7. bölüm / 15
ATEŞİN DANSIFiliz
Bölümler 15Şu an: Filiz
- 1 Tanıtım54 kelime
- 2 Kralın gölgesi811 kelime
- 3 Kor kundakta bir yabancı566 kelime
- 4 Kor963 kelime
- 5 Kor meydanı770 kelime
- 6 Korun yansıması496 kelime
- 7 Filiz1.050 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 Toprağın heybeti548 kelime
- 9 Ateşin isteği992 kelime
- 10 Boynuz ve kuyruk1.450 kelime
- 11 Çatlak1.066 kelime
- 12 Kralın korkusu1.335 kelime
- 13 Gerçeğin gazabı523 kelime
- 14 Boşluk762 kelime
- 15 Yankı883 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Babamın o görkemli konuşması bittiğinde, konuklar yavaş yavaş haftalardır hazırlığı süren büyük kabul salonuna akın etmeye başladı. Gerçekten de saray mimarlarının ve hizmetçilerin harcadığı emeğe değmişti.
Tavandan sarkan devasa kristal avizeler, üzerlerindeki yüzlerce mumun ışığını kırarak duvarlara elmas gibi saçıyordu. Altın işlemeli dev sütunlar tavana doğru süzülüyor, krallıkların ihtişamını sergiliyordu. Duvarlarda ise yüzyıllar sonra ilk kez yan yana gelen dört krallığın sancakları dalgalanıyordu
Ateşin kızılı, Suya hayat veren derin mavi, Havanın gümüşi beyazı ve Toprağın zengin zümrüt yeşili... Uzun masalar krallıkların en nadide lezzetleriyle, egzotik meyveler ve altın kadehlerle donatılmıştı. Ateş Krallığı’nın en seçkin müzisyenleri salonun bir köşesinde ortama uygun, yumuşak ve aristokratik melodiler çalıyordu.
Krallar, kraliçeler ve yüksek konsey üyeleri salonun merkezindeki ihtişamlı ana masaya geçerken, biz krallık çocukları bir süre ne yapacağımızı bilemeyerek geride kaldık. Aramızdaki mesafe sadece birkaç adımdan ibaret değildi farklı krallıkların, farklı elementlerin getirdiği görünmez duvarlar vardı aramızda.
Bu kararsız anı bozan Kraliçe Arias oldu. Yumuşak ama otoriter bir sesle bizlere doğru baktı
"Neden orada öyle dikiliyorsunuz çocuklar? Gidin, salonun diğer tarafında birbirinizi daha yakından tanıyın."
Bu yönlendirmeyle birlikte bizi salonun daha sakin, ana masadan biraz daha uzakta kalan yuvarlak bir masaya götürdüler.
Masaya yerleştiğimizde derin bir sessizlik hakim oldu. Herkes bir diğerini süzüyor, gelecekte yöneteceği krallığın ittifaklarını ya da rakiplerini zihninde tartıyordu. İlk hamleyi, her zamanki özgüveniyle Aiden yaptı. Sandalyesine rahatça yaslandı, omuzlarını dikleştirdi ve dudaklarında Ateş Krallığı'nın veliahtı olmanın verdiği o kendinden emin gülümsemeyle konuştu:
"Madem yıllar sonra bu krallıkların geleceği bizler olacağız, o zaman bu resmiyeti biraz kenara bırakalım. Ben Aiden."
Hava Krallığı'nın veliahtı Markus hafifçe gülümsedi. Gözlerindeki zeki parıltıyla başını salladı. "Ben Markus. Bu da kardeşim Shivani."
"Ben Lucien," diye atıldı Su Krallığı'nın ikizlerinden neşeli olanı. Sıcakkanlı bir tavırla devam etti: "Bu da ikizim Rosemary. İsimlerimizi sakın karıştırmayın; kendisi benden yalnızca iki dakika sonra doğduğu için genelde bana karşı biraz tahammülsüzdür."
Rosemary kardeşine gözlerini devirdi ama yüzündeki hafif tebessüm aralarındaki bağı ele veriyordu. Masadakiler bu atışmaya kıkırdadı.
"Ben de Elion," dedi Toprak Krallığı'nın varisi. Sesi sakin, dingin ve tane taneydi.
Herkes sırayla kendini tanıtıp ortamın havasını yumuşatırken ben masanın en kenarında duran sandalyemde tamamen sessizdim. Ellerimi kucağımda kenetlemiş, parmaklarımla oynuyordum. Kimse bana bakmıyordu. Sanki masadaki o mükemmel yuvarlak düzende benim oturduğum yer görünmez bir gölgenin altındaydı. İsimler ifade ediliyor, krallık bağları kuruluyor ama ben o halkanın dışında kalıyordum.
Sohbet çok geçmeden hepimizin taşıdığı tabi benim için geçerli olmayan element güçlerine kaydı.
Markus, "Havanın sadece rüzgardan ibaret olmadığını anlamak zaman alıyor," diyerek parmağını hafifçe kaldırdı. Masanın üzerindeki altın işlemeli kumaş peçete, minik bir hava akımıyla aniden havalandı. Havada mükemmel bir daire çizerek süzüldü. Lucien heyecanla alkışladı.
"Güzel numara," dedi Rosemary gururlu bir tebessümle. "Ama suyun zarafetiyle yarışamaz." Avucunu yavaşça yukarı açtı.
Masadaki kadehlerden birinden yükselen birkaç damla su, kızın avucunun üzerinde birleşerek ışığı bir kristal gibi yansıtan kusursuz bir su küresine dönüştü. Küre havada asılı kalırken ışık oyunları üretiyordu.
Aiden elbette bu güç gösterisinin gerisinde kalacak biri değildi. Göğsünü kabarttı, parmaklarını birbirine şıklattı. Avucunun ortasında bir anda kıvılcımlar çaktı ve küçük, alevden bir çiçek açtı. Alev çiçeği sanki canlıymış gibi taç yapraklarını açıp kapatıyordu. Lucien’in gözleri büyüdü.
"Tamam, kabul ediyorum, bu gerçekten çok havalıydı!" diyerek Aiden’ın omzuna dostça vurdu.
Hatta masanın en sessizi olan Elion bile elini masanın ahşap yüzeyine koyduğunda, masanın ortasında duran seramik saksıdaki kuru topraktan minik, taze yeşil sarmaşıklar fışkırdı ve saniyeler içinde büyüleyici beyaz çiçekler açtı.
Masadan hayranlık dolu mırıltılar yükseldi. Herkes birbirinin yeteneğine övgüler yağdırıyor, büyülerin inceliklerini tartışıyor, şakalaşıyordu.
Elementler masanın ortasında adeta bir renk cümbüşü oluşturmuştu.
Tam o sırada Hava Krallığı'nın keskin gözlü kızı Shivani’nin bakışları masanın en ucunda oturan bana kaydı. Yüzündeki neşeli ifade bir anda duraksadı. Salondaki o canlı gürültünün arasından sıyrılan net bir sesle sordu:
"Peki ya sen, Vanora? Sen bize ne göstereceksin? Ateşin hangi formunda uzmansın?"
Bir anda bütün masa bıçakla kesilmiş gibi sustu.
Markus’un neşeli duruşu yerini meraklı bir bakışa bıraktı. Lucien ve Rosemary daha iyi görebilmek için masaya doğru hafifçe eğildiler. Elion bakışlarını çiçeğinden çekip bana çevirdi.
Aiden ise görünür bir huzursuzlukla yerinde kıpırdandıbir yanda ablasını koruma içgüdüsü, diğer yanda kendi büyüsüyle aldığı övgülerin yarattığı gurur arasında sıkışmış gibi bakışlarını masaya indirdi.
O an, masadaki bütün o sıcak, samimi ve neşeli atmosfer üzerime devasa bir buz kütlesi gibi çöktü.
Bütün gözler ellerime dikilmişti. Bir kıvılcım, küçük bir duman kümesi, en ufak bir sıcaklık dalgası... İnsanların benden beklediği, görmek istediği tek şey buydu.
Ellerimi masanın altına çekip elbisemin sert kumaşına tırnaklarımı geçirdim. İçimde kabaran o eziklik hissini bastırmak için yüzüme tamamen soğuk, ifadesiz ve mesafeli bir maske taktım.
Acınası görünmektense, taş gibi soğuk görünmeyi tercih ederdim.
"Hiçbir formda," dedim, sesimin titremesine izin vermeyerek. "Benim size gösterebileceğim bir büyüm yok."
Salonda saniyeler süren, boğucu bir ölüm sessizliği yaşandı.
Lucien şaşkınlıkla, "Nasıl yani?" diye soracak oldu ama Rosemary hızla kardeşinin kolunu sıkarak onu susturdu.
Shivani sorduğu sorudan pişman olmuş bir ifadeyle gözlerini kaçırdı. Markus ne diyeceğini bilemeyip önündeki altın kadehle ilgileniyormuş gibi yaptı.
Aiden aradaki o katlanılmaz gerilimi dağıtmak için aceleyle söze girdi "Vanora daha çok strateji, tarih ve kılıç eğitimi üzerine yoğunlaşıyor. Büyü herkese göre bir şey değil sonuçta."
Sesindeki o korumacı ama bir yandan da beceriksiz ablasını toparlamaya çalışan ton, ruhuma atılmış bir çentik gibi canımı yaktı. Kötü bir niyeti olmadığını biliyordum ama bu durum kendimi masadaki en büyük kusur, temiz bir örtünün üzerindeki koca bir leke gibi hissettirmeme engel olamadı.
Büyüleri olan bu genç varisler kendi aralarında doğal, görünmez bir bağ kurmuştu ben ise o bağın tamamen dışındaydım.
Sohbet bir süre sonra yeniden başladı ama eski neşesini ve doğallığını kaybetmişti. Aiden ve Markus yeniden hangisinin elementinin daha baskın olduğunu tartışmaya başladıklarında kahkahalar masaya geri döndü.
Ama ben artık o masada sadece bir hayalettim. Kimse bana yeniden soru sormuyor, bakışlarını üzerime sabitlemiyordu. Beni incitmekten korktukları için değil Ne diyeceklerini, büyüsü olmayan biriyle nasıl iletişim kuracaklarını bilemedikleri için...
Yemeğin geri kalanında tabağımdaki yiyecekleri çatalımla itip kakmaktan başka bir şey yapmadım. Bir ara gözlerim Toprak Krallığı’nın varisi Elion ile buluştu.
Diğerleri neşeyle gülüşüp bağrışırken, Elion bana acıyarak değil, derin ve tanımlayamadığım garip bir anlayışla bakıyordu. Fakat onun o sessiz bakışı bile aramızdaki devasa uçurumu kapatmaya yetmiyordu.
O gece, kahkahaların, alevlerin, su kürelerinin ve rüzgarın ortasında otururken bir şeyi zihnime kazıdım
Bu dünyada gücün yoksa, kralların masasında oturuyor olsan bile aslında hiç var olmamışsın demekti. Ve içimdeki o derin boşluk, ilk kez o gece bu kadar yakıcı, bu kadar karanlık bir öfkeyle dolmaya başladı.
Ve yanlızlık ile harmanlanan öfke hiçbir zaman iyi şeylerle sonuçlanmamıştı..
