12. bölüm · DIVINE CARNAGE

BÖLÜM IX

Lady Writer ..

Tanrıların Sessizliği

"...neden bana yabancı gelmiyor?"

Elaris'in sesi, sonsuzluğu dolduran salonda yankılanıp kayboldu.

Diğer tanrılar ona baktı.

Atheron alaycı bir gülümsemeyle arkasına yaslandı.

"Bir insan için fazla düşünüyorsun."

"Onlar doğar."

"Acı çeker."

"Ölür."

"Hepsi bu."

Elaris cevap vermedi.

Altın gözleri hâlâ aşağıdaki küçük kampın üzerindeydi.

Yüzlerce insan...

Karanlığın ortasında küçücük bir ateşin etrafında toplanmıştı.

Tanrılar için...

Toz tanesinden bile önemsizdiler.

Fakat o kız...

Bir anlığına bile olsa dikkatini çekmişti.

Velmir ağır ağır ayağa kalktı.

Uzun gri cüppesi mermer zeminde sürünüyordu.

Parmaklarını havaya kaldırdı.

Önlerinde saydam halkalar belirmeye başladı.

İç içe geçmiş binlerce altın çember...

Dönüyor...

Birbirine çarpıyor...

Sonra yeniden ayrılıyordu.

Kader Çarkları.

Velmir gözlerini kapattı.

"Garip..."

Mornak kemikten asasını yere vurdu.

"Neyi gördün?"

Velmir'in kaşları çatıldı.

"Hiçbir şey."

Bu cevap...

Konsey salonunda alışılmış bir cevap değildi.

Çünkü Velmir...

Her şeyi görürdü.

Geçmişi.

Bugünü.

Olası gelecekleri.

Ama şimdi...

İlk kez...

Kader iplerinden biri görünmüyordu.

"Bir düğüm var."

diye mırıldandı.

"Zaman..."

"...oraya dokunamıyor."

Atheron küçümseyerek güldü.

"İnsanlar mı seni şaşırtıyor?"

Velmir başını iki yana salladı.

"Hayır."

"İnsan değil."

"Bir boşluk."

Salondaki sessizlik ağırlaştı.

Tanrılar birbirlerine baktılar.

Böyle bir şey...

Daha önce hiç yaşanmamıştı.

---

Binlerce metre aşağıda...

Lyra uyuyamıyordu.

Kamp sessizdi.

Ama sessizlik...

Huzurlu değildi.

Yaralıların iniltileri rüzgâra karışıyordu.

Şifacılar durmadan çalışıyor...

Çocuklar korkudan annelerine sarılarak uyumaya çalışıyordu.

Çan Taşıyıcı hâlâ oradaydı.

Hiç hareket etmiyordu.

Sadece...

Bekliyordu.

Sanki...

Birisinin hata yapmasını istiyordu.

Lyra surların üzerine çıktı.

Soğuk taşlara oturdu.

Yayını dizlerinin üzerine bıraktı.

Uzakta duran dev gölgeye baktı.

"Sen de bekliyorsun..."

diye fısıldadı.

"...ben de."

Arkasından ayak sesleri geldi.

Aldren'di.

Elinde iki tahta bardak vardı.

Birini Lyra'ya uzattı.

İçindeki sıcak ot çayı, gecenin ayazında hafifçe buhar çıkarıyordu.

"Uyuyamadın."

Lyra başını salladı.

"Sen de."

Aldren surun kenarına yaslandı.

Uzun süre konuşmadılar.

Sonunda yaşlı avcı derin bir nefes aldı.

"Ben sana hiç..."

"...neden adını Lyra koyduğumu anlattım mı?"

Lyra şaşkınlıkla başını çevirdi.

"Hayır."

Aldren gökyüzünü işaret etti.

Bulutların arasından tek bir yıldız görünüyordu.

"Seni bulduğum gece..."

"Gökyüzünde sadece o yıldız vardı."

"Diğerlerinin hepsi küllerle kapanmıştı."

"Yaşlı dilde..."

"'Lyra'..."

"'Son Işık' demektir."

Lyra sessizce gökyüzüne baktı.

"Ben ışık değilim."

Aldren hafifçe gülümsedi.

"Henüz değilsin."

Tam o anda...

Gökyüzündeki tek yıldız söndü.

İkisi de aynı anda başlarını kaldırdı.

Bulutlar...

Sanki görünmeyen dev bir el tarafından ikiye ayrılıyordu.

Ayın önüne kapkara bir siluet geçti.

Kanatları...

Buluttan bile büyüktü.

Ne kuştu...

Ne ejderha...

Ne de bilinen herhangi bir yaratık.

Sadece bir kez çığlık attı.

O çığlık...

Vadinin her köşesinde yankılandı.

Çan Taşıyıcı ilk kez başını gökyüzüne kaldırdı.

Ve diz çöktü.

Aldren'in yüzündeki bütün renk çekildi.

Fısıltıyla konuştu.

"Hayır..."

"Bir tanesi daha..."

Lyra anlamadı.

"Nedir o?"

Aldren'in dudakları titredi.

"Kaçın..."

"Bu kez..."

"...tanrıların habercisi geldi."