ATEŞİN DANSI kitap kapağı

2. bölüm / 15

ATEŞİN DANSI

Kralın gölgesi

Vaveyla Yazarı: Su Baloncuğu

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: Kralın gölgesi

(Ateş krallığı muhafızı kamen in ağzından )
Kraliyet katının mermer koridorları hiçbir zaman bu kadar soğuk gelmemişti. Adımlarımın çıkardığı zırh sesleri yankılanırken, kalbimin ritmini bastırmaya çalışıyordum. Kral Ignatius beni bizzat odasına çağırtmıştı. Bir muhafız için bu ya en büyük yükselişin ya da sessiz bir ölümün habercisiydi.
Devasa, işlemeli ahşap kapının tam önünde durdum. Nefesimi tuttum. Saniyeler sonra ağır kapı yavaşça aralandı.
İçeri adım atar atmaz dizlerimin üzerine çöküp başımı yere eğdim. "Yüce kralım," diyerek sadakatle selam verdim.
"Kalk," dedi sert, emir buyuran bir ses.
Ayağa kalktığımda Kral Ignatius odadan çıkmış, tam kapının eşiğinde duruyordu. Bakışları her zamankinden daha karanlık, daha deliciydi. Gözlerindeki kehribar rengi ateş, sanki ruhumu yakmak ister gibi üzerime dikildi. O an, arkasındaki yarı açık kapının gerisinden gelen o boğuk, çaresiz sesi duydum.
Kraliçe Aithra’nın hıçkırıkları duvarlara çarpıyordu. "Bebeğim... Benim güzel bebeğim..." diye feryat ediyor, adeta acıdan kavruluyordu.
Her şey bir anda zihnimde netleşti. Sarayda haftalardır fısıldanan o korkunç dedikodu doğruydu: Kraliçe yine bebeğini kaybetmişti. Ateş Krallığı’nın soyu bir kez daha kurumuş, taht bir kez daha varissiz kalmıştı.
Kral Ignatius bana doğru bir adım attı. Yüzündeki o sert, tavizsiz ifade bende tek bir his uyandırdı....
Dehşet..ş
Krallığın geleceğini kurtarmak için ne gerekiyorsa yapacaktı ve o an, bu kirli iş için seçilen piyonun ben olduğumu anladım.
Kral Ignatius, koridorun loş ışığında bana doğru bir adım daha attı. Kraliçe’nin içeriden gelen feryatları yavaşça kesilirken, kralın o boğucu, sıcak aurası tüm koridoru kapladı. Eğilip selam verdiğim yerden doğrulmuş olsam da, bakışlarımı onun kehribar gözlerine dikmeye cesaret edemiyordum.
"Kamel" dedi, sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir balta kadar keskindi. "Bu duvarların arasında duyduğun, gördüğün ve soluduğun her şey şu saniyeden itibaren seninle birlikte mezara girecek. Anlıyor musun?"
"Hayatım krallığınıza feda olsun, yüce kralım " dedim hemen. Sesimin titrememesine gayret ediyordum ama içimdeki hırs çoktan korkuyu gölgede bırakmaya başlamıştı.

Kral bana muhtaçtı. Koskoca Ateş Krallığı’nın hükümdarı, şu an karşımda çaresizce soyunu kurtarmanın yollarını arıyordu. Bu benim yükseliş biletim olabilirdi.
Kral arkasını dönüp odanın kapısını tamamen kapattı. Kraliçe’nin ağlama sesleri kesildiğinde, yerini ağır ve tekinsiz bir sessizlik aldı.
"Soylulardan biri" diye fısıldadı Ignatius, gözlerini üzerime dikerek. "Büyü gücü yüksek, sadık ailelerden birinin yeni doğmuş çocuğunu bulacaksın. Saray fısıltılarla çalkalanmadan, o çocuk bu odaya gelecek. Onu kendi kanımızdan, tahtın gerçek varisi olarak büyüteceğiz. Bu görevi tamamladığında, hayatın boyunca hayal edemeyeceğin bir zenginliğe ve unvana kavuşacaksın. Ama başarısız olursan..."
Devam etmesine gerek yoktu. Başımı tekrar eğdim. "Gereken neyse yapılacaktır."
Saraydan ayrılıp Ateş Krallığı’nın soylular bölgesine doğru yola çıktığımda kafamda tilkiler dönüyordu. Kral benden soylu bir çocuk istiyordu ama bu imkansızdı.
Soylu ailelerin malikaneleri en üst düzey muhafızlar ve element büyüleriyle korunuyordu. Oraya sızıp bir bebek kaçırmak, doğrudan ölüme yürümek demekti. Kralın planı ortaya çıkardı tüm diğer krallıklar ona farklı gözle bakardı.
Yakalanırsam kral beni tanımazdı, hanedan beni anında idama mahkum ederdi. Risk çok büyüktü.
Ben bir aptal değildim. Sarayda yükselmek istiyordum ama bunun için canımı tehlikeye atamazdım.
"Gerçek değil, inanılan şey önemlidir," diye geçirdim içimden. Kral ve kraliçe, çocuğun soylu bir büyücü kanından geldiğine inandığı sürece ne fark ederdi ki? Önemli olan onlara bir bebek sunmaktı. En kolay hedef, hiçbir koruması, hiçbir büyüsü olmayan köylülerdi. Ama Ateş Krallığı'ndaki bir köylü çocuğunu kaçırmak bana mantıklı gelmemişti çünkü onlar benim kendi halkım milletim sayılırdı onların çocuğunu alarak onlara o acıyı yaşatamazdim .
Risk almamak için sınırı geçmeliydim.
Yönümü değiştirdim. Günlerce süren gizli bir yolculuğun ardından sınırları aşıp Su Krallığı’nın topraklarına girdim.
Orada, nehir kenarında kurulu sefil bir köy buldum. Gözüme kestirdiğim derme çatma bir evin penceresinden içeri baktığımda, aradığım fırsatı gördüm. Kundakta, gece mavisi ve kahverengi karışımı gözleriyle etrafa bakan, simsiyah saçlı küçücük bir kız bebeği...Gece yarısı, aile derin bir uykudayken içeri sızmam ve bebeği altından yapılmış bir kundağa sarıp kaçırmam sadece birkaç dakikamı aldı. Arkamda sadece feryat eden köylü bir anne ve baba bıraktım.
Haftalar süren gizli dönüş yolculuğunun ardından, kucağımda o köylü bebeğiyle yeniden krallık katındaydım.
Kalbim göğüs kafesimi hunharca dövüyordu ama korkudan değil, sabırsızlıktan. Altınlarımı alacak, sarayın en üst kademesine yükselecektim.
Kralın odasının kapısı açıldı. Kral Ignatius ve Kraliçe Aithra içeride bekliyorlardı. İleri doğru atılıp bebeği kraliçenin kollarına uzattım. Aithra, gözyaşları içinde bebeği bağrına basarken, Ignatius sert adımlarla bana doğru yürüdü.
"Başardın," dedi kral, gözlerinde garip, parıltılı bir ifadeyle.
"Emrettiğiniz gibi, yüce kralım. En saf ve güçlü soylu kanından bir bebek. Kimse fark etmedi," diyerek yalanımı söyledim ve gururla gülümsedim. "Söz verdiğiniz unvan ve..."
Sözümü bitiremedim. Kral Ignatius’un gözlerindeki o parıltı, bir anda yerini saf bir vahşete bıraktı. Sağ elini hızla boğazıma doladı. Elinden yayılan ani ve muazzam ateş dalgası, etimi ve kemiklerimi saniyeler içinde eritmeye başladı.
Nefes alamıyordum. Çığlık bile atamıyordum. Kralın yüzü, gördüğüm son şey oldu.
"Sana ölülerin de sır tuttuğunu söylemişmiydim Kamel," diye fısıldadı Ignatius, beni acımasızca izlerken. "Bu işin riski olamaz. Bu sırrı sadece kraliçe ve ben bileceğiz."
Vücudumdan yükselen dumanlar arasında yere yığılırken, hırsımın beni getirdiği yerin kendi mezarım olduğunu anladım. Bilincim tamamen kapanmadan önce duyduğum son şey, kucağındaki köylü bebeğe bakarak "Benim güzel prensesim, varisim." diye fısıldayan kraliçenin sesiydi.