11. bölüm / 15
ATEŞİN DANSIÇatlak
Bölümler 15Şu an: Çatlak
- 1 Tanıtım54 kelime
- 2 Kralın gölgesi811 kelime
- 3 Kor kundakta bir yabancı566 kelime
- 4 Kor963 kelime
- 5 Kor meydanı770 kelime
- 6 Korun yansıması496 kelime
- 7 Filiz1.050 kelime
- 8 Toprağın heybeti548 kelime
- 9 Ateşin isteği992 kelime
- 10 Boynuz ve kuyruk1.450 kelime
- 11 Çatlak1.066 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 Kralın korkusu1.335 kelime
- 13 Gerçeğin gazabı523 kelime
- 14 Boşluk762 kelime
- 15 Yankı883 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Adamın son sözleri karanlık odanın içerisinde ağır bir yankı oluştururken, kalbimin göğüs kafesimi döven çıldırtıcı atışlarını adeta kulaklarımda duyabiliyordum. Sesim boğazıma kaçmış gibiydi ama merakım korkuma galip gelmişti.
"Bu savaşın gerçek sebebi..."
İçimdeki o karanlık çekime karşı koyamayarak farkında olmadan ona doğru cesur bir adım daha attım.
"Nedir?"
Adam birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden yüzüme baktı. Alev mavisi gözleri zihnimin en derin kıvrımlarına kadar ulaşıyor, sanki vereceği cevabı taşıyıp taşıyamayacağımı tartıyordu.
"Gerçekten bilmek istiyor musun, küçük prenses?" dedi. Sesi, kadim bir kehanetin fısıltısı gibi pürüzsüz ve dondurucuydu.
"İstiyorum."
"Gerçek bazen insanın inşa ettiği bütün dünyayı yıkıp küle çevirir."
"Yanacağım kadar yandım zaten."
Bu gözü pek cevabım üzerine yüzünde beliren o alaycı tebessüm bir an için silindi yerini şaşkınlığa benzer garip bir ifadeye bıraktı. Yavaş, sakin adımlarla yürüyüp sönmüş şöminenin tam önünde durdu. Siyah saçları gölgelere karışıyor, o karanlığın ortasında parlayan tek şey mavi gözleri oluyordu.
"Baban savaş istemiyor," dediğinde kaşlarım şaşkınlıkla çatıldı.
"Ne?"
"En azından başlangıçta istemiyordu."
Bu kurduğu mantık zihnimde oturmuyordu. "Ama bütün bu felaketi başlatan o! Orduları toplayan, sınırları kapatan, barışı bozan o!"
"Evet."
"O zaman açıkça savaş istiyor!"
"Şimdi istiyor," dedi, sanki çok sıradan bir gerçekten bahsediyormuş gibi.
Zihnimdeki düşünceler hızla dönmeye, başım hafifçe zonklamaya başlamıştı. "Ne demek şimdi istiyor?"
Adam gözlerini üzerimden ayırmadan bir süre sessiz kaldı. "Bazen insanlar arzuladıkları şeyin peşinden hırsla koşarken değişirler," diye ekledi. O anda içimde büyüyen o tekinsiz huzursuzluk daha da devasa bir boyuta ulaştı.
"Babam senden ne istedi?"
Adam hemen cevap vermedi. Derin bir sessizlik odayı kapladı.
"Ne istedi?" diye tekrarladım öfkeyle.
Uzun bir duraksamanın ardından dudakları hafifçe kıvrıldı.
"Güç."
Bu cevap beni şaşırtmamıştı. Babam ömrü boyunca güce tapmış, otoritesini her şeyin üzerinde tutmuş bir adamdı.
"O zaten bir krallığın hükümdarı. Yeterince güçlü."
"Yeterince değil." Adamın sesi bir ton alçaldı, atmosferdeki soğukluk derinleşti. "O yalnızca tek bir krallıkla yetinmek istemedi. O, dört krallığın tamamını boyunduruğu altına alabilecek kadar sınırsız bir güce sahip olmak istedi."
Nefesim boğazımda tıkandı. "Bu... Bu imkansız."
"Ben de ona aynı şeyi söyledim."
"Ve?"
"Dinlemedi." Kollarını göğsünde birleştirdi, dudaklarında karanlık bir tebessüm dolaştı.
"Ölümlülerin en ilgi çekici yanı da budur işte. Avuçlarının içindeki şey ne kadar büyük olursa olsun, gözleri daima daha fazlasına açtır. İnsanoğlunun doyumsuzluğu sınır tanımaz... Özellikle de krallar."
İçimdeki korku buz gibi bir sarmaşık gibi ruhumu sarmaya başlamıştı. "Peki sen... Sen ona ne verdin?"
Adamın gözlerinde anlık, tehlikeli bir parıltı çaktı. "Henüz hiçbir şey."
Şaşkınlıkla gözlerimi açtım. "Ne?"
"Anlaşma henüz tamamlanmadı."
Bu kez zihnim tamamen karmaşaya sürüklendi. "Anlaşma tamamlanmadıysa... Henüz o gücü almadıysa neden ordularını sınıra yığdı? Neden gözü kapalı bir şekilde savaşı başlattı?"
Adam hafifçe, boğuk bir kahkaha attı. "Çünkü baban, sonucunu çoktan elde ettiğini sanan kibirli bir gafil. Zaferin kendi avucunda olduğunu düşünüyor."
Zihnimdeki parçalar yavaşça birleşmeye başladı. Babamın son günlerdeki o sarsılmaz, korkutucu özgüveni... Savaş konseyinde herkese üstten bakışı, kimseden korkmaması... Sanki yenilmesi imkansız bir tanrıymış gibi davranıyordu çünkü arkasında gizli, karanlık bir koz olduğuna inanıyordu.
"Sen ona zafer vaat ettin," dedim titreyen sesimle.
Adam sessiz kaldı. Fakat bu boğucu sessizlik, söylenebilecek binlerce kelimeden daha güçlü bir onaylamaydı. Kalbimin ortasına devasa bir ağırlık çöktü.
"Ve karşılığında... Karşılığında ondan ne istedin?"
İlk kez yüzündeki o umursamaz, alaycı gülümseme tamamen kayboldu. Odanın içindeki sıcaklık adeta sıfırın altına düştü, bastığımız taşlar hafifçe titredi. Sesi zihnimde bir gürültü gibi patladı:
"Gelecek."
Ne demek istediğini kavrayamadım. "Ne demek gelecek?"
"Zamanı geldiğinde bu topraklar üzerindeki hakları bana devredecek... Ve elbette, pazarlığın mühürlenmesi için bir kurban."
Bütün kanımın çekildiğini, damarlarımın donduğunu hissettim. "Krallıklar mı? Ve... Bir kurban mı?"
"Sadece bir kısmını," dedi umursamazca.
"Bu delilik! Bu tam anlamıyla bir yıkım... Peki bahsettiğin o kurban kim?"
İblis’in dudakları hafifçe büküldü, bakışlarındaki tehlikeli parıltı geri geldi. "Ohhh... Küçük prenses sandığımdan çok daha meraklı çıktı. Ama o kısım şimdilik bana ait küçük bir sır olarak kalsın."
Dehşet ve şaşkınlık içinde ona baktım. Adam sanki basit bir ticaret yürütüyormuş gibi omuz silkti. "Bunu ben talep etmedim. Karşılığı belirleyen şartlar bunlardı."
"Babam... Bunu kabul etti mi?"
"Hiç düşünmeden. Tek bir saniye bile tereddüt etmeden."
O an içimde patlamaya hazır devasa bir öfke dalgası yükseldi. Babam gerçekten böyle bir canavarlığa imza atmış olabilir miydi? Kendi halkını, yüzyıllardır süren barışı, binlerce masum insanı ve kim olduğunu bile bilmediğim o kurbanı sırf kendi taht sevdası için bir pazarlık malzemesi haline getirmiş olabilir miydi?
"Buna inanmıyorum," dedim sesimi yükselterek. "Bunu kanıtlayamazsın!"
Adam bana baktı. "İnanmak zorunda değilsin."
Ardından yavaşça elini havaya kaldırdı. Uzun parmaklarının arasından süzülen altın sarısı ve simsiyah dumanlar havada bükülerek saydam bir görüntü oluşturdu. Birkaç saniye sonra karşımda gördüğüm şey nefesimi tamamen kesti.
Bu görüntü babamdı... Ignatius.
Burası yine aynı odaydı. Babam ve tam karşısında duran bu İblis... Görüntüde ses yoktu ama babamın yüzündeki o kararlı, gözü dönmüş ifade her şeyi anlatmaya yetiyordu. Babam İblis’in önünde diz çökmemişti belki ama başını hafifçe eğmiş, o karanlık varlığın şartlarını gözünü bile kırpmadan onaylıyordu.
Görüntü birkaç saniye sonra altın renkli toz tutamlarına dönüşerek havada dağıldı. Bense olduğum yere çivilenmiş gibi kalakaldım.
Bu bir illüzyon değildi. Bu, geçmişin ta kendisine ait kapkaranlık bir gerçekti. Babam sadece gururu yüzünden bir savaşı başlatmamıştı; o, ruhunu ve krallığın geleceğini şeytansı bir varlığa satmıştı.
Tam o sırada adamın yüzündeki rahat ifade aniden değişti. Başını hafifçe yana çevirdi; sanki görünmez bir boyuttan, çok uzaklardan gelen bir sesi dinliyor gibiydi.
"İlginç..." diye fısıldadı.
"Neler oluyor?" diye sordum, korkum yeniden alevlenerek.
Ama adam bana değil, arkamdaki o sonsuz boşluğa bakıyordu. Sonra bakışlarını tekrar bana çevirdi. Bu kez yüzünde ilk defa alaydan uzak, ciddi bir ifade vardı.
"Gitmen gerekiyor."
"Ne? Bekle!"
"Uyanıyorsun, Vanora."
Kalbim hızla çarpmaya başladı. Bir adım öne çıktım.
"Dur! Gitmiyorum! Bana her şeyi anlatmak zorundasın!"
Adam birkaç saniye boyunca yüzüme derin bir bakış attı. Sonra beklenmedik bir şekilde, son derece tekinsiz ve büyüleyici bir şekilde gülümsedi.
"Yine karşılaşacağız, Vanora."
"Nasıl? Nerede?"
"Çünkü artık sen de bu gerçeğin ayrılmaz bir parçasısın... Ya da belki de en başından beri öyleydin."
O sözleri söyler söylemez etrafımızdaki karanlık duvarlar büyük bir gürültüyle çatlamaya başladı. Çatlaklardan sızan keskin altın sarısı ışıklar bütün odayı kapladı. Zihnim dönüyor, etrafımdaki gerçeklik bükülüyordu. Görüşüm bulanıklaşırken duyduğum son şey, onun zihnimde yankılanan buz gibi sesi oldu
"Ve baban... Senin burada olduğunu, benimle konuştuğunu öğrenirse... İşte o zaman gerçekten korkacak."
...
Bir sonraki saniye gözlerimi büyük bir nefesle açtım.
Tekrar babamın çalışma odasındaydım. Soğuk taş zeminde sırtüstı yatıyordum. Şöminedeki korlar az önce hiç sönmemiş gibi hafif hafif yanıyor, odadaki sıradan mobilyalar yerli yerinde duruyordu. Görünürde hiçbir gariplik yoktu.
Ama zihnimde... Zihnimde artık geri dönülmesi imkansız olan, bir krallığı ve tüm hayatımı kökten değiştirecek o dehşet verici gerçekler dönüp duruyordu.
