30. bölüm · DIVINE CARNAGE

BÖLÜM XXV — Küllerin Fısıltısı

Lady Writer ..

Kapı kapandı.

Lyra, kapının ardından kaybolan gölgeye birkaç saniye daha baktı.

Kımıldamadı.

Nefes bile almadı.

Sanki biraz daha beklerse kapı yeniden açılacak ve o soğuk, insan olmayan ses odanın içine tekrar dolacaktı.

Ama hiçbir şey olmadı.

Yalnızca şöminenin içindeki son odun parçası çatladı.

Çıtır.

Küçük bir kıvılcım havaya yükseldi ve hemen ardından söndü.

Lyra'nın omuzları yavaşça düştü.

Parmakları baltasının kabzasını bırakırken titriyordu.

"Tanrılar..."

Kelime ağzından neredeyse duyulmayacak kadar sessiz çıktı.

Sonra acı bir gülümseme belirdi yüzünde.

"Tebrik ediyorlarmış."

Kendi söylediği şeye inanamayarak başını eğdi.

"Ne büyük onur."

Bir adım atmak istedi.

Ayağı yere değdiği anda kaburgalarının arasından keskin bir ağrı yükseldi.

Nefesi boğazında düğümlendi.

"Ah..."

Duvara tutundu.

Fakat acı geçmedi.

Aksine, kalbinin her atışıyla biraz daha derinleşti.

Sonunda dizlerinin bağı çözüldü.

Taş zemine oturdu.

Soğuk, giysilerinin arasından bedenine işledi.

Lyra başını duvara yasladı ve gözlerini kapattı.

Haberci'nin sesi zihninde yeniden yankılandı.

"Kaçmadın."

"Teslim olmadın."

"Ölmeyi reddettin."

Sonra o cümle...

"Ne kadar dayanabileceğini görmek istiyorlar."

Lyra gözlerini açtı.

"Ben sizin oyuncağınız değilim."

Sesi bu kez daha sertti.

Fakat odada kendisinden başka kimse yoktu.

Sözleri taş duvarlara çarpıp geri döndü.

Oyuncağınız değilim.

Lyra ellerine baktı.

Parmaklarında eski yaraların izleri vardı.

Çocukluğundan kalma izler.

Avlardan kalma izler.

Canavarlardan kalma izler.

Ve şimdi...

Tanrıların bıraktığı yeni yaralar.

Hayatı boyunca birilerinin onu şekillendirmeye çalıştığını fark etti.

Ailesi onu terk etmişti.

Avcılar onu yetiştirmişti.

Klan ondan güçlü olmasını beklemişti.

Canavarlar onu öldürmeye çalışmıştı.

Şimdi ise tanrılar onu izliyordu.

Herkes ondan bir şey istiyordu.

Ama hiç kimse...

Lyra'nın ne istediğini sormamıştı.

Bu düşünce göğsündeki yaradan bile daha fazla acıttı.

Başını dizlerine yasladı.

"Ben ne istiyorum?"

Sorusunun cevabı hemen gelmedi.

Belki de yıllardır ilk kez kendisine bunu soruyordu.

Sonunda dudakları aralandı.

"Yaşamak."

Sesi çatladı.

"Onları yaşatmak."

Klanını düşündü.

Kamptaki çocukları...

Sabahları ateşin etrafında toplanan insanları...

Kendisine güvenmeyen ama yine de aynı duvarların ardında yaşayan avcıları...

Onları düşündükçe içindeki korku biraz daha küçüldü.

Lyra yavaşça ayağa kalktı.

Bacakları titredi.

Duvara tutunarak pencereye kadar ilerledi.

Dışarıda gece bütün ağırlığıyla kampın üzerine çökmüştü.

Dağların zirveleri karanlığın içinde kayboluyor, vadinin üzerinde ağır bir sis sürükleniyordu.

Nöbet ateşleri...

Uzakta titreyen küçük turuncu noktalar gibiydi.

Bir ateşin başında iki nöbetçi konuşuyordu.

Bir başkasında biri uyukluyordu.

Hayat devam ediyordu.

Sanki tanrılar az önce onun odasına gelip bütün dünyayı tehdit etmemiş gibi.

Lyra alnını soğuk cama dayadı.

Camın soğuğu tenine işlerken gözlerini kapattı.

"Şimdilik saldırmayacaklar..."

Haberci'nin sözlerini hatırladı.

Şimdilik.

Bu iki kelime zihninde diken gibi takılı kalmıştı.

"Neden?"

Karanlığa baktı.

"Neyi bekliyorsunuz?"

Cevap yoktu.

"Benim düşmemi mi?"

Rüzgâr pencerenin aralığından içeri sızdı.

Lyra'nın saçlarını yüzüne savurdu.

"Beklemeyeceğim."

Sesinde ilk kez korkudan daha güçlü bir şey vardı.

Öfke.

"Ne istediğinizi bilmiyorum."

"Kim olduğumu bilmiyorum."

"Niçin beni seçtiğinizi de bilmiyorum."

Parmakları pencerenin kenarında sıkıldı.

"Ama sizi beklemeyeceğim."

Bir an sustu.

Sonra karanlığa fısıldadı:

"Bir gün sizi ben bulacağım."

---

O gece Lyra uzun süre uyuyamadı.

Gözlerini her kapattığında aynı görüntü beliriyordu.

Karanlık.

Küller.

Ve o gözler.

Sonunda yorgunluk bedenini ele geçirdi.

Şöminenin ateşi tamamen sönmeden önce Lyra'nın gözleri kapandı.

Ve dünya...

sessizce değişti.

---

Ayağının altında toprak yoktu.

Lyra gözlerini açtığında kendisini uçsuz bucaksız gri bir ovanın ortasında buldu.

Gökyüzü yoktu.

Güneş yoktu.

Ay yoktu.

Yalnızca kül vardı.

Sonsuz bir kül yağmuru.

Havada süzülen parçacıklar saçlarına, omuzlarına ve kirpiklerine konuyordu.

Lyra elini kaldırdı.

Parmaklarının arasından gri tozlar döküldü.

"Burada..."

Sesi boşlukta yankılandı.

"...kimse var mı?"

Cevap gelmedi.

Uzakta bir şey görünüyordu.

Lyra dikkatle baktı.

Sislerin arasında yükselen devasa taş yapılar...

Tahtlar.

Bir tane.

İki.

Üç.

Dört.

Lyra yavaşça onlara doğru yürümeye başladı.

Her adımında kül tabakası ayaklarının altında eziliyordu.

Çıkan ses, bomboş ovada ürkütücü bir yankıya dönüşüyordu.

Dört tahtın önünde durdu.

İlk üçü boştu.

Dördüncüsünde ise...

Bir gölge vardı.

Lyra'nın nefesi kesildi.

Gölge insan biçimindeydi.

Ama insan değildi.

Yüzü görünmüyordu.

Yalnızca iki kızıl ışık karanlığın içinden Lyra'ya bakıyordu.

Lyra geri çekildi.

"Sen kimsin?"

Gölge cevap vermedi.

Lyra'nın kalbi hızlandı.

"Benim peşimde misiniz?"

Sessizlik.

Sonra...

Karanlığın içinden bir ses yükseldi.

Ne kadın...

Ne erkek...

Ne de insana ait.

Sanki aynı anda binlerce kişi fısıldıyordu.

"Henüz değil."

Lyra'nın tüyleri diken diken oldu.

"Ne henüz değil?"

Gölge kayboldu.

Bir anda dört taht da boş kaldı.

Lyra ileri doğru bir adım attı.

Tam o sırada avucunda sıcak bir yanma hissetti.

Elini açtı.

Teninin üzerinde ince, kızıl bir çizgi belirmişti.

Çizgi kıvrıldı.

Bir sembole dönüştü.

Lyra ona baktı.

Nereden bildiğini bilmiyordu ama...

Bu işareti daha önce görmüştü.

Bir yerde.

Bir zamanlar.

Belki de...

Çocukluğunda.

Tam hatırlayacakken gökyüzü olmayan gökyüzünde korkunç bir gürültü koptu.

DONG.

Bir çan sesi.

Sonra bir tane daha.

DONG.

Küller havaya savruldu.

Tahtların arkasında devasa bir gölge yükseldi.

Bu kez gölge bir insan değildi.

Çok daha büyüktü.

Dağların kendisinden bile büyük görünüyordu.

Lyra geriye doğru sendeledi.

Ve yaratığın yüzünü göremeden...

uyandı.

---

Lyra yatakta doğruldu.

Nefesi kesik kesikti.

Saçları alnına yapışmıştı.

Oda karanlıktı.

Şömine neredeyse tamamen sönmüştü.

Bir süre nerede olduğunu anlayamadı.

Sonra ellerine baktı.

Sağ avucunda hafif bir kızarıklık vardı.

Lyra'nın yüzündeki ifade değişti.

Yavaşça parmaklarını kapattı.

"Rüyaydı..."

Bunu söylerken sesi hiç ikna olmuş gibi çıkmadı.

Pencereye baktı.

Ufukta ilk ışıklar belirmeye başlamıştı.

Gece bitiyordu.

Lyra yatağın kenarına oturdu.

Başını ellerinin arasına aldı.

Tanrılar.

Haberci.

Dört taht.

O sembol.

Ve o devasa gölge...

Hepsi zihninde birbirine karışıyordu.

Sonunda başını kaldırdı.

Gözlerindeki korkunun yerini kararlılık aldı.

"Önce iyileşeceğim."

Bir süre sustu.

Sonra baltasına baktı.

"Sonra..."

Parmaklarını sıkıca yumruk yaptı.

"...sizin kim olduğunuzu öğreneceğim."

Dışarıda ilk nöbetçi borusu çaldı.

Kamp uyanmaya başladı.

Lyra ise henüz bilmiyordu.

Bu geceden sonra tanrılar ona saldırmayacaktı.

Çünkü artık onu öldürmek istemiyorlardı.

Henüz değil.

Onu izlemek istiyorlardı.

Ve dağların çok ötesinde, sislerin ardında...

Bir çift kızıl göz çoktan açılmıştı.