EKSİK PARÇA kitap kapağı

5. bölüm / 11

EKSİK PARÇA

KAVANOZ

Vaveyla Yazarı: Helin Demir

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: KAVANOZ

Zihnime yıllar evvel çektiğim perde aralanmış, tüm anılar en net haliyle bir bir sahnelenmişti. Dudağımın kenarı neşeyle kıvrıldı.

Hatırlayacağımı biliyordum.

Aceleci adımlarla havuzun kenarına ilerlerken adımlarım birbirine dolanıyordu. Heyecan hissi minik kramplar halinde midemde yerini almıştı.

Otuz adım saymam gerektiğini biliyordum ama küçük Çağrı'nın otuz adımıyla benimki bir olmayacaktı. O yüzden hiç adım atmadan havuzun köşesinde durup ileriye baktım. Gözlerim kısılmıştı.

Bahçe zaman içinde elbette değişmişti ama minik toprak alanı görebilmiştim. Yüzüm aniden aydınlandı. Minik alana ilerleyip dizlerimin üzerine çöktüm. Elimdeki eldivenlerden güç alarak on parmağımla toprağı kazmaya başladım.

Hatıralarımdan anımsadığım kadarıyla minik ellerimizin izin verdiği ölçüde derin kazmıştık. O yüzden çok zorlanmadan ulaşabileceğimi biliyordum.

Nitekim birkaç dakikanın sonunda elim sert bir cisme çarptı.

Heyecandan parmaklarımın tutmadığını hissettim.

"Ne yapıyorsun?"

Kazmaya öyle odaklanmıştım ki, Ozan'ın geldiğini bile duymamıştım. Sesini işittiğimde irkilerek sıçradım.

"Ay!" dedim korkudan elimi kalbime götürürken, eldivendeki toprakların hepsi beyaz atletime bulaştı. "İnsan bir ses verir, Ozan! Aklım çıktı."

"Sen de korkmaya dünden hazırsın, Bade."

İfadesini düz tutmaya çalışsa da bakışlarındaki merak uzaktan bile belliydi. Gözleri bir bana bir de yerdeki toprak yığınına kayıp durdu.

"İşim var," dedim onu geçiştirerek.

Ardından önüme dönüp toprağı kazmaya devam ettim. Oldukça yaklaşmıştım, hatta kavanozun köşeleri kahverengi toprak yığının altından bana göz kırpıyordu.

Sonunda kavanoz tamamen gün yüzüne çıktı.

Ciğerlerime tatlı, tutkulu bir baskı oturdu. Kavanozu hızla çekip aldım, üzerindeki toprağı silkelerken farkında olmadan ayaklanmıştım.

"O ne?"

Ozan'ın sesini duyduğumda yeniden irkildim.

"Ya!" Öfkeyle ona döndüm. "Amacın beni kalpten götürmek mi?"

Aslında onun gittiğini düşündüğüm için korkmuştum.

"Valla sen normal değilsin, Bade," dedi Ozan, kaşları hayretle havalanmıştı. "Çok korkaksın."

Gözlerim kısıldı.

"Sen de çok meraklısın."

"Bahçemi kazıyorsun, içinden bir şey çıkarıyorsun. Tabii ki merak edeceğim," dedi rahatça omuz silkerken.

"Bahçemi?" Ona doğru bir adım attım. "Bahçemizi demek istedin herhalde."

"Her neyse. Ne o?"

"Seni ilgilendiren bir şey değil, bana ait."

"Nereden sana ait oluyormuş?" dedi Ozan da bana doğru bir adım atarken. "Bizim bahçemizde bulduysan aynı zamanda bana da ait."

Öfkeyle soludum.

"Arkadaşım bela mısın ya?" dedim hiddetle. "Evime ortak olduğun yetmiyormuş gibi geçmişime de ortak olmaya çalışıyorsun!"

"Geçmişim mi?" dedi Ozan, söylediğim diğer şeylerle asla ilgilenmeyerek. "Ne geçmişi?"

"Bak..." Derin bir soluk verdim. "Ben çok küçükken zaten bu mahallede yaşıyordum ve bu ev o zamandan beri var. Bu kavanozu da bu bahçeye küçükken ben gömdüm." Bir an duraksadım. "Yani arkadaşlarımla beraber gömdük. Tamam mı? Merakın geçti mi?"

Ozan kısılmış gözleriyle birkaç saniye elimde tuttuğum kavanoza bakmaya devam etti. Savunma içgüdüsüyle kavanozu biraz daha sıkıp görmemesi için parmaklarımla her yeri kavradım.

"Başımı belaya sokacak bir şey değil, değil mi?"

"Ne gibi?" dedim, kaşlarım çatılmıştı.

"Yani o kavanozun içinde suç unsuru taşıyacak bir şey yok değil mi?"

Dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Var," dedim, omuz silkerek. "Yedi yaşında adam öldürdük arkadaşlarımla, cinayet silahını da kavanoza koyup bahçeye gömdük."

Ozan gözlerini devirdi.

"Başımı belaya sokarsan canına okurum."

Gözlerim kocaman açıldı.

"Bak beni bir daha tehdit et, sonra bu evi başına nasıl yıkıyorum izle"

"Tehdit değildi," dedi, arkasını dönüp eve ilerlerken. "Uyarıydı."

"Arkanı dönüp gitme huyunu bırakmazsan sonsuza kadar evi tek başına silmeye devam edeceksin."

Ozan olduğu yerde durdu. Ardından topuklarının üzerinde bana doğru, öldürücü bir yavaşlıkta döndü.

"Biliyor musun?" dedi neşeyle. "Artık kurallarına uymayacağım. Sen de benimkilere uymak zorunda değilsin."

Duyduklarıma inanamayarak öylece kalakaldım. Bir an içimde umut tanecikleri yeşermişti.

"Nasıl yani?" dedim, kocaman açılmış gözlerimle ona doğru ilerleyerek. "Yoksa evden gidiyor musun?"

"Tabii ki gitmiyorum," dedi, yeniden neşeyle gülerken. "Sadece... Artık kural istemiyorum. Birbirimizin alanına saygısızlık etmediğimiz müddetçe evde istediğimiz gibi davranacağız."

"Neden seni dinleyip kuralları kaldırayım ki?"

"Çünkü artık bana mecbursun. Mahalleli bizi karı-koca sanıyor." Omuz silkti. "Beni bezdirmeye çalışmaya devam edersen komşulara her şeyi anlatırım. O zaman bu güzel ev..." Dönüp eve kısa bir bakış attı. "İkimize de yâr olmaz."

Sabrımın son kırıntısı da kayıp giderken, çenemdeki kaslar hafifçe seğirdi.

"Sen beni teh-"

"Evet," dedi Ozan, lafımı keserek. "Bu kez tehdit ediyorum."

"Bunu yaparsan sende evsiz kalırsın!" dedim hayretle.

"Kalırım," dedi Ozan, rahatça. "Ama sen de kalırsın. Ben en azından restoranıma bir yatak atıp uyurum. Sen ise..." Derin bir iç çekti. "Hayal bile etmek istemiyorum."

İşittiğim kelimeler zihnime birer kurşun gibi saplandığında gözlerim büyüdü ama şokun hemen ardından içimde uyanan yakıcı nefret, şaşkınlığımı bir anda yakıp yıktı.

"Sen berbat bir herifsin." Başımı iki yana salladım. "Rezil ve berbat."

Ozan yapmacık bir şaşkınlıkla elini kalbine götürdü.

"Ah... Çok kırıldım." Ardından yüzü yeniden ifadesiz haline büründü. "Ben söyleyeceğimi söyledim. Bundan sonra ona göre hareket edersin."

Ardından birkaç adımda açık olan mutfak kapısından eve girdi.

"Edeceğim..." dedim, içimde kabaran öfkeyle. "Göreceksin."

Parmaklarımı o kadar sıkmıştım ki artık canım acımaya başlamıştı. Bakışlarımı elime çevirdiğimde yeniden kavanozu fark ettim.

Resmen canavar Ozan yüzünden kavanozu bile unutmuştum!

Derin bir nefes alıp bahçedeki salıncağa ilerledim.

Salıncağa otururken telefonumu cebimden çıkarıp kavanozun bir resmini çektim ve Onat'a yolladım.

Evet, arkadaş grubundan yalnızca Onat'la iletişimim vardı. Bu da çok büyük bir tesadüf sonucu gelişmişti.

Lisedeki en yakın arkadaşım Onat'ın kuzeni çıkmıştı. Ondan numarasını isteyip Onat'a yazdığımda oldukça şaşırmış ve sevinmişti.

Ama Onat'la düzenli bir iletişimimiz hiç olmadı. Birkaç ayda bir hal hatır sorar, sosyal medyadaki fotoğraflarımıza beğeni bırakırdık.

Telefonumu yanıma bırakıp kavanoza döndüm. İçindeki eşyaları düşündükçe heyecanım biraz daha artıyordu. İçinde yıllardır toprağın altında kalmış çocukluğum vardı resmen.

Kapağını açmak için kavanozu iki elimle sıkıca kavradım ve çevirmeye çalıştım.

Ama olmadı.

Bir kere daha denedim ama nafileydi.

Kaşlarımı çatıp bu kez bütün gücümü kullanarak kapağı çevirmeye çalıştım ama yıllardır açılmamış kapak sanki inadına yerinden kıpırdamıyordu.

"Allah Allah..."

Kavanozu dizlerimin arasına sıkıştırıp tekrar denedim ama sonuç farklı değildi. Sinirle nefes verip ayağa kalktım. Kavanozu elimde tutarak mutfağa ilerledim. Belki bir bıçak yardımıyla kapağı biraz gevşetebilirdim.

Mutfaktan içeri girdiğimde Ozan'ı gördüm.

Teyzelerin getirdiği böreklerden birini almış, mutfak tezgâhının önünde gayet rahat bir şekilde yiyordu.

Ona bakmamaya çalışarak çekmecelere yönelip bir bıçak çıkardım. Kavanozu tezgâhın üzerine koyup kapağın kenarına bıçağın ucunu yerleştirdim ve birkaç kez zorladım.

Bıçağı bastırıyor, havaya kaldırıyor kısaca her türlü yolu deniyordum ama kapak sanki kavanoza yapıştırılmış gibi hareket etmiyordu.

Öfkeyle karışık derin bir nefes aldım ve son bir kez denemek için bıçağı yeniden kaldırdım.

"Bana ver."

Ozan'ın hemen arkamdan gelen sakin sesiyle duraksadım. Yavaşça başımı çevirip ona baktım. Tek elinde yarısı yenmiş börekle tezgâha yaslanmış, diğer elini bana doğru uzatmıştı.

"Ne?" dedim, kaşlarımı çatıp bıçağı biraz daha sıkı kavrayarak.

Ozan başıyla tezgâhın üzerindeki kavanozu işaret etti.

"Bana ver," dedi tekrar, tane tane konuşarak.

"Yardımını istemiyorum," dedim ters bir ifadeyle. "Kendim halledebilirim."

"Şimdi bir yerini kesip başıma bela olacaksın Bade, ver işte."

Bakışlarındaki 'sen beceremezsin' edası ve sesindeki rahatlık içimdeki bütün sigortaları attırmaya yetti. Sinirden gözlerim seğirirken bıçağı tezgâha bıraktım. Kavanozu iki elimle sıkıca kavrayıp göğsüme doğru çektim ve doğrudan gözlerinin içine baktım.

"Sana vereceğime..."

Cümlemi bitirmeden gözlerindeki kendinden emin ifadeyi silmek için kavanozu havaya kaldırıp şak diye yere attım.

Gürültülü bir kırılma sesi mutfağın içinde yankılandı. Cam parçaları ve kavanozun etrafını kaplayan toprak parçaları fayansın üzerinde dört bir yana savruldu.

Ozan'ın elindeki börek havada kaldı. Ağzı hafifçe aralandı, gözleri kocaman açılarak yerdeki cam kırıklarına ve toprağa kilitlendi. Günlerdir ilk defa onu bu kadar nutku tutulmuş, tamamen şoka girmiş bir halde görüyordum.

İtiraf etmek gerekirse...

Yüzündeki sarsılmış ifade paha biçilemezdi.

Dudaklarımın kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı. Yerdeki cam yığınının ortasında duran çocukluk eşyalarıma bakarken yüzümde kocaman, zafer dolu bir sırıtış belirdi.

Ozan'ın bakışları ağır ağır bana kaydı. Yüzündeki şaşkın ifadeyi yok etmeye çalıştığı çok belliydi.

"Bana vereceğine... 'Ortalığın anasını ağlatırım daha iyi' mi demek istedin?"

Yüzündeki şaşkınlık kırıntıları yerini korusa da sessinde zerre yoktu. Üstelik sesi öfkeli de çıkmıyordu.

"Aynen öyle demek istedim," dedim keyifle gülümserken.

Ardından bakışlarımı yerdeki eşyalara çevirdim.

Bilye.

Saat.

Çıtçıtlı toka.

Ve saç lastiğim.

Dizlerimin üzerine çöküp yerdeki cam parçalarına değmemeye özen göstererek elimi toprağın arasına uzattım. Yıllardır toprağın altında saklı kalan küçük parçaları tek tek parmaklarımın arasına aldım.

Avucumun içinde toplarken içimde yükselen çocuksu sevinci gizleyemiyordum.

"Burayı temizle," dedi Ozan, yukarıdan üzerime çöken düz bir sesle.

Eşyaları diğer avucuma aktarırken başımı bile kaldırmadan, "Hıhı," diye mırıldandım.

"Bade, hemen temizle burayı."

Sesindeki emredici tona sinir olsam da avucumdaki hazineyi koruma telaşıyla derin bir nefes alıp başımı yavaşça yukarı kaldırdım. Doğrudan gözlerinin içine baktım.

"Temizleyeceğim zaten, bir sabret!" dedim ters bir tavırla. "Camlar kaçmıyor ya bir yere!"

Ozan sabır dilenircesine gözlerini tavana dikti. Elinde hâlâ yarısını yenmiş böreği tuttuğunu muhtemelen fark etmiyordu ama oldukça komik görünüyordu.

Dudaklarımı birbirine bastırdım.

Ozan bunu fark edince bakışları hızla beni buldu.

"Sabrımı o kadar zorluyorsun ki..."

"Bak, bana bulaşma tamam mı?" dedim avcumdaki eşyaları cebime tıkıştırırken. "Yemeğini yediysen çık, burayı temizleyeceğim."

Ozan elindeki böreği o an fark etmiş gibi böreğe kısa bir bakış attı.

"İştah mı bıraktın kızım?"

Böreği sertçe borcama bıraktı ve ardından hızla mutfağı terk etti.

Ozan mutfaktan çıktıktan sonra arkasından söylenmeyi bir kenara bırakıp hemen işe koyuldum. Boş odalardan birine bıraktığım elektrikli süpürgeyi kaptığım gibi mutfağa döndüm.

Yerdeki iri cam parçalarını dikkatlice toplayıp çöpe attıktan sonra kalan ufak kırıkları ve toprağı hızlıca süpürdüm. Ardından tezgahın altından bezi alıp zemini bir güzel sildim.

Resmen başıma iş çıkarmıştım ama Ozan'ın yüzündeki o ifadeyi görmeye değerdi.

Mutfak eski haline dönünce rahat bir nefes alıp vakit kaybetmeden salona geçtim.

Salon boştu, Ozan ortalıkta görünmüyordu. Büyük ihtimalle odasına çekilmişti ama bu şu an zerre umurumda değildi.

Cebimdeki eşyaları çıkarıp tek tek koltuğun üzerine dizdim. Dudaklarımda engel olamadığım sıcacık bir gülümseme belirdi. Yıllar sonra yeniden karşımdaydılar.

Onlara baktıkça çocukluğumu, o tasasız günleri ve arkadaşlarımı ne kadar çok özlediğimi göğsümdeki tatlı sızıyla bir kez daha fark ettim.

O sırada cebimdeki telefonun titreşimiyle irkildim. Ekranı açtığımda Onat'tan mesaj geldiğini gördüm.

"O tahmin ettiğim şey mi?"

Tam klavyeyi açıp cevap yazmaya hazırlanıyordum ki ekranda Onat'ın adı belirdi. Gülerek telefonu açıp kulağıma götürdüm.

"O bizim kavanoz mu?" dedi Onat, sesindeki şaşkınlığı daha merhaba bile demeden dışa vurarak.

"Evet," dedim kıkırdayarak. "Tam olarak o."

"Nasıl oldu bu? Nereden çıktı?"

"Bir sebepten İzmir'e döndüm," dedim, koltuğa iyice kurulurken. "Ve hayallerimizdeki o eve taşındım."

"Gerçekten inanamıyorum Bade, şu an şoktayım!" dedi Onat, bir süre duraksadıktan sonra. "E, kimseye ulaşabildin mi peki?"

Derin bir nefes verip koltuktaki eşyaları süzdüm.

"Hayır, henüz değil. Az önce çıkardım kavanozu ve açıkçası nasıl ulaşacağımı bile bilmiyorum. Soy isimleri bile aklımda değil ki..."

"E kızım, mahalleliye sorsana," dedi Onat rahatça. "Belki hatırlayanlar çıkar."

"O biraz sıkıntı," dedim, aklıma teyzeler ve uydurduğum evlilik yalanı gelince huzursuzca kıpırdanarak. "Mahallelinin beni hatırlamaması lazım çünkü."

"Neden?"

Derin bir nefes alıp başıma gelen her şeyi tek tek anlattım.

"Olaya bak be!" dedi Onat kahkaha atarak. "Film gibi resmen."

"Yaa," dedim alayla. "Korku filmi."

"Ee, şu Ozan mıdır nedir, ondan rica etsene."

Kaşlarım çatıldı.

"Nasıl yani? Ne rica edeceğim ki ondan?"

"Sen teyzelere soramıyorsun madem, o amcalara sorsun. Eski arkadaşlarım burada oturuyordu, tanıyor musunuz diye sallasın işte. Belki işe yarar."

"Hayatta olmaz!" dedim başımı hızla sallarken. "Hiçbir şey istemem o canavardan."

Onat yeniden kahkaha attı.

"Valla Bade'ciğim, kavanozu sen bulduysan bu görev maalesef ki sana ait. Ve tek yol şimdilik bu görünüyor. Yine de sen bilirsin."

Derin bir nefes verdim. Onat haklıydı. Mahalleye sormak dışında elimde tek bir yol bile yoktu. Ama teyzeler sorduğum an o arkadaş grubuna dahil olduğum için ve ismim hâlâ Bade olduğu için tüm taşlar yerine otururdu.

Ve bu benim sonum olabilirdi.

"Düşüneceğim," dedim sonunda, zihnimdeki karmaşadan kaçarak. "Zaten halledebilirsem buluşuruz. Sen İstanbul'da mısın?"

Onat birkaç sene önce İzmir'den İstanbul'a taşınmıştı ama hiç görüşmemiştik.

"Evet İstanbul'dayım ama bir buluşma ayarlanırsa mutlaka gelirim."

"Tamam," dedim gülümseyerek. "Görüşürüz o halde."

"Görüşürüz, Bade."

Telefonu kapattıktan sonra gözlerim istemsizce koridorun sonundaki Ozan'ın oda kapısına kaydı.

Daha birkaç dakika önce adamın gözünün içine baka baka kavanozu yere fırlatıp patlatmışken, şimdi gidip ondan yardım istemek fikri bile mideme ağrılar girmesine yetiyordu.

Ama Onat maalesef haklıydı. Mahallelinin beni tanıması tam anlamıyla bir felaket olurdu ve bu düğümü çözebilecek tek kişi şu an Ozan'dı.

Sıkıntılı bir nefes verip oturduğum yerden kalktım. Ayaklarımı sürüye sürüye koridora geçip odasının önüne kadar geldim. Elim yavaşça kapının kulpuna doğru uzandı ama tam dokunacakken bir anda elektrik verilmiş gibi geri çektim.

"Yok, yok yapamayacağım..." diye fısıldadım kendi kendime. "Mümkün değil, bu adama yalvarmaktansa varsın bulamayayım kimseyi."

Arkamı dönüp gitmeye niyetlendim ama durdum. İçimdeki huzursuzluk beni bir sağa bir sola itiyordu. Koridorda bir o tarafa bir bu tarafa volta atmaya başladım.

Bir yandan parmaklarımı kemiriyor, bir yandan da kendi kendime söyleniyordum.

"Ne diyeceğim ki? Ozan'cığım acaba mahalledeki amcalara eski arkadaşlarımı sorar mısın mı diyeceğim?"

Tam o esnada Ozan'ın oda kapısı aniden ve gürültüyle açıldı.

Ben koridorun ortasında bir sağa bir sola amaçsızca koşuşturur vaziyette donakaldım. Ozan kapının eşiğinde durmuş, çatık kaşlarıyla beni süzüyordu. Bakışlarındaki 'bu kız iyice delirdi' ifadesi o kadar netti ki rezilliğimin boyutunu kelimelerle anlatamazdım.

"Ne yapıyorsun sen orada?" dedi, sesi hayret doluydu.

Zihnim saliseler içinde felç geçirdi. Artık buradan geri dönüş olmadığını anladığımda, mecburiyetin getirdiği son çareyle yüzüme yalandan mahcup bir ifade yerleştirdim.

"Ben..." dedim, derin bir nefes alıp kelimeleri toparlamaya çalışarak. "Özür dilemeye geliyordum."

Ozan'ın kaşları daha da havalandı, yüzünde tam anlamıyla bir şok dalgası gezindi. Ağzı hafifçe aralandı.

"Özür mü?" dedi, sanki yabancı bir dilde konuşmuşum gibi. "Sen mi?"

"Evet..." dedim, gözlerimi kaçırarak. "Yani... Az önce mutfakta biraz saçmaladım. Kavanozu yere atışım falan... Fazla ileri gittim. Kusura bakma lütfen."

Ozan birkaç saniye boyunca şüpheyle yüzüme baktı. İtirafımın altında bir şey aradığı her halinden belliydi. Yine de durumun üzerine gitmeyip hafifçe başını salladı.

"Tamam," dedi sadece.

Ardından odasından çıkıp banyoya doğru ilerlemek için yanımdan geçmeye çalıştı. İşi bu kadar kolay kapatamayacağımı bildiğim için telaşla kolunu tutmaya yeltendim ama son anda elimi çekip seslendim.

"Ozan, bekle!"

Ozan durdu. Topuklarının üzerinde yavaşça bana doğru dönüp bıkkın bir nefes verdi.

"Yine ne oldu, Bade?"

Yutkundum.

"Ben... Senden bir şey isteyeceğim."

Ozan'ın çatılan kaşlarının yerini anında sinir bozucu, alaycı ifadesi aldı. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrılırken başını iki yana salladı.

"Ben de diyorum bu kız durduk yere neden özür diliyor..." dedi, sesindeki alayı hiç gizleme gereği duymadan. "Pardon, senin ne kadar çıkarcı biri olduğunu bir an için unutmuşum."

Seslice yutkundum.

O an zihnimden geçen tek şey, çocukluk arkadaşlarımın bu canavardan bir şey istemeye değer olup olmadıklarıydı.

İçimdeki özlem ve hayatlarına duyduğum merak, öfkemi içimde söndürdü. Hakaretini duymazlıktan gelmek zordu ama minik afacanlar buna değerdi.

🏠

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

12okunma 4beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.