EKSİK PARÇA kitap kapağı

10. bölüm / 11

EKSİK PARÇA

MAHŞERİN DÖRT ATLISI

Vaveyla Yazarı: Helin Demir

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: MAHŞERİN DÖRT ATLISI

Yatağımda uzanmış, gözlerimi telefona dikmiştim. Yaren'den hâlâ mesaj gelmemişti. Ozan'ın odasından ses gelmiyordu.

Arkadaşlarımı görmeyi bu kadar istediğimi bilmiyordum.

Onların hayatına bu kadar merak duyduğumu bilmiyordum.

Onları çok özlediğimi bilmiyordum.

Bu yüzden Yaren'den mesaj gelmediği her an midemdeki düğüm büyüyordu.

Tam o an odamın kapısı açıldı. Yattığım yerden irkilerek doğruldum. Ozan karşımda tişörtsüz bir şekilde duruyordu!

Biçimli vücudunu gördüğüm anda boğazım düğümlendi. Gözlerim istemsizce omuzlarından göğsüne, oradan da belirgin karın kaslarına kaydı. Hemen bakışlarımı yüzüne çıkarmaya çalıştım ama bunu yaparken bile yüzümün yandığını hissediyordum.

Bir kez yutkundum.

Sonra bir kez daha.

Ağzım öyle kurumuştu ki sanki saatlerdir çölde yürüyordum.

Neden yine üstü çıplaktı bu adam? Bir insan kendi odasında istediği gibi dolaşabilirdi elbette ama benim odamda ne işi vardı? Hem kapı çalmak diye bir şey duymamış mıydı?

Bir de neden gözümü ondan alamıyordum?!

"Bade?"

Ozan'ın sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Bana doğru bakıyordu. Dudaklarımı araladım ama sesim çıkmadı. Boğazımı temizleyip kendime gelmeye çalıştım.

"Ozan?"

Kaşlarından biri hafifçe kalktı.

"Evet..."

"Neden..." dedim, sesim beklediğimden daha ince çıkmıştı. "Neden böyle odamda duruyorsun?"

Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Fakat alıştığım alaycı ifadeden farklıydı bu. Gözleri parlıyor, bakışlarını yüzümden ayırmıyordu.

"Bir sorun mu var?"

Bir sorun mu vardı?!

Elbette vardı! Hem de bir değil, bir sürü!

Ama sorunları sıralamaya başlamadan önce üzerime bir tişört giymesini istemem gerekiyordu. Çünkü bu şekilde düşünme yetimi kaybetmek üzereydim.

Ozan hiçbir şey söylemeden bana doğru yürümeye başladı.

Gözlerim büyüdü.

Ne yapıyordu bu adam?

Yatağın üzerinde geriye doğru kaydım. Sırtım başlığa değdiğinde daha fazla gidecek yerim kalmadığını fark ettim. Ozan ise ağır adımlarla yaklaşmaya devam ediyordu.

"Ozan... Neden üstüme yürüyorsun?"

Bu kez sesim neredeyse fısıltı hâlindeydi ve o hâlâ cevap vermiyordu.

Ozan yatağın kenarında durdu. Başımı kaldırıp yüzüne bakmak zorunda kaldım. Aramızdaki mesafe o kadar azdı ki nefesimi tutmadan duramıyordum.

Sonra elini uzattı. Ne yapacağını anlayamadan parmaklarımı kavradı.

Bütün vücudum gerildi.

"Ozan, ne yapıyorsun sen?"

Cevap vermek yerine elimi yavaşça aşağıya doğru indirmeye başladı. Bakışlarım şaşkınlıkla ellerimize kaydı. Elimi tutan parmakları sıcaktı. Ne kadar karşı koymaya çalışsam da hareketlerimi kontrol edemiyor gibiydim.

Derken elimi karnına yaklaştırdığını fark ettim.

Gözlerim kocaman açıldı. Beynim artık çalışmayı tamamen bırakmıştı. Ozan'ın dudaklarının kenarı kıvrıldı. Gözlerini gözlerime dikerek, sonunda konuştu.

"Dokunmak istemiştin." Sesli bir nefes verdi. "Dokun."

Yüzümdeki bütün kanın çekildiğini hissettim. Ağzımı açtım ama tek kelime bile çıkaramadım.

"Ben..." diye kekeledim.

Ozan elimi biraz daha yaklaştırdı.

"Ne oldu? Bütün gece beni düşündüğünü inkar mı edeceksin?"

Sesi o kadar sakindi ki kendimi camdan aşağı atmak istedim.

Elim karnına birkaç santim kala durdu. Kalbim göğüs kafesimi kırıp dışarı çıkacakmış gibi atıyordu. Ozan'ın gözleri hâlâ gözlerimdeydi. Yüzündeki kendinden emin gülümseme ise beni mahvetmek üzereydi.

"Bade," diye mırıldandı. Nefesimi tuttum. "Dokun."

Tam elimi biraz daha ileri götürecekken...

Telefonumun sesiyle yatakta sıçrayarak doğruldum.

"Aaa!"

Göğsüm hızla inip kalkarken gözlerimi dehşetle etrafta gezdirdim. Ozan yoktu. Odamın kapısı kapalıydı. Karşımda yalnızca gece lambasının aydınlattığı duvarım ve yorganım vardı.

Yani bütün bunlar bir rüya mıydı?!

Telefonum hâlâ acı acı çalarken hırsla yüzümü sıvazladım. Yaşadığım utancı anlatacak kelimeleri bulamıyordum. Göğsüm hızla inip kalkıyordu, dudaklarım kupkuru olmuştu.

Yavaşça elimi yüzümden çektim. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey yapmadan oturdum. Ardından aklıma yeniden az önce gördüğüm görüntüler gelince yastığı kaptığım gibi yüzüme bastırdım.

"O nasıl bir rüyaydı, Allah'ım..."

Sesim yastığın altından boğularak çıkıyordu. Ozan'ın yüzündeki kendinden emin gülümseme gözlerimin önüne geldi.

"Dokunmak istemiştin, dokun."

Yastığı yüzümden çekip dehşetle duvara baktım.

"Allah seni kahretsin, Bade..."

Bir süre öylece oturup sakinleşmeye çalıştım. Sonra telefonumu elime alıp arayanı kontrol ettim.

Yaren'den iki cevapsız arama.

Derin bir nefes alıp zihnimdeki tüm Ozan görüntülerini kazımaya çalıştım. Ardından Yaren'in aramasına geri döndüm.

Telefon birkaç kere çaldıktan sonra açıldı.

"Bade, uyumuş muydun? Kusura bakma biraz geç aradım, evde misafirler vardı! Anca odama geçebildim."

"Uyumuştum ama sorun değil..." diye mırıldandım, rüyanın etkisi hâlâ geçmemişti. "Ne yaptın, Çağrı'yla görüşebildin mi?"

"Evet, az önce konuştum. Şimdi kapatır kapatmaz grup açacağım."

Yüzüm aydınlandı.

"Tamam, bekliyorum. Görüşürüz."

"Görüşürüz canım!"

Telefonu kapatıp derin bir nefes bıraktım. Yüzüm hâlâ alev alev yanıyordu.

Bu lanet rüyayı neden görmüştüm? O görüntü bilinçaltıma kadar neden ve nasıl işlemişti hiçbir fikrim yoktu ama çok rahatsız hissettiriyordu.

Yirmi yedi senelik ömrümde daha önce hoşlandığım erkekleri bile rüyamda bu şekilde görmezken, hiç hoşlanmadığım hatta elimde olsa bir kaşık suda boğacağım bir adamı neden gördüğümü kendime açıklayamıyordum.

İyi ki rüyalarımızı kimse göremiyordu. Ozan, onu rüyamda gördüğümü, üstelik yarı çıplak gördüğümü bilseydi...

Hızla başımı salladım.

"Unut artık."

Kendi kendime mırıldanırken telefonum üst üste bildirimlerle titredi. Ekranı açıp baktığımda "MAHŞERİN DÖRT ATLISI" isimli bir gruba alındığımı görünce dudağımın kenarı neşeyle kıvrıldı.

Sohbete başlamadan önce Onat'ı ekledim.

Neredeyse yarım saat konudan konuya atladığımız bir sohbete tutuşmuşken, Yaren'in geri kalan konuları buluşmamıza saklamamız gerektiğiyle alakalı uyarısı konuşmayı noktalamıştı.

Konuştuğumuz süre zarfında hiçbir şekilde şu anki hayatlarımızı konuşmadan yalnızca geçmişi anmıştık. Sanırım hepimiz beraber geçirdiğimiz son dertsiz günlerimizi çok özlemiştik. Yaşadığımız maceraları hatırladığımda yeniden yedi yaşındaki Bade'yi kalbimin en derininde hissetmiştim.

Onu hatırlamayalı o kadar zaman oluyordu ki, belki de özlemini çektiğim asıl şey küçük Bade'nin ta kendisiydi.

Dudağımın kenarındaki minik gülümsemeyle beraber yataktan doğruldum ve mesajlarımızı tekrar tekrar okuyarak odamdan çıktım.

Bunca saat uyanık kaldığım için midem kazınmaya başlamıştı. Karanlık koridorda telefonuma baka baka ilerlerken sert bir şeye çarptım.

"Ayy!"

Ağzımdan gürültülü bir çığlık koptu. Telefonun ışığını çarptığım şeye çevirdiğimde...

Yine mi Ozan?!

"Koskoca evde sürekli bana toslamayı nasıl başarıyorsun, Bade?"

Ozan'ın sinirden kasılmış çenesi, çatılmış kaşlarını gördüğümde gözlerimin önüne ilk gelen şey gördüğüm rüyaydı.

Neyse ki bu defa giyinikti!

Seslice yutkundum.

"Sen de hayalet gibi dolanma evin içinde! Işıkları neden açmıyorsun?!

"Çünkü yalnızca su içmeye kalktım."

Ozan tek elini cebine yerleştirip sağ omzunu duvara yasladı. Yüzümü incelemeye başladığında korkuyla bir adım geriledim.

Rüyamda beni bu şekilde süzdüğünde hiç iyi şeyler yaşamamıştık.

"Neye bakıyorsun?!" dedim şüpheyle. Bir an için aklımı okuyup gördüğüm rüyayı anladığını bile düşündüm. "Çekilsene önümden."

"Sen niye uyumadın hâlâ?"

"Yaren'lerle konuşuyordum." Omuz silktim. "Ayrıca sana ne?"

"Ee, grup tamamlandı yani. Ne zaman buluşuyorsunuz?" derken, kısa bir an gözlerini kaçırdı.

Gözlerim istemsizce kısıldı.

"Yarın."

Ozan'ın kaşları havalandığında omzunu yasladığı duvardan çekti.

"Bu kadar çabuk mu?"

"Neden soruyorsun?"

Ozan boğazını temizleyip ilerlemeye başladı.

"Öylesine."

Ardından odasına girip kapıyı gürültüyle çarptı. Ozan'ı anlamaya bir ömür harcasam yine de koca bir sıfırla ortada kalırmışım gibi hissediyordum.

Derin bir nefes alıp mutfağa ilerledim. Keyfimi bozmasına izin vermeyecektim.

🏠

Ozan odasının kapısını istemeden sertçe çarpmış, odanın ortasında öylece dikiliyordu. Zihni çoktan yirmi sene öncesine gitmiş, kalbi yine aynı kırıklıkla dolmuştu.

Parmaklarını göz pınarlarına dayayıp birkaç saniye nefesinin düzene girmesini bekledi. Ağzındaki acı tat çok tanıdıktı. Ozan, unutulduğunu her hissettiğinde ağzında aynı tadı hissediyordu.

Adımları farkında olmadan elbise dolabına ilerledi. Kapağını ses çıkarmamaya özen göstererek, büyük bir yavaşlıkta açtı.

Sanki istese de hızlı hareket edemeyecek gibi hissediyordu. Çünkü kapısını sıkı sıkı kapattığı geçmişi görmek istemekle, gerçekten görmek arasındaki farkı son bir haftadır çok daha iyi biliyordu.

Dolabın derinliklerine bıraktığı mavi, küçük kutuyu avuçlarına aldı. Kutuyu eline alan kişi yirmi sene önceki Ozan'dı.

En azından kalbindeki sızı geçmişine bağlıydı.

Kutunun kapağını özenle açtı. İçerisindeki sararmış, yer yer çizilmiş fotoğrafları kenara çekti ve üzerindeki resmi silinmiş tasoyu parmaklarının arasına aldı.

Birkaç saniye boyunca tasoyu çevirdi çevirdi çevirdi...

"Getirdim hadi, gitmeyecek miyiz?"

Görüntüler şimşek hızında zihninde patlıyordu.

"Bugün değil, Ozan. Yarın bakarız."

Sonra mekan değişti, hava vakumlanır gibi oldu. Apartmanın önünde, avcundaki tasoyu sımsıkı tutmuş oturuyordu.

"Babası ölmüş kızım! Yazık değil mi?!"

"Ne yapmamızı istiyorsunuz?"

Ozan hızla gözlerini yumdu. Girdiği bataklıktan hemen çıkması, üzerindeki çamuru silkelemesi gerekiyordu. Elindeki taso avcunun içerisinde eğildi, büküldü. Neredeyse kırılacaktı.

Ozan hızla gözlerini açtı. Tasoya son bir bakış atmamaya çalışarak yeniden kutuya koydu ve kutuyu sanki fırlatır gibi dolaba bıraktı.

Dolabın kapısını bile kapatmadan kendini hızla yatağa attığında başına saplanan sancıyı umursamadı.

"Son bir gün..." diye mırıldandı Ozan. "Sadece bir gün."

Ardından gözlerini kapattı. Kulakları uğulduyordu. Zihnine başka sesler karışmış, kalbi kocaman bir taşın altında eziliyor gibiydi.

Yine de gözlerini açmadı.

Çünkü, eğer gözlerini açarsa karşısında ona gücenmiş gözlerle bakan küçük Ozan'ı göreceğini biliyordu.

🏠

Sabah uyandığımda Ozan evden çoktan gitmişti. O rüyadan sonra onu evde görmemek işime geliyordu açıkçası. Zihnimi temizleyene kadar en azından...

Kahvaltı yaptıktan sonra ağır ağır hazırlanırken heyecandan yerimde duramıyordum. Evden çabucak çıkmak istiyordum ama Onat İstanbul'dan geleceği için onu beklemek zorundaydık.

Açık açık, o gelmeden buluşursak hepimizi öldüreceğini söylemişti!

Saçlarımı yaparken sıcak maşayla sayamadığım kadar çok kez elimi yaktım, makyaj yaparken tüm maskarayı gözümün içine soktum.

Resmen elim ayağım tutmuyor kelimesinin canlı kanıtı gibiydim!

Birkaç saatin sonunda nihayet Onat İzmir'e varmış, buluşacağımız kafeye doğru yola çıkmıştı. Ben de ana yola çıkıp gördüğüm ilk taksiye bindim ve bulantılar eşliğinde bir yolculuk yaptım.

Üzüldüğümde, öfkelendiğimde, utandığımda bundan en çok zarar gören organım genelde mide oluyordu. Tüm duygularımı midemde yaşıyordum sanki.

Trafiğe takılınca içimdeki heyecan yerini yavaş yavaş sabırsızlığa bırakmıştı. Şoförün her kırmızı ışıkta duruşunda koltuğumda biraz daha kıpırdanıyor, bir an önce varabilmek için içimden dualar ediyordum.

Nihayet kafenin önünde durduğumuzda çantamı kaptığım gibi parayı uzattım ve neredeyse koşarak arabadan indim.

Üçü de benden önce gelmişti!

Kafenin kapısını heyecanla itip içeri girdim. Ahşap masaları, büyük pencerelerinden içeri süzülen gün ışığı ve havaya yayılan taze kahve kokusuyla sıcacık bir yerdi. İçerideki birkaç masada oturan insanlara şöyle bir göz gezdirdikten sonra gözlerimi kısıp etrafa bakınmaya başladım.

Neredeydiler?

Tam o sırada, pencerenin kenarındaki masada oturan üç kişilik gruba takıldı gözlerim.

Onat!

Tanıdığım tek kişi o olması normaldi çünkü diğer ikisini hiç görmesem de Onat'la senelerdir sosyal medyadan takipleşiyorduk.

Bir an olduğum yerde kaldım.

İşte oradaydılar.

Yirmi yıldır görmediğim, çocukluğumun en güzel anılarını paylaştığım insanlar... Bir zamanlar aynı bahçede koşturan, birbirimizin en saçma fikirlerine bile sorgusuz sualsiz ortak olan o üç çocuk şimdi karşımda oturuyordu.

Göğsümün ortasında bir şeyler kıpırdadı. Gözlerim dolacak gibi oldu ama dudaklarımda kocaman bir gülümseme belirdi. Onlara bakarken içimdeki heyecanın nereye sığacağını bilemiyordum.

Sanki aradan yirmi yıl geçmemişti de ben yalnızca birkaç dakikalığına yanlarından ayrılmıştım.

Daha fazla bekleyemedim. Hızlı adımlarla masalarına doğru ilerlediğimde beni ilk fark eden Yaren oldu. Başını kaldırdığı anda gözleri büyüdü, ardından yüzüne öyle bir gülümseme yayıldı ki ben de kendimi tutamayıp daha çok gülümsedim.

Üçü de ayağa kalkmıştı.

"BADE!"

Yaren'in sesini duyduğum anda kendimi kollarına bıraktım.

"Yaren!"

Ona öyle sıkı sarıldım ki bir an nefes alamayacağını düşündüm ama o da beni en az benim kadar sıkı tutuyordu. Yüzümü omzuna gömdüğümde burnuma güzel bir parfüm kokusu geldi. Saçları yüzüme değiyordu.

Sapsarı, kıvırcık saçları ve bembeyaz teniyle inanılmaz güzelleşmişti. Yüz hatları çocukluğumu hatırlatacak kadar tanıdık, yetişkin hâliyle karşımdaki kadın ise bir o kadar farklıydı.

Ama saçları...

O kıvırcık saçları hâlâ aynıydı!

Yedi yaşındayken de böyleydi. Çocukken saçlarını taramak için annesinin başında saatler geçirdiğini hatırlıyordum. Şimdiyse o kıvırcıklar omuzlarının etrafında özgürce duruyordu.

Biraz geri çekilip yüzüne baktım. Ellerimi omuzlarına koymuş, onu baştan aşağı süzüyordum.

"Ya, sen çok güzelleşmişsin!"

Yaren kahkaha attı.

"Sen kendine bak! İnanamıyorum!"

Tekrar sarılacak gibi oldum ama bu kez Çağrı araya girdi.

"Ben de buradayım bu arada."

Gülerek ona döndüm. Karşımda duran yüzü görünce içimdeki heyecan yeniden kabardı. Yıllardır yalnızca zihnimde canlandırdığım çocukluk arkadaşım şimdi birkaç adım ötemdeydi.

"Çağrı!"

Kollarımı boynuna doladım. O da bana sıkıca sarıldı.

"Hoş geldin, Bade."

"Sen de çok değişmişsin!"

"İyi anlamda mı, kötü anlamda mı?"

Geri çekilip onu bir süre süzdüm. Çağrı küçükken mahallemizin en popüler oğlanıydı. Bütün küçük kızlar Çağrı'yla oynamak için can atardı. Şimdi ise küçüklükten kalma popülerliğinin hakkını verecek akdar yakışıklıydı.

Üstelik, sanırım spora başlamış, acayip iyi bir vücut yapmıştı!

"İyi anlamda!" dedim sırıtarak.

Çağrı gülerek başını iki yana sallarken yanımızdan bir ses yükseldi.

"Benimle de sarılacak mısın, yoksa beni sosyal medyada gördüğün için kontenjanımı doldurdun mu?"

Başımı çevirip Onat'a baktım. Yüzümdeki gülümseme daha da büyüdü.

"Gel buraya, aptal!"

Kollarımı ona açtığım anda Onat da bana sarıldı. Onunla yıllardır sosyal medyadan konuşmuş, birbirimizin hayatına uzaktan da olsa tanıklık etmiştik. Ama sarılmak bambaşkaydı. Sırtına birkaç kez vurup kendimi geri çektiğimde ikimiz de gülüyorduk.

Onat her zaman grubumuzun tatlı, efendi çocuğuydu. Ailelerimiz Onat yanımızdaysa geç saatlere kadar mahallede oynamamıza izin verirlerdi.

Güven veren bir yanı vardı.

Sonunda kendimi Yaren'in yanındaki sandalyeye bıraktım. Çağrı ve Onat da karşımıza oturdu. Üçüne birden bakıp gülümsemekten kendimi alamıyordum.

Yaren ellerini masanın üzerine koydu. Gözleri dolacakmış gibi parlıyordu.

"Ben hâlâ buluştuğumuza inanamıyorum."

"Ben de," dedim içtenlikle. "Sanki birazdan birimiz uyanacak ve bütün bunların rüya olduğunu göreceğiz."

Rüya kelimesi ağzımdan çıkar çıkmaz kaşlarım çatıldı. Bir süre bu kelimeyi kullanmasam iyi olurdu...

Çağrı bana dönüp başını iki yana salladı.

"Valla Bade, helal olsun. Bu dörtlüden verdiğimiz sözü tutan yalnızca sen oldun resmen."

Gülmeye başladım. Yıllar önce birbirimize verdiğimiz o sözü tekrar hatırlayınca içimde tatlı bir sıcaklık yayıldı.

"Arkadaşlar, şimdi hiç şov yapmayayım. Sırf sözümü tutmak için bu eve taşınmadım yani." Ellerimi iki yana açtım. "Her şey çok büyük tesadüftü. İş için İzmir'e dönmem gerekti ve ofisim mahalleye çok yakın olduğu için o mahalleden ev bakmaya başladım. Sonra bu evin kiralık ilanını görünce gerçekten şok geçirdim. Ama yine de bir saniye bile düşünmeden hemen kiraladım."

Onat, ağzının kenarında beliren muzip gülümsemeyle öne doğru eğildi.

"İşte keşke düşünseymişsin. Belki dolandırılmazdın."

Kaşlarımı çattım. Çağrı hemen Onat'a döndü.

"Ne dolandırılması lan?"

"Valla bu hikayeyi Bade'den dinlemeniz lazım," dedi Onat keyifle.

Yaren ve Çağrı'nın meraklı bakışları üzerime düştüğünde derin bir nefes alıp her şeyi tek tek anlattım. Beni kahkaha ata ata dinlemişlerdi ama anlatırken istemsizce ben de gülüyordum.

"Film gibi olay!" dedi Yaren, hayretle gözleri büyümüştü.

"Aynısını dedim," dedi Onat kahkaha atarak.

"Yalnız Bade..." dedi Çağrı, ciddi bir ifadeyle. "O herifle aynı evde kalman çok da mantıklı değil. Ülkenin hali ortada, yani büyük cesaret göstermişsin."

Sıkıntıyla iç çektim.

"Evet, o anın öfkesiyle verdiğim kararı hiç sorgulamadım ama şu an düşündükçe ben de hayret ediyorum. Yani kötü biri değil, en azından katil veya sapık değil ama öyle biri de çıkabilirdi. Babam duyarsa beni öldürür..."

Sonra doğru sesim kısıldığında üçü de bakışlarını kaçırdı. O an anladım ki, üzerinden yirmi sene de geçse onlar da babamın sert kişiliğini unutmamışlardı.

"Umarım hızlıca bu sorunu çözersin," dedi Yaren, şefkatle masada duran elimi sıvazlarken.

"Bu arada..." dedi Onat, hepimizin bakışları ona döndü. "Ben dün mesajlaşma bittikten sonra bir şey hatırladım."

"Ne?" dedim, merakla.

"Bizim bir arkadaşımız daha vardı, hiçbiriniz hatırlamadınız mı?"

"Ne?" dedim şaşkınlıkla. "Bizim bir arkadaşımız daha mı vardı?"

Yaren'in gözleri büyüdü. Çağrı da kaşlarını çatarak Onat'a baktı.

"Saçmalama, Onat! Öyle biri olsa nasıl hatırlamayalım?" dedi Yaren.

Onat gözlerini devirerek arkasına yaslandı.

"Ya, o zaten bizim gibi doğduğundan beri o mahallede değildi. Birkaç ay falan yanımızda kalmıştı. Hatırlasanıza, mahalledeki çocuklar çocuğa zorbalık ediyordu. Ailelerimiz de başımızın etini yemişti onu aranıza alın diye."

Onat konuştukça yüzümdeki şaşkın ifade yerini düşünceli bir hâle bıraktı. Sanki zihnimin en kuytu köşelerine saklanmış bir şeyleri dürtmeye çalışıyordu.

"Sessiz sakin, kendi hâlinde bir çocuktu," diye devam etti. "Zaten Çağrı'yla Bade İstanbul'a taşınmadan birkaç gün önce onlar da mahalleden gitmişti. Biz Badelerin evinde Bade'nin doğum gününü kutluyorduk, hatırladınız mı? Vedalaşmaya gitmedik diye annelerimiz bayağı söylenmişti."

"Bir dakika..." dedim, gözlerimi kısıp alnıma dokunarak. "Bir dakika, dur..."

Üçü de bana döndü.

Zihnimi zorladım. Çocukluğumun tozlu raflarını karıştırıyor, birbirine karışmış anılarımın arasından bir şeyler bulmaya çalışıyordum. Yedi yaşındaydım. O yaşlarda yaşadığım onca şeyin arasında birkaç ay boyunca hayatımızda olan bir çocuğu unutmuş olmam çok da şaşırtıcı değildi.

Ama şimdi Onat anlatınca zihnimin bir köşesinde bir şeyler kıpırdanmaya başlamıştı.

Bahçede oynayan çocuklar...

Mahalledeki diğer çocukların arasında tek başına duran biri...

Başını önüne eğişi, bizimle konuşurken sesinin neredeyse duyulmayacak kadar alçak çıkışı...

Silik bir görüntü belirdi zihnimde. Küçük bir çocuk, bizden biraz uzakta duruyordu. Onu oyuna çağırdığımızı hatırlamıyordum. Daha doğrusu, çağırmak bizim fikrimiz değilmiş gibi geliyordu.

Sanki Onat'ın dediği gibi büyüklerimiz bizi zorlamış, biz de istemeye istemeye aramıza almıştık. Yine de ona kötü davrandığımızı hatırlamıyordum. Yalnızca pek yakın olmadığımızı, oyun oynarken bile aramızda görünmez bir mesafe kaldığını anımsıyordum.

Dudaklarımı birbirine bastırıp biraz daha düşündüm. Görüntüler bir an beliriyor, ardından sislerin arasına karışıp kayboluyordu.

"Ya..." dedim sonunda, emin olamayan bir ifadeyle. "Evet, hatırladım sanırım."

Çağrı'nın kaşları havalandı.

"Harbi mi?"

"Galiba. Sessiz sakin bir çocuktu dedin, değil mi? Pek konuşmuyordu. Biz de..." Bir an duraksadım. "Biz de onu pek aramıza almak istemiyorduk galiba."

"Ben de anımsar gibi oldum...." dedi Yaren, gözleri uzak bir noktaya dalmıştı. "Bayağı mecburiyetten arkadaş olmuştuk çocukla."

Onat başını salladı.

"Aynen öyle. Annelerimiz sürekli onunla oynamamızı söylüyordu. Biz de çocuk aklı işte, istemeye istemeye yanımıza alıyorduk. O yaşlarda grubumuza başka birini dahil etmek ihanet gibi geliyordu."

Çağrı parmaklarını masaya vurup düşünceli bir şekilde tavana baktı.

"Ben de hatırlıyor gibiyim şimdi. Ama yüzünü gözümün önüne getiremiyorum."

"Benim de öyle," dedi Yaren. Ardından dudaklarını büzüştürüp Onat'a döndü. "İyi de hatırladık diyelim, ne olacak? Çocuğun ismi bile aklımızda değil ki... Nereden bulacağız onu?"

Dudağımın kenarı kıvrıldı. Omuzlarımı umursamazca kaldırdım.

"Vallahi onu da bulamam artık. Zaten sizi bulmak bile eziyetti!"

Yaren kahkahayı patlattı. Çağrı da gülerek başını iki yana salladı.

"İyi, tamam. Daha şimdiden çocuğu gözden çıkardın yani," dedi Onat.

"Ne yapayım? Adını bilmiyorum, yüzünü hatırlamıyorum. Gidip mahalledeki bütün erkekleri sıraya mı dizeyim?"

"Fena fikir değil aslında," dedi Çağrı neşeyle.

Hepimiz gülmeye başladık.

Ama kahkahalarımızın arasında zihnimin bir köşesi o silik görüntüye takılı kalmıştı. Sessiz, kendi hâlinde bir çocuk... Bizimle aynı bahçede oynayan, aynı sokaklarda yürüyen ama hiçbir zaman gerçekten aramıza giremeyen biri.

Nedense onu hatırlamaya çalıştıkça içimde tuhaf bir his oluşuyordu.

Sanki o çocuğu yalnızca unutmuş değil, bir zamanlar hatırlamamak için de elimden geleni yapmıştım.

🏠

Kafede oturduğumuz süre boyunca saat nasıl ilerledi, hiçbirimiz fark etmedik. Ara ara geçmişten ara ara şimdiki yaşantımızdan bahsediyor, kahkahalarla gülüyor, arada bir hüzünleniyorduk.

İçimi inanılmaz bir huzur kaplamıştı.

Senelerdir nasıl bir his olduğunu unuttuğum huzuru eski bir dost gibi kucaklamıştım.

Bir sonraki buluşmamızı kararlaştırıp ayrıldıktan sonra yeniden taksiye binip eve geçmiştim. Yol boyu ettiğimiz sohbetleri düşünüp duruyordum ama zihnimi asıl meşgul eden unuttuğumuz o çocuktu.

Birini unutmuş olmak içimi fazlasıyla huzursuz ediyordu. Aslında itiraf etmek istemsem de içimi huzursuz eden şey onu yirmi yedi yaşımda unutmuş olmak değil, yedi yaşındayken de yeterince hatırlamamaktı.

Onu sırf ailelerimiz istiyor diye aramıza almış olmak ve belki de aylarca yok saymaktı. Sıkıntıyla iç çektim. Bu konunun üzerine daha fazla düşünmemeye karar verdim.

Sonunda eve girdiğimde tüm ışıklar kapalıydı. Ozan'ın hâlâ eve gelmediğini düşündüm ama kaşlarım istemsizce çatılmıştı.

Sabah erken çıkıp gitmişti. Ve hâlâ eve dönmemesi...

Ceketimi portmantoya bırakırken kafamı salladım.

"Ne zamandan beri onun için endişelenir oldun, Bade?"

Kendi kendime söylenerek ilerlerken salonun önüne kadar gelmiştim.

"Döndün mü?"

Ozan'ın sesi kulaklarıma dolduğunda yerimden sıçradım.

"Ay!" Elim istemsizce göğsüme kapanmıştı. "Aklım çıktı, Ozan! Hayalet gibi ne dikiliyorsun?"

Karanlıktan seçtiğim silueti koltukta oturuyordu. İlerleyip ışıkları açtım.

Işıklar açılır açılmaz bakışlarım salona kaydı. Ozan, koltuğa yayılmış, başını koltuğun arkalığına yaslamış hâlde bana bakıyordu. Yüzü her zamankinden daha yorgun görünüyordu.

Gözlerinin altında hafif gölgeler vardı ve saçları dağılmıştı. Önündeki sehpanın üzerinde bir viski bardağı ve yarısına kadar boşalmış bir şişe duruyordu.

Kaşlarımı hafifçe çattım.

"Ne yapıyorsun karanlıkta tek başına?"

Ozan başını kaldırmadan gözlerini benden ayırmadı.

"Düşünüyorum."

Bir an yüzünü inceledim. Normalde olsa mutlaka laf sokar, beni sinirlendirecek bir şey söylerdi. Şimdiyse karşımdaki adamın sanki bütün enerjisi tükenmişti. Üstelik içki içiyordu. Hem de tek başına, karanlıkta oturup düşünmek için.

Bir gariplik vardı ama ne olduğunu anlayamıyordum.

Yine de üzerine gitmedim. Belki de konuşmak istemiyordu.

Çantamı koltuğun yanına bıraktım ve usulca karşısındaki koltuğa oturdum. Birkaç saniye boyunca ikimiz de konuşmadık.

Ozan'ın bakışları üzerimdeydi ama bu kez bundan rahatsız olmadım. Sanki söylemek istediği bir şey varmış da kelimeleri bir araya getiremiyormuş gibi görünüyordu.

"Ee..." dedim sessizliği bozmak için. "Sen ne yaptın bugün?"

"İşlerle uğraştım."

Başımı salladım.

"Anladım."

Yine sessizlik.

Normalde bu adamla aynı odada beş dakika sessiz kalmak bile mümkün değildi. Ama nedense tek kelime edesim gelmiyordu. Havadaki garip gerginlik dilimi mühürlemiş gibiydi.

Ozan bardağını eline aldı, içindeki içkiden küçük bir yudum içti. Ardından gözlerini yeniden bana çevirdi.

"Buluşmanız nasıl geçti?"

Yüzümde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Gün boyunca içimi ısıtan anılar zihnimde yeniden canlandı. Yaren'e sarılışım, Çağrı'yla şakalaşmamız, Onat'ın bitmek bilmeyen esprileri...

"Güzeldi," dedim gülümseyerek. "İyi geçti."

Sesim durgun çıkmıştı çünkü zihnimin kancaları yine unuttuğum eski arkadaşımda takılı kalmıştı.

Bütün gün boyunca onca şey konuşmuş, çocukluğumuzu yeniden yaşamış gibi hissetmiştik. Ama birimizin eksik olduğunu fark ettiğimizde içimde tuhaf bir boşluk oluşmuştu. Adını bile hatırlayamadığım birini unutmuş olmak beni neden bu kadar üzüyordu, bilmiyordum.

Ozan başını hafifçe yana eğdi.

"Ama?"

Kaşlarımı kaldırıp ona baktım.

"Ne ama?"

"Sanki çok da beklediğin gibi geçmemiş."

Dudaklarımı araladım ama hemen cevap veremedim. Karşımdaki adamın beni bu kadar dikkatli gözlemlemesi tuhafıma gitmişti. Normalde yüzümdeki en ufak değişikliği bile fark ettiğinde mutlaka dalga geçecek bir şey bulurdu. Şimdiyse yalnızca bekliyordu.

Derin bir nefes aldım.

"Hayır, aslında tam da beklediğim gibiydi. Hatta düşündüğümden bile güzel geçti." Bir an duraksadım. "Ama canımı sıkan bir şey oldu."

Ozan'ın yüzündeki ifade değişmedi.

"Ne oldu?"

Parmaklarımla koltuğun kenarındaki kumaşı oyalamaya başladım.

"Meğer bizim bir arkadaşımız daha varmış."

Ozan'ın bakışları yüzümde kaldı. Devam etmemi bekliyordu.

"Çocukken birkaç ay kadar mahallede kalmış. Sonra biz İstanbul'a taşınmadan birkaç gün önce onlar da gitmiş. Onat hatırlattı, biz de ufak tefek şeyler anımsadık ama..." Başımı iki yana salladım. "Hiçbirimiz onu tam olarak hatırlamıyoruz. Yani yüzü gözümün önüne bile tam olarak gelmiyor."

İçimdeki huzursuzluk yeniden kendini gösterdi. Gün boyunca arkadaşlarımla geçirdiğim güzel saatlerin ardından bile aklımın bir köşesinde bu mesele dönüp durmuştu.

"Yanımızda çok uzun süre kalmamış, biliyorum. Ama yine de..." Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Onu unutmuş olmamıza üzüldüm."

Ozan bardağını sertçe sehpaya bıraktı.

"İsmini hatırlamıyor musunuz?"

"Hayır." İç çekerek başımı koltuğa yasladım. "İsmi aklımda olsa belki bir şeyler yapabilirdim. Araştırır, bulmaya çalışırdım. Ama ismini bile hatırlamadığım birini nasıl bulacağım ki?"

Sözlerim salonda yankılanıp kayboldu.

Ozan bir süre sessiz kaldı. Yüzündeki yorgun ifade değişmemişti ama gözlerinde anlam veremediğim bir şey belirmişti. Sanki vereceği cevabı tartıyor, söyleyip söylememek arasında gidip geliyordu.

Sonunda yeniden bana baktı.

"Bulmana gerek yok."

Kaşlarım çatıldı.

"Nasıl yani?"

Ozan cevap vermedi.

Birkaç saniye boyunca yalnızca yüzüme baktı. Sonra başını koltuğun arkalığından kaldırıp öne doğru eğildi. Dirseklerini dizlerine dayadı, ellerini birleştirdi.

Kalbim nedensizce hızlandı.

"Ozan?"

Derin bir nefes aldı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan konuştu.

"Çünkü..." Bir an durdu. "O çocukla zaten bir haftadır aynı evde yaşıyorsun."

🏠

Eveeettt! Ay çok gerildim bu bölümü yazarken. Umarım beğenmişsinizdir.

Çoğunuz zaten geçmişlerinden tanıştıklarını anlamıştınız ama herkes Çağrı olduğunu düşünüyordu nsdjshfjsh

Bakalım bundan sonra neler olacak? Bunca sene sonra karşılaşmaları tesadüf mü?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

28okunma 3beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.