ATEŞİN DANSI kitap kapağı

4. bölüm / 15

ATEŞİN DANSI

Kor

Vaveyla Yazarı: Su Baloncuğu

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: Kor

Ateş Krallığı’nın mermer koridorları, çocukluğum boyunca üzerime çöken devasa bir fırın gibiydi. Herkes bu sıcaklıkla beslenip parıldarken, ben o fırının ortasında hiç erimeyen, ne kadar uğraşırsa uğraşsın ısınmayan bir buz parçası gibi büyüdüm.
Aynaya her baktığımda, saraydaki herkesten ne kadar farklı olduğumu görüyordum. Annemin ve babamın kehribar rengi, yanan gözlerine tezat, benim gözlerim okyanusun en karanlık yerini andıran mavi ortası ise kahverengi bir tondaydı. Saçlarım, krallığın asillerinin kızıl ve bakır yelelerinin yanında, gece karası bir gölge gibi kalıyordu ama ben saçıma çok takılmazdım çünkü babamın saçlarıda kömür karasıydı tıpkı benimkiler gibi....
Ama o yaşlarda bunları çok büyük bir sorun olarak görmezdim. Çocukken tek derdim abla olmak, her şeyden çok sevdiğim o küçük mucizeyi korumak ve onunla oyunlar oynamaktı.
Aiden ile aramızda yalnızca bir yaş vardı. Ben henüz yürümeye yeni başlarken aiden da benim gibi ayakta durmaya çalışıyormuş yani annem öyle derdi .
Henüz yedi yaşındaydım. Benim için hayat, sarayın bitmek bilmeyen koridorlarında Aiden’ın peşinden koşmaktan ibaretti.
"Abla, bak! Bak ne yapabiliyorum!" diye bağırırdı o sıcak yaz günlerinde, sarayın geniş arka bahçesindeki ulu çınarın altında.
Küçük ellerini heyecanla havaya kaldırır, tombul parmaklarının ucundan havaya doğru minik, kırmızı ateş kuşları fırlatırdı.
O küçük kuşlar havada birkaç saniye süzülüp neşeyle çırpınır, sonra hafif bir küle dönüşerek çimenlerin üzerine dökülürdü. Aiden bu küçük büyüsünü her yaptığında neşeyle kahkaha atar, bana sarılırdı. Onun o saf neşesi içimi ısıtsa da, hemen arkamızda, gölgelerin içinde duran dadıların ve saray soylularının fısıltılarını duymak içimdeki o çocuksu huzuru baltalardı.
"Prenses Vanora yine hiçbir şey yapamadı," diye fısıldardı arkadaki soylu kadınlardan biri, yelpazesinin arkasına saklanarak. "Prens Aiden altı yaşında koca bir alevi yönlendiriyor, prenses ise sadece izliyor. Kraliyet kanının gücü onda neden yok?"
Bu sözleri her duyduğumda ellerimi elbisemin kumaşına bastırır, ne yapacağımı bilemez halde Aiden’ın elini daha sıkı tutardım. Aiden ise o yaşlarda henüz bu kötü niyetli fısıltılardan habersizdi. Elimi çekiştirir, "Hadi abla, şimdi sıra sende! Sen de bana o mavi kuşlardan yap!" derdi. Mavi kuşlar... Gözlerimin renginden dolayı benim de mavi alevler çıkaracağımı hayal ederdi.
Onu hayal kırıklığına uğratmamak için ellerimi havaya kaldırır, gözlerimi sıkıca kapatırdım. İçimdeki o sessiz boşluğa yalvarırdım Lütfen, küçük bir kıvılcım bile olsa yeter. Sadece bir kere parılda.
Ellerimi birbirine sürter, Aiden’ın ellerindeki o doğal sıcaklığı hissetmeye çalışırdım. Ama ne bir duman yükselirdi avuçlarımdan ne de bir sıcaklık. Sadece kuru, hissiz bir soğukluk kalırdı geriye. Gözlerimi açtığımda Aiden’ın meraklı bakışlarıyla karşılaşırdım.
"Bugün biraz yorgunum Aiden, içimdeki ateş uyuyor," diyerek geçiştirirdim. O da saf çocuk kalbiyle buna inanır, "Tamam, o zaman benim ateşim ikimize de yeter!" diyerek beni teselli ederdi.
Annem Kraliçe Aithra, bu yetersizlik hissimi fark ettiğinde bana her zaman şefkatle yaklaşırdı. Bahçedeki o fiyaskolardan sonra beni odasına çağırır, kucağına alıp saçlarımı tarardı.

Ancak bu şefkatin arkasında hep ağır, ezici bir şeylerin gizli olduğunu hissederdim. Beni her kucağına aldığında, gözlerimin içine bakarken yüzünden anlık bir korku dalgası geçerdi. Sanki bende bir gün uyanacak dehşet verici bir şeyden ya da tam tersi, hiç uyanmayacak olan o büyük boşluktan korkar gibiydi.
"Sen benim ilk göz ağrımsın, Vanora," derdi saçlarımı altın tokalarla tuttururken. Sesi titrerdi. "Gücün elbet uyanacak. Sadece... bazı çocuklarda bu uyanış zaman alır. Sakın o soyluların dedikodularına kulak asma."
Babam Kral Ignatius ise bana karşı her zaman mesafeli, bir o kadar da izleyerek büyüttü beni.
Akşam yemeklerinde devasa büyük masada otururken, gözleri hep Aiden’ın üzerindeydi.
Aiden yemeğini yerken kazara çatalını ısıttığında babam gururla gülerdi. Ama bakışları bana döndüğünde, o kehribar gözlerinde sadece büyük bir hayal kırıklığı ve anlam veremediğim bir tekinsizlik görürdüm. Sanki ben, onun acilen saklamak, üzerini örtmek istediği büyük bir hatasıydım. Bir keresinde babamın yanına gidip elini tutmak istemiştim; elindeki o yoğun ateş aurası tenimi o kadar yakmıştı ki, acıyla geri çekilmiştim. Babam ise canımın yanmasına aldırmadan sadece, "Ateşe dayanamıyorsan, bu tahtın gölgesinde bile duramazsın Vanora," demişti soğukça.
Ben sekiz aiden ise 7 yaşına bastığında, saraydaki hayatımız yavaş yavaş değişmeye başladı. Artık sadece oyun oynayan iki çocuk değildik krallığın geleceği olarak şekillendiriliyorduk.
Aiden için özel ateş eğitmenleri getirilmişti. Sarayın avlusunda, usta büyücülerin gözetiminde alevleri bükmeyi, onları bir kalkan haline getirmeyi öğreniyordu. Ben ise o eğitim sahasının kenarındaki taş merdivenlerde oturur, ellerim dizlerimde onu izlerdim.
Aiden büyüdükçe etrafındaki dalkavukların, güce tapan soyluların sözleriyle zehirlenmeye başlamıştı.
Bir gün antrenman sırasında, elindeki tahta kılıcı saf bir alevle kaplamayı başardı. Eğitmeni onu övgülere boğarken, Aiden gururla göğsünü kabartıp sahanın kenarında oturan bana baktı. Gözlerindeki o eski, saf çocuksu sevginin yerini yavaş yavaş kibrin aldığını ilk kez o gün gördüm.
"Abla, bak!" diye bağırdı kılıcını havada savurarak. "Eğitmenim benim yaşımda bu kadar güçlü bir alevi kimsenin kontrol edemediğini söyledi. Sen neden oracıkta oturuyorsun? Gelsene, sen de dene!"
Sahanın etrafındaki muhafızlar ve soylu çocuklar hafifçe kıkırdaştı. Onların bu alaycı gülüşleri küçük kalbime bir ok gibi saplandı. Ayağa kalktım, üzerimdeki tozları silkeledim. Henüz sekiz yaşındaydım ama bu sarayda hayatta kalmak için zayıf görünmemem gerektiğini çoktan öğrenmiştim. Ağır adımlarla yanına yürüdüm.
"Benim tutuşturacak bir kılıcım olmayabilir Aiden," dedim, sesimin titrememesi için büyük bir çaba sarf ederek. "Ama eğitmenin sana alevini büyütmeyi öğretirken, onun arkasındaki açığı görmeyi öğretememiş."
Aiden şaşkınlıkla bana bakarken, yerdeki küçük bir antrenman değneğini hızla ayağımla havalandırıp elimle yakaladım. Büyüm yoktu ama günlerdir gizlice şövalyelerin hareketlerini izliyor, bedenimi nasıl hızlı kullanacağımı öğreniyordum. Aiden daha ne olduğunu anlamadan, değneğin ucuyla onun kılıç tutan bileğine hafifçe vurdum. Acıyla inleyip tahta kılıcı elinden düşürdü ve alevler söndü.
"Güç, arkasındaki zayıflığı göremediğin sürece seni sadece kör eder," dedim tam gözlerinin içine bakarak.
Aiden’ın yüzü öfkeyle kızardı, elleri hırsla titredi. Tam bana doğru hamle yapacakken babamın bize doğru yaklaştığını gördü. Kral Ignatius yanımıza geldiğinde, yerdeki kılıcı alıp Aiden’a uzattı ve elini gururla oğlunun omzuna koydu. Bana ise dönüp bakmadı bile, sanki orada hiç yokmuşum gibi davrandı.
O gün, o tozlu antrenman sahasında çocukluğumuzun saf bağının koptuğunu hissettim. Aiden, gücün getirdiği o kör kibrin esiri olmaya doğru ilk adımını atarken ben, bu krallıkta büyü olmadan, sadece aklımla ve bedenimle hayatta kalmak zorunda olan o yalnız çocuk olarak kalmıştım.