ATEŞİN DANSI kitap kapağı

12. bölüm / 15

ATEŞİN DANSI

Kralın korkusu

Vaveyla Yazarı: Su Baloncuğu

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: Kralın korkusu

Ve bazen gerçekler kabul edilmesi en zor yıkımlardır

Babam bu kadar mı düşmüştü?
Bu soru, zihnimin karanlık dehlizlerinde tekrar tekrar yankılanıp duruyor adeta görünmez, gaddar bir el aynı yıkıcı cümleyi kafamın içine çekiçle vurur gibi kazıyordu.
Taş zeminde kaç dakika öylece kaldığımı bilmiyordum. Tüm benliğimi saran derin bir uyuşuklukla hareketsizdim dizlerimdeki tüm güç çekilmiş, bedenim çaresizliğin kucağına bırakılmıştı.

Yıllarca elleriyle koca bir krallığı koruyan, Ateş Krallığı'nın kudretli hükümdarı olarak bildiğim, çocukluğum boyunca hem deliler gibi korktuğum hem de sonsuz bir saygı duyduğum o adam... Meğer bir iblisle, karanlığın ta kendisiyle ittifak kurmuştu. Üstelik bu kirli pazarlık sadece kendi bencil hırsları ya da tahtı için de değildi
bütün krallıklar, tüm insanlık ve sınırların ötesindeki milyonlarca masum ruh adına verilmiş dehşet verici bir karardı.

Ve o kurban... Düşüncesi bile boğazımı bir urgan gibi sıkmaya yetiyordu. İblis , kurbanın kim olduğunu açıkça söylememişti fakat o kelime dudaklarından dökülürken yüzünde beliren o kibirli, hain ifade hâlâ capcanlı bir şekilde gözlerimin önündeydi.

Sanki kaderi başkalarının kirli elleriyle yazılmış, ölüme mahkum edilmiş bahtsız biri vardı.Titreyen ellerimi gücümün son kırıntısıyla yumruk yapıp tırnaklarımı avuçlarıma geçirdim. İçimdeki fırtınayı dindirmeye çalışarak, "Bu gerçek olamaz..." diye fısıldadım gölgelere.

Ama gerçekti. İnkar edemeyeceğim kadar çıplak, buz gibi bir gerçeklikle tam karşımda duruyordu. Kendi gözlerimle görmüştüm babamı, o zifiri karanlığın ortasında Şeytan'a baş eğerken görmüştüm.
Nihayet bacaklarımdaki o ağır uyuşukluğa direnerek ayağa kalkmayı başardım. Masanın üzerinde duran emirler, mühürler ve haritalar, az önce şahit olduğum dehşetin yanında artık tüm ehemmiyetini yitirmiş, değersiz birer kağıt parçasına dönüşmüştü. Yavaş ve kararsız adımlarla kapıya yöneldim. Koridor hâlâ tekinsiz bir şekilde boştu. Muhafızların ortalıkta olmaması büyük bir tuhaflıktı ama zihnim o kadar doluydu ki bu durum üzerinde duracak halim kalmamıştı.
Sessiz, adeta bir hayalet gibi soğuk adımlarla odama doğru yürümeye başladım. Pencerelerden sızan soluk ay ışığı koridorların gri taşlarına vuruyor, tüm saray derin ve huzurlu bir uykuya teslim olmuş gibi görünüyordu.
Ama ben... Ben bir daha asla eskisi gibi, o tasasız çocukluğumdaki gibi uyuyamayacakmışım gibi derin bir kasvetle sarsılıyordum.
Odamın kapısını arkamdan kapatır kapatmaz sırtımı sert ahşaba yasladım. Sakinleşmek adına ciğerlerimi dolduracak derin bir nefes aldım. Sonra bir tane daha... Ve ardından bir tane daha... Fakat ne kadar çabalarsam çabalayayım, içeriye çektiğim o serin hava içimdeki ezici ağırlığı hafifletmeye yetmiyordu.
Ne yapacağını bilemeyen biri gibi yatağa yürüdüm, oturdum. Ardından çaresizce uzandım fakat saniyeler sonra içimdeki o yakıcı huzursuzlukla tekrar doğrulup oturdum.
Dakikalar dakikaları, belki de saatleri kovaladı. Uykunun kırıntısı bile benden fersah fersah uzaklardaydı. Gözlerimi her kapattığımda, o karanlık odadaki varlığın dipsiz, tehditkar alev mavisi gözleri zihnimin içinden bana dikiliyordu.
"Baban senin burada olduğunu öğrenirse çok korkacak."Zihnimde sürekli dönen bu cümle yeni bir fırtına kopardı.
Neden?
diye düşündüm. Neden benden korkacaktı ki? Ben sadece sarayın devasa duvarları arasında sıkışıp kalmış, büyüden ve elementel güçten yoksun, kraliyet standartlarına göre tamamen 'başarısız' kabul edilen sıradan bir prensestim.
Babamın gözünde yıllardır hayal kırıklığıyla örülmüş sessiz bir gölgeden başka neydim ki? O zaman benden neden ve nasıl korkabilirdi? Cevapsız sorular zihnimi kemirdikçe şakaklarıma keskin bir ağrı saplanmaya başladı.
Bir ara dayanamayıp pencerenin kenarına gittim. Koskoca başkent derin bir uykunun kollarındaydı. Binlerce küçük kandil ve meşale karanlığın bağrında sessizce parıldıyordu.
Aşağıdaki o masum insanlar, yarın yeni bir güne uyandıklarında hiçbir şeyden habersiz hayatlarına kaldıkları yerden devam edeceklerdi. Çocuklar sokaklarda neşeyle koşacak, tüccarlar kepenklerini açacak, çiftçiler sabırla tarlalarına doğru yol alacaktı.Ve o yüz binlerce ruhun hiçbiri, başlarında duran kralın tüm dünyayı tek bir hamleyle ateşe verebilecek ölümcül bir anlaşmaya imza attığını bilmeyecekti.
Omzuma binen bu sırrın dehşetiyle kendimi yapayalnız hissettim.Bu korkunç gerçeği gidip kimseye anlatamazdım. Anneme söylesem elimde somut hiçbir kanıtım yoktu beni kışkırtılmış ya da kuruntu yapan biri sanabilirdi. Aiden’a gitsem kesinlikle bir duvara toslardım çünkü her ne kadar sert yönetim şekline karşı çıksa da babamın adaletine ve gücüne kalpten inanıyordu.
İşin acı tarafı, ben bile sadece birkaç saat öncesine kadar o yalana inanıyordum.Gecenin en koyu saatlerinde yatağa tekrar girdim, çarşaflara sıkıca sarındım ama nafile... Bir sağa bir sola döndüm. Düşüncelerim, korkularım ve şüphelerim birbirine karışıp bulanık bir kabusa dönüştü ve sonunda, bitkin düşen bedenimin ne zaman uykuya daldığını bile fark edemedim.
"Prensesim!"
Uzaklardan gelen boğuk bir ses zihnimi tırmaladı. Ardından daha net ve telaşlı bir tonla tekrarladı
"Prenses Vanora!"
Gözlerimi güçlükle açtığımda, odamın ağır kiremit rengi perdelerinin arasından sızan parlak güneş ışığı odamı çoktan doldurmuştu. Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu, bedenimin neden bu kadar yorgun hissettiğini anlayamadım.
Fakat gecenin karanlığında yaşanan o sahneler zihnime birer birer üşüşünce kanım çekildi.Hizmetçim, ellerini önünde kavuşturmuş, büyük bir endişeyle yatağımın başucunda dikiliyordu.
"Majesteleri, kahvaltı yarım saat önce başladı!"Duyduğum şeyle irkilerek yatağın içinde hızla doğruldum.
"Ne?"
Bu, benim gibi hayatı katı kurallarla örülmüş biri için imkansız bir durumdu. Normalde daha güneş dağların arkasından yüzünü göstermeden uyanır, güne hazır olurdum. Ama şimdi, sanki üzerimde tonlarca ağırlık varmış gibi göz kapaklarımı kaldırmak bile bana dünyanın en ağır işi gibi geliyordu.
Hizmetçi, yüzümdeki bu solgun ve şaşkın ifadeyi görünce endişeli bakışlarını üzerime dikti. "İyi misiniz efendim?"
"Evet."Söylediğim şey kocaman, kapkara bir yalandan ibaretti.
Aceleyle kalkıp yüzüme buz gibi su çarptım, darmadağın olmuş siyah saçlarımı aynaya bakmadan hızlıca tepemde topladım. Dolaptan elime gelen ilk kıyafeti ruh halimin karanlığını yansıtır gibi koyu kırmızı, ağır bir elbiseyi üzerime geçirdim. Salona çıkmadan önce aynadaki aksime son bir kez baktığımda, uykusuzluktan çökmüş gözlerimin altındaki morluklar anında dikkat çekiyordu. Tam bir kraliyet asaletine yakışacak bitkinlikteydim...
Kahvaltı salonunun büyük, oymalı kapılarından içeri adım attığımda masadakiler çoktan yerini almıştı. Babam, her zamanki mağrur ve sarsılmaz duruşuyla masanın başköşesinde oturuyordu. Annem sadakatle onun hemen sağındaydı Aiden ise tabağıyla oynayarak her zamanki umursamaz ve rahat tavrını takınmıştı.
Kapının gıcırtısıyla birlikte üçünün de bakışları anında bana döndü. Babamın kalın kaşları, koyduğu disiplin sarsıldığı için hafifçe çatılmıştı."Geç kaldın."
"Özür dilerim."
Sessizce yerime geçip sandalyemi çektim. Normal zamanlarda olsaydık bu gecikmeyi kapatmak için mantıklı bir tonla bir sürü bahane üretir, kendimi savunurdum. Ama bugün içimde o sahte maskeleri takınacak en ufak bir enerji kırıntısı bile kalmamıştı.
Karşımda oturan Aiden, tabağındaki gümüş çatalı bırakıp bana birkaç saniye dikkatle baktı. Ardından başını hafifçe yana eğerek durumumu süzdü.
"Berbat görünüyorsun."
"Teşekkür ederim."
"Bu bir iltifat değildi."
"Son zamanlarda bunu çok duyuyorum," dedim soğukkanlılıkla.Sözlerim üzerine Aiden istemsizce alaycı bir tavırla gülümsedi ama hemen ardından yüzündeki o dalgacı ifade tamamen silindi.
Yerini gerçek bir meraka bıraktı.
"Şaka yapmıyorum Vanora. İyi misin?"Bir an duraksadım. Ondan pek alışık olmadığım bu tavır karşısında şaşırmıştım çünkü ilk kez gözlerinde bana karşı gerçekten endişeli bir pırıltı görüyordum.
"Biraz uykusuzum."
"Biraz mı?"
Onun bu ısrarcı çıkışıyla birlikte annem de elindeki kadehi masaya bırakıp bana bakmaya başladı. O hassas anne içgüdüsüyle, sarayın koridorlarında bir şeylerin fena halde ters gittiğini sezmiş gibiydi."Vanora..."
"İyiyim anne," diyerek daha fazla soru sormasına fırsat vermeden lafını kestim. Çünkü altından kalkamayacağım bir yükün altındaydım ve yeni bir sorgulamayı göğüsleyecek gücüm yoktu.
Kahvaltı boyunca babamın olduğu tarafa bakmamak, onunla göz teması kurmamak için üstün bir çaba harcıyordum. Fakat içimdeki o korkunç şüphe baskın geldi gözlerim istemsizce masanın başına kaydı.Oturduğu sandalyede son derece sakin ve vakur görünüyordu. Sanki odasında hiçbir şey yaşanmamış, sanki bir iblisle tüm krallığı satacak o uğursuz anlaşmayı yapmamış gibiydi...
Binlerce masum insanın hayatını gözünü kırpmadan tehlikeye atan bir adam, nasıl olur da hiçbir şey olmamış gibi bu kadar rahat davranabilirdi?
Tam bunları düşünürken, babamın keskin kehribar bakışları aniden tabağından kalktı ve doğrudan benimkilerle buluştu. O an damarlarımdaki kanın çekildiğini, içimde bir yerlerin buz tuttuğunu hissettim.
Çünkü hayatım boyunca bana karşı sert, buyurgan ya da umursamaz olan o gözlerde ilk kez bambaşka, hiç tanımadığım bir duygu gördüm
Şüphe.
Çok kısa, belki bir saniyeden bile az süren gelip geçici bir andı ama kesinlikle oradaydı. Sanki bana bakarken zihnimi okumaya çalışıyor, sakladığım o sırrı yüzümdeki çizgilerden yakalamak istiyordu.Ve o uğursuz saniyede, Şeytan'ın kulaklarımda uğuldayan o fısıltısı yeniden zihnimde çınladı
"Baban senin burada olduğunu öğrenirse çok korkacak."Elimde tuttuğum gümüş çatalı farkında olmadan o kadar büyük bir öfke ve korkuyla sıkmıştım ki parmak eklemlerim bembeyaz kesilmişti.
Babam şüphe dolu bakışlarını nihayet benden çekip tekrar tabağına döndü. Ama onun bu hamlesi içimdeki huzursuzluğu küçültmeye yetmedi aksine daha da büyüttü.Çünkü hayatımda ilk kez...
Gerçekten ilk kez, o koskoca krallığı titreten babamın benden korkabileceği ihtimali zihnime bir yıldırım gibi düşmüştü. Ve nedense bu karanlık düşünce, o gece mahzende karşılaştığım Şeytan'ın asıl suretinden bile çok daha ürkütücü, çok daha dehşet vericiydi.