin bakımını yapan birini tutmuşlardı.

Bu yüzden çimenler hep aynı boyutta, bahçedeki o güzel havuz hep tertemiz ve ev hep çok güzeldi.

Bu dört afacanın en çok istediği şey de bir gün o bahçede duran havuza girebilmekti. Havuz küçüktü ve uzaktan göründüğü kadarıyla hiç derin değildi. Üstelik derin bile olsa hepsi yüzmeyi biliyordu.

Ama bunu hiç cesaret edememişlerdi. Gerek evin bakımını yapan adamın çok ürkütücü olması, gerek ailelerinin buna ne kadar kızacağını bilmek onlara engel oluyordu.

Ta ki o güne kadar.

Afacanlardan Bade ve Çağrı o mahalleden, hatta o şehirden taşınacaklardı. Bu dördünün beraber olabilecekleri son yazdı. Ayrılacak olmanın küçük ruhlarında yarattığı o sinsi acı, onların sönmeye yüz tutmuş cesaretlerini biraz olsun harlamıştı.

Henüz yedi yaşında olmalarına rağmen arkadaşlık tanımıyla en derin biçimde tanışmışlardı.

"Yakalanırsak annem beni öldürür."

Onat'ın sesi diğer üç afacanı neredeyse yerinden zıplatacaktı. Öylesine odaklanmış bir şekilde evi gözetliyorlardı ki sanki biri yanlarında nefes alsa korkudan düşüp bayılacaklardı.

"Korkaklık yapma," dedi Çağrı, diğerlerine göre daha az korktuğunu belli etmek istiyordu. "Hepimizin annesi öldürür ama yakalanmayacağız."

"Emin misiniz?" dedi Yaren, bakışları kısa bir an kendi apartmanına kayarken. "Görevli abi oradaysa yakalanırız."

"Bu saatte gelmez görevli abi," dedi Bade, omuz silkerek. "Hep hava kararınca geliyor."

Çağrı derin bir nefes aldı ve ardından eve doğru bir adım attı.

"Hadi," dedi gülümseyerek. "Acele edin."

Çocukların hepsi neredeyse sırayla yutkundu ve önden aceleyle giden Çağrı'yı seri adımlarla takip etmeye başladılar.

Bade tepeden sıkı sıkı topladığı kızıl saçlarını ellerine doladı ve şöyle bir arkaya savurdu.

"Hem ben hiç korkmuyorum ki," dedi, cümlesini arkadaşlarına yöneltse de aslında kendini rahatlamaya çalışıyordu. "Sadece biraz yüzeceğiz, hırsız değiliz."

Kimse cevap vermedi.

Evin bahçe kapısına geldiklerinde kapıyı açmaya yeltenmediler bile çünkü kilitli olduğunu zaten biliyorlardı. Dün akşam mahallede oynarlarken ağaçların altına sakladıkları büyük kayaya ilerlediler.

Hiçbirinden çıt çıkmıyordu. Dün gece planladıkları gibi hepsi kayanın bir ucundan tutup kaldırarak bahçe çitlerinin önüne kadar getirdiler.

Hepsinin alnında minik yer damlaları akıyordu. Sırayla kayanın üzerine çıkıp tüm kuvvetleriyle kendilerini bahçenin öbür tarafına attılar.

Bahçeye ayak bastıkları anda dördü de birkaç saniye boyunca olduğu yerde kaldı.

Ardından neredeyse aynı anda başlarını kaldırıp karşılarındaki eve baktılar.

Dört çift göz, yıllardır uzaktan hayranlıkla izledikleri o güzel eve ilk kez bu kadar yakından bakıyordu. Beyaz duvarları sabahın ilk ışıklarıyla parlıyor, tertemiz pencerelerinden içeri süzülen güneş evin içini de aydınlatıyordu.

Bahçedeki çiçekler özenle sıralanmış, çimenler sanki cetvelle ölçülmüş gibi aynı uzunlukta kesilmişti.

"Vay be..." diye fısıldadı Onat.

Kimse ona cevap vermedi. Çünkü hepsi aynı şeyi düşünüyordu. Hayallerindeki ev gerçekten de hayallerindeki kadar güzeldi.

Bade'nin bakışları yavaşça bahçenin diğer tarafındaki küçük havuza kaydı. Havuzun masmavi suyu güneşin altında parlıyordu. Birkaç saniye boyunca öylece baktıktan sonra merakla arkadaşlarına döndü.

"Su soğuk mudur acaba?"

Çağrı omuz silkti.

"Bilmem."

Dört çocuk birbirlerine bakıp ardından aynı anda havuza doğru ilerlemeye başladı.

Havuzun etrafında toplandıklarında hepsi kenarına eğilip içeri baktı. Su gerçekten de çok berraktı. Havuzun dibi açıkça görünüyordu ve gözlerine hiç derin gelmiyordu.

Yaren parmak uçlarını suya yaklaştırıp hemen geri çekti.

"Soğuk..."

Bade kıkırdadı.

"Daha dokunmadın bile."

"Hayır, dokundum!"

Onat havuza biraz daha yaklaşarak içine baktı.

"Bence boyumuzu geçmez."

Çağrı ise diğerlerinin aksine hiç tereddüt etmiyormuş gibi görünüyordu. Birkaç saniye havuza baktıktan sonra arkadaşlarına döndü.

"Anlamanın tek yolu girmek."

Üçü birden ona baktı. Çağrı derin bir nefes aldı ve ardından ayakkabılarını çıkardı.

Bade'nin gözleri kocaman açıldı.

"Hemen mi?"

Çağrı cevap vermek yerine havuzun kenarına ilerledi. Bir an durdu, kollarını iki yanında salladı ve derin bir nefes daha aldı.

Ardından yavaşça kendini suya bıraktı.

"Çağrı!"

Yaren telaşla Çağrı'ya doğru adım atıp elini ona uzatmıştı. Onat Yaren'in kolunu tutup sarstı.

"Şş!" dedi telaşla. "Sessiz ol, komşular duyacak. Selvi teyze bizi burada görürse hemen annelerimize söyler!"

O sırada çağrı çoktan suyun içinde keyifle yüzüyordu.

"Çok güzel!" diye bağırdı Çağrı, kollarını suyun içinde çırparak. "Boyunuzu geçmez, gelin!"

Bade, Yaren ve Onat birbirlerine baktılar.

Bir saniye önce korkudan yerinden kıpırdamayan üç çocuğun yüzünde de aynı anda kocaman bir gülümseme belirdi. Bade ilk adımı attı, ardından Yaren ve Onat da onu takip etti.

Birkaç saniye sonra dördü birden havuzun içindeydi.

Suya girer girmez birbirlerini ıslatmaya, su sıçratmaya ve kahkahalarla kaçışmaya başladılar. Sessiz olmaları gerektiğini biliyorlardı. Ne de olsa buraya gizlice girmişlerdi ve herhangi birinin onları fark etmesi bütün planlarını mahvedebilirdi.

Ama yedi yaşındaki dört çocuğun eğlenirken sessiz kalması pek de kolay değildi.

"Yapma!" diye kıkırdadı Yaren, yüzüne gelen sudan kaçmaya çalışırken.

"Sen de bana attın!"

"Ben atmadım!"

"Attın!"

Bade Onat ve Yaren'in tartışmasına gülerek suyu avuçlarının arasına aldı ve Onat'a doğru fırlattı.

Onat bir anda irkilip ona döndü.

"Sen de mi?"

Bade kahkahasını tutmaya çalışarak başını salladı.

"Ben bir şey yapmadım." Parmağıyla Çağrı'yı işaret etti. "O yaptı!"

Dördünün kahkahası yeniden yükseldi.

Arada bir seslerini kısmaya çalışıyor, birbirlerine sus işareti yapıyorlardı ama birkaç saniye sonra yine kendilerini tutamayıp gülmeye başlıyorlardı. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmeden dakikalarca o küçük havuzun içinde oynadılar.

Sonunda sudan çıkmaları gerektiğini hatırladılar.

Üşümeye başlayan Bade kollarını kendine sararken havuzdan çıktı. Diğerleri de onu takip edip kenarda duran ayakkabılarını aramaya başladı.

Onat ayakkabılarını eline alırken bahçeye şöyle bir baktı.

"Gitmeden önce bahçeyi de gezelim mi?"

"Olur," dedi Bade hemen.

Dördü de havuzdan biraz uzaklaşıp bahçenin içinde dolaşmaya başladı. Az önce sadece havuza odaklandıkları için fark etmedikleri ne kadar çok şey olduğunu şimdi daha iyi görebiliyorlardı.

Çiçeklerin arasından geçiyor, ağaçların yanına gidiyor, bahçenin diğer ucuna kadar yürüyüp yeniden eve bakıyorlardı.

Bade birkaç adım geriden onları takip ederken ayağının yanında duran bir şey dikkatini çekti.

Yere eğildi.

Şeffaf, boş bir kavanozdu.

Bade kavanozu eline alıp birkaç kez çevirdi. Ardından arkadaşlarına doğru koşarak yanlarına geldi.

"Bakın!"

Üçü birden dönüp Bade'nin elindeki kavanoza baktı. Bade'nin gözleri heyecanla parlıyordu.

"Hadi herkes yanındaki bir eşyasını bunun içine koysun."

Onat kaşlarını kaldırdı.

"Niye?"

Bade bir an düşündü. Sonra aklına gelen fikri anlatırken yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu.

"Çünkü kavanozu bahçeye gömeceğiz."

"Tamam da, neden?" dedi Çağrı, arkadaşına dik dik bakarken.

"Çünkü içimizden biri seneler sonra bu evde yaşamaya başladığında bu kavanozu gömdüğümüz yerden çıkarıp hepimizi tek tek arayacak ve bizi buluşturacak!"

Fikir, o yaşta kulağa dünyanın en güzel fikri gibi gelmişti Bade için. Onat'ın gözleri hayretle büyüdü.

"Biz zaten hiç ayrılmayacağız ki akıllım!"

Çağrı ise gülümseyerek başını salladı.

"Bade doğru söylüyor. Biz İstanbul'a taşınıyoruz. Yürüyerek gelmeye çalışsak beş yüz gün sürer oğlum."

Yaren hızla başını salladı.

"Doğru diyor! Telefonlarımız da yok."

Onat sessiz kaldı ama kolundaki saatine kısa bir bakış attı. Birkaç saniye düşündükten sonra saatini bileğinden çıkardı ve Bade'ye uzattı.

"Ben saatimi koyuyorum."

Bade'nin yüzü hemen aydınlandı.

"Tamam!"

Kavanozun kapağını büyük bir heyecanla açtı ve Onat'ın uzattığı saati dikkatlice içine bıraktı. Ardından Yaren saçındaki çıt çıtlı tokalardan birini çıkardı.

"Ben de bunu koyacağım."

Tokasını Bade'ye uzattı.

Çağrı da hiç düşünmeden şortunun fermuarlı cebini açtı. İçinden birkaç bilye çıkardı ve avucunun içinde bir süre karıştırdıktan sonra bir tanesini seçip Bade'ye uzattı.

"Ben de bunu."

Bade bilyeyi alıp kavanozun içine bıraktı.

Son olarak kendi saçındaki lastik tokayı fark etti. Lastiği hızla çözüp çıkardı.

"Benimki de bu olsun."

Onu da kavanozun içine koydu.

Dört çocuk kavanozun içindeki eşyalara birkaç saniye boyunca baktı. Her birinin hayatında sıradan görünen bu küçük şeyler, onlar için sanki çok önemli bir hazineye dönüşmüştü.

Bade kavanozun kapağını kapatırken aklına başka bir şey geldi.

"Peki nereye gömeceğiz?"

Onat hemen etrafına bakındı.

"Unutmamız lazım gömdüğümüz yeri. Bu bahçe çok büyük."

Dördü birden bahçeye bakmaya başladı.

Gerçekten de nereye gömdüklerini hatırlamak kolay olmayacaktı. Birkaç ağacın birbirine benzediği, çiçeklerin ve çalıların her yeri kapladığı kocaman bahçede yıllar sonra aynı noktayı bulmak neredeyse imkânsız görünüyordu.

Çağrı bir anda parmağını havaya kaldırdı.

"Buldum!"

Üçü birden ona döndü. Çağrı hızla havuzun kenarına doğru koştu.

"Buradan başlayacağız."

Havuzun kenarında durdu, ardından bahçenin köşesine doğru yürümeye başladı. Bir yandan da attığı her adımı yüksek sesle sayıyordu.

"Bir... iki... üç... dört..."

Diğer üçü de hemen arkasından onu takip etmeye başladı.

"On üç... on dört... on beş..."

Çağrı dikkatlice adımlarını saymaya devam etti. Bahçenin köşesine yaklaştıkça yavaşladı.

"Yirmi altı... yirmi yedi... yirmi sekiz... yirmi dokuz..."

Bir adım daha attı.

"Otuz!"

Sonra olduğu yerde durup önündeki küçük ağacı gösterdi. Ağacın etrafında diğerlerinden biraz daha farklı görünen küçük bir toprak alanı vardı.

"Buraya gömelim."

Üçü de ağacın yanına geldi. Çağrı ellerini beline koyup kendinden emin bir ifadeyle etrafına baktı.

"Tam otuz adım saydım. Sakın bu sayıyı unutmayın."

Dördü de ağacın etrafındaki toprağın başına çömeldi. Küçük elleriyle toprağı eşelemeye başladılar. Önce kolaydı ama biraz daha derine indikçe toprak sertleşiyor, parmaklarının arasına dolanıyordu.

Yine de hiçbiri durmadı.

Birkaç dakika boyunca sırayla toprağı kazdılar. Birinin elleri yorulduğunda diğeri devam etti. Sonunda açtıkları çukurun kavanoz için yeterince derin olduğuna karar verdiler.

Bade, elindeki kavanozu dikkatlice çukurun içine bıraktı.

Dördü de birkaç saniye sessizce baktı.

Sonra kazdıkları toprağı yeniden elleriyle kavanozun üzerine kapatmaya başladılar. Çukuru tamamen doldurup üzerini düzleştirdiler. En son Bade ellerini toprağın üzerinde gezdirip küçük bir pat pat yaptı.

Artık kavanoz görünmüyordu.

Sanki orada hiç olmamış gibiydi.

Dört çocuk ayağa kalkıp birbirlerine baktılar.

O gün oraya yalnızca birkaç küçük eşya gömmemişlerdi; çocukluklarının en güzel günlerinden birini de toprağın altına saklamışlardı.

Ve hiçbiri, yirmi yıl sonra o toprağın yeniden kazılacağını bilmiyordu.

🏠

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

16okunma 5beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.