8. bölüm / 15
ATEŞİN DANSIToprağın heybeti
Bölümler 15Şu an: Toprağın heybeti
- 1 Tanıtım54 kelime
- 2 Kralın gölgesi811 kelime
- 3 Kor kundakta bir yabancı566 kelime
- 4 Kor963 kelime
- 5 Kor meydanı770 kelime
- 6 Korun yansıması496 kelime
- 7 Filiz1.050 kelime
- 8 Toprağın heybeti548 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 Ateşin isteği992 kelime
- 10 Boynuz ve kuyruk1.450 kelime
- 11 Çatlak1.066 kelime
- 12 Kralın korkusu1.335 kelime
- 13 Gerçeğin gazabı523 kelime
- 14 Boşluk762 kelime
- 15 Yankı883 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
O akşam sona erdiğinde kraliyet aileleri kendi krallıklarına döndüler.
Koridorlar gün boyunca süren kalabalığın ardından yavaş yavaş sessizleşiyor, hizmetçiler son hazırlıkları tamamlıyor, şöminenin alevleri taş duvarlara turuncu gölgeler düşürüyordu. Ben odamın balkonunda durmuş, başkentin karanlığa gömülen ışıklarını izliyordum.
Zihnim hâlâ o masadaki kahkahalarda, havadaki süzülen su kürelerinde ve parlayan alevlerdeydi. Kimse bana açıkça saldırmamıştı ama o masada varlığımla yokluğumun bir olduğunu hissetmek içimde derin bir yara açmıştı. Yine de gözlerimi kapattığımda, masadaki neşeli bağıntının aksine Toprak Krallığı’nın varisi Elion’ın bana acımadan, derin bir anlayışla bakışı zihnime kazınmıştı.
O gece uykuya dalarken geleceğin neler getireceğini bilmiyordum. Hiçbirimiz bilmiyorduk. Çünkü kader bazen insanlara yaklaşırken hiç ses çıkarmazdı. Ve biz, hayatlarımızı kökten değiştirecek yılların çok yakında olduğunu fark etmemiştik.
8 yıl sonra (günümüz)
Sekiz yıl geçmişti.
On altı yaşındaydım. Çocukluğun son kırıntıları da geride kalmıştı. Ateş Krallığı değişmişti, ben değişmiştim, Aiden değişmişti... Ama değişmeyen tek bir şey vardı Gücümün yokluğu.
16 yaşında bir prenses için bu tam bir hayal kırıklığıydı. Benim için, ailem için ve bütün krallık için... Sarayın tamamı bunu biliyordu. Soylular biliyordu, halk biliyordu, hatta komşu krallıklar bile biliyordu. Ateş Krallığı'nın en büyük evladı ve varis adayı olan Prenses Vanora hiçbir element kullanamıyordu.
Bu yüzden son yıllarda hakkımdaki fısıltılar daha da büyümüştü. Bazı soylular Aiden'ın resmî veliaht ilan edilmesini istiyor, bazıları taht üzerindeki hakkımın tamamen kaldırılması gerektiğini söylüyordu. Yüzüme gülümseyip arkamdan acıyarak veya küçümseyerek konuşuyorlardı.
Ben ise artık umursamamayı öğrenmiştim. Ya da en azından öyle görünmeyi...
Sarayın eğitim alanında ilerlerken muhafızların bana hürmetle ama mesafeli bir şekilde selam verdiğini gördüm. Simsiyah saçlarım artık belime kadar uzanıyordu. Yüzüm çocukluk yuvarlaklığını kaybetmiş, keskinleşmişti.
Boyum uzamış, omuzlarım dikleşmişti. Büyüm yoktu, evet ama bu sekiz yıl boyunca boş durmamıştım. Kılıç eğitimi almış, okçulukta uzmanlaşmış, strateji derslerinde tecrübeli komutanları şaşırtacak kadar başarılı olmuştum.
Ve en önemlisi... İnsanları okumayı öğrenmiştim. Çünkü bu sarayda hayatta kalmak için bazen büyüden çok daha fazlası gerekiyordu.
Tam o sırada eğitim sahasından keskin bir patlama sesi yükseldi. Havayı kavurucu bir sıcaklık dalgası kapladı. Başımı çevirdiğimde bu patlamanın kime ait olduğunu anlamam uzun sürmedi.
Aiden.
On beş yaşındaki kardeşim eğitim alanının tam ortasında duruyordu. Bakır kızılı saçları güneşte adeta bir kor gibi parlıyor, ellerinin etrafında dönen devasa alev dalgaları etraftaki taş duvarları titretiyordu. Çevresindeki eğitmenler hayranlıkla onu izliyordu. Son altı yılda Aiden, Ateş Krallığı'nın gördüğü en yetenekli ateş kullanıcılarından biri hâline gelmişti.
Ve bunun son derece farkındaydı. Ve farkında olmasıda bence son derece korkunçtu.
Alevler yavaşça söndüğünde beni fark etti. Yüzünde o tanıdık, ukala sırıtış belirdi.
"Vanora."
"Aiden."
"Yine mi kütüphaneden geliyorsun?" dedi, terli alnını silerek.
"Kılıç eğitiminden," dedim elimdeki kılıcı hafifçe kaldırarak.
Şaşkın görünmeye çalışarak kaşlarını kaldırdı.
"Ne kadar korkutucu."
"Teşekkür ederim."
"Bu bir iltifat değildi."
"Duyduğuma üzüldüm," dedim soğukkanlılıkla.
Aiden hafifçe güldü. Eskisi kadar sık anlaşamıyorduk. Çocukluğumuz tamamen yok olmamıştı belki ama ikimiz de görünmez gerçeğin farkındaydık artık çocuk değildik. Ve taht meselesi, ikimizin arasındaki duvarı her geçen yıl biraz daha kalınlaştırıyordu.
Tam o sırada sarayın ana kapısından gür bir boru sesi yükseldi.
Bu sıradan bir ziyaret ya da tüccar kafilesi duyurusu değildi. Kraliyet habercilerinin ve acil durumların sinyaliydi. Aiden da bunu anında fark etti yüzündeki o umursamaz sırıtış bir anda kayboldu.
Birlikte saray avlusuna doğru döndük. Muhafızlar aceleyle koşturmaya başlamış, saray görevlileri merdivenlerden telaşla iniyordu.
Kaşlarımı çattım. "Ne oluyor?"
Aiden parmaklarının ucundaki son kıvılcımı söndürürken gözlerini kapıya dikti.
"Bir şey olmuş... Ve hiç iyi bir şey gibi durmuyor."
