21. bölüm · DIVINE CARNAGE
BÖLÜM XVIII
Kara Mızrak
"Geç kaldım..."
Yabancının sesi...
Yıllardır konuşmamış birinin sesi gibiydi.
Boğuk.
Derin.
Yorgun.
Yağmur yeniden başlamıştı.
Siyah pelerininin eteklerinden su damlıyor, omzundaki dev mızraktan siyah kan toprağa süzülüyordu.
Lyra baltasını kaldırdı.
Omzu hâlâ dayanılmaz şekilde ağrıyordu.
Ama geri çekilmedi.
"Bir adım daha yaklaşırsan..."
"...savaşırım."
Yabancı başını hafifçe eğdi.
"Bu hâlinle mi?"
Lyra cevap vermedi.
Yalnızca nefes alışları hızlandı.
---
Surların üzerinden onlarca okçu yaylarını gerdi.
Aldren bağırdı.
"Kim olduğunu söyle!"
Yabancı göz ucuyla surlara baktı.
Sonra alay eder gibi hafifçe güldü.
"Kim olduğum..."
"...şu anda önemsiz."
Başını ormanın derinliklerine çevirdi.
Asıl önemli olan...
Oradan gelen sesti.
Derinden...
Toprağın altından gelen ağır titreşimler.
GÜM...
GÜM...
GÜM...
Her adımda yer sallanıyordu.
Ağaçların tepeleri birer birer devriliyordu.
Yabancının yüzündeki ifade ilk kez değişti.
Sertleşti.
"Kahretsin..."
---
Çocuk korkuyla Lyra'nın arkasına saklandı.
"Abla..."
"Birisi geliyor..."
Lyra da hissediyordu.
Bu...
Az önce savaştığı yaratığa benzemiyordu.
Çok daha büyüktü.
Çok daha ağırdı.
Ve...
Çok daha eskiydi.
---
Ormanın içinden önce iki kırmızı göz göründü.
Sonra...
Devasa siyah boynuzlar.
Ağaçlar tek tek kırılarak yere düşüyordu.
Yaklaşık yirmi metre boyunda, dört ayak üzerinde yürüyen korkunç bir yaratık karanlığın içinden çıktı.
Kafası bir kurdu andırıyordu.
Ama alt çenesinden yere kadar uzanan kemik dikenler sarkıyordu.
Sırtında ise yüzlerce insan kafatasına benzeyen beyaz çıkıntılar vardı.
Attığı her nefeste burnundan siyah duman yükseliyordu.
Kampın içindeki çocuklar çığlık atmaya başladı.
Yaşlı avcılardan biri dizlerinin üzerine çöktü.
"Hayır..."
"Bu..."
"...bir Felaket Sınıfı."
Aldren'in yüzü bembeyaz kesildi.
Hayatında yalnızca bir kez böyle bir yaratık görmüştü.
Ve o gün...
Bir şehir haritadan silinmişti.
---
Yabancı ağır bir nefes verdi.
Mızrağını omzundan indirdi.
"Sizi bulması bu kadar erken olmamalıydı."
Lyra şaşkınlıkla ona baktı.
"Ne demek istiyorsun?"
Yabancı cevap vermedi.
Sadece mızrağını iki eliyle kavradı.
İlk kez...
Savaş pozisyonu aldı.
Dev yaratık onları görür görmez kükredi.
Kükremesiyle birlikte gökyüzündeki bulutlar bile dağıldı.
Sonra doğruca Lyra'ya baktı.
Hayır...
Diğerlerini umursamıyordu.
Sadece Lyra'yı.
Yabancı bunu fark edince dişlerini sıktı.
"Tam düşündüğüm gibi..."
Lyra ona döndü.
"Neyi düşündün?"
Yabancı, gözlerini yaratığın üzerinden ayırmadan fısıldadı.
"Artık seni avlıyorlar."
"Canavarlar aç oldukları için saldırmıyor."
"Tanrılar onları..."
"...senin peşinden gönderiyor."
Bu sözler Lyra'nın içine buz gibi oturdu.
"Benim..."
"...peşimden mi?"
Tam o anda...
Gökyüzü yarıldı.
Bulutların arasından altın renkli dev bir göz açıldı.
Bütün dünya o gözü hissedebiliyordu.
Ne göz kırpıyordu...
Ne de hareket ediyordu.
Sadece...
İzliyordu.
Tanrılar...
İlk kez hiçbir aracı kullanmadan dünyaya bakıyordu.
Ve gökyüzünün ötesinde, altın tahtında oturan Atheron dudaklarında soğuk bir tebessümle konuştu.
«"Kaç bakalım, küçük kıvılcım."»
«"Seni ne kadar kırabileceğimizi görelim."»
O anda Felaket Sınıfı yaratık ileri atıldı.
Yabancı da aynı anda mızrağını kaldırdı.
İki dev güç çarpışmak üzereydi.
Ve Lyra...
İlk kez anladı.
Bu savaş artık yalnızca bir kampı koruma savaşı değildi.
Bu...
Tanrıların insanlığa açtığı gerçek savaşın başlangıcıydı.
