10. bölüm / 15
ATEŞİN DANSIBoynuz ve kuyruk
Bölümler 15Şu an: Boynuz ve kuyruk
- 1 Tanıtım54 kelime
- 2 Kralın gölgesi811 kelime
- 3 Kor kundakta bir yabancı566 kelime
- 4 Kor963 kelime
- 5 Kor meydanı770 kelime
- 6 Korun yansıması496 kelime
- 7 Filiz1.050 kelime
- 8 Toprağın heybeti548 kelime
- 9 Ateşin isteği992 kelime
- 10 Boynuz ve kuyruk1.450 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 Çatlak1.066 kelime
- 12 Kralın korkusu1.335 kelime
- 13 Gerçeğin gazabı523 kelime
- 14 Boşluk762 kelime
- 15 Yankı883 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
O günün nasıl bittiğini gerçekten hatırlamıyorum. Sanki bütün sarayın üzerine boğucu, görünmez bir sis çökmüştü.
Her koridorda yaklaşan savaşın fısıltıları dolaşıyor, her odada devasa haritalar açılıyor, her köşede zırhlı muhafızlar sert adımlarla nöbet değiştiriyordu. Ateş Krallığı yıllardır ilk kez bu kadar gergind üstelik bu gerginliğin sebebi dışarıdan gelen bir düşman değil, kendi kralımızın gözü dönmüş kararlarıydı.Annem pes etmemişti.
Babamla her fırsatta konuşmaya, onu bu çılgınlıktan vazgeçirmeye çalışıyordu ama duvarlara konuşmaktan farksızdı. Babam ya buz gibi bir sessizlikle yanıt veriyor ya da yakıcı bir öfkeyle kestirip atıyordu. Bir akşam yemek salonunda, annemin sesini ilk kez bu kadar çaresizce yükselttiğini duydum:
"Ignatius, bana gerçeği söyle artık! Ben senin eşinim!"Babam oturduğu yüksek arkalıklı sandalyesinden kılını bile kıpırdatmadı.
"Sana bilmen gereken her şeyi söyledim."
"Hayır, söylemedin!" Annemin sesi titriyordu gözlerindeki gurur yerini ilk kez kırılgan bir korkuya bırakmıştı.
"Bu savaşın sebebi yalnızca ateş damarları olamaz! Seni yıllardır tanıyorum Ignatius... Bunun arkasında başka, çok daha karanlık bir şey var!"
Babamın çenesi kenetlendi, kehribar gözlerinde tehlikeli bir kıvılcım çaktı. "Bu konu kapandı Aithra."
"Hayır, kapanmadı!"
Masadaki herkes donup kalmıştı. Aiden bile önündeki altın kadehe diktiği gözlerini kaldıramıyordu. Babam sonunda aniden ayağa kalktı. Şöminedeki alevler onun yükselen öfkesiyle bir an devasa gölgeler oluşturarak duvara sıçradı.
"Ben bu krallığın kralıyım!" diye gürledi. Sesi salonun yüksek tavanında yankılandı.
"Kararlarımı sorgulamak senin görev alanın değil!"Annem birkaç saniye boyunca ona baktı. Yüzündeki o sönük, hayal kırıklığı dolu ifade bana her şeyi anlatıyordu O da korkuyordu. Ve korktuğu şey sadece bir savaş değildi tanıdığını sandığı adamın geçirdiği korkunç dönüşümdü.
Günler geçtikçe benim de sabrım tükenmeye başladı. Babamın çalışma odasına giriş çıkışlar hiç durmuyordu. Komutanlar, stratejistler, soylular... Herkes oraya giriyor ama kimse içeride ne konuşulduğuna dair tek bir kelime dahi etmiyordu. Üstelik babam odasını neredeyse hiç terk etmiyordu. Büyük bir şeyler dönüyordu bu sadece Toprak Krallığı'nı sıcaklıktan mahrum bırakma meselesi değildi, bundan emindim.
Ama neydi?
İşte bu sorunun cevabına bir türlü ulaşamıyordum.Bir gece yatağımda uzanmış, tavandaki ahşap oymaları izliyordum.
Uyuyamıyordum haftalardır uykunun ne demek olduğunu unutmuştum zaten. Aklımda sürekli aynı sorular dönüp duruyordu
Neden şimdi? Neden yüzyıllardır süren bu barışı bozmak istiyordu?
Tam o sırada zihnime o tehlikeli fikir düştü Babamın çalışma odası...
Cevap varsa, yalnızca oradaydı.Düşünce zihnime düşer düşmez onu kovmaya çalıştım. Bu düpedüz delilikti. Yakalanırsam... Babam beni affetmezdi. Odama kilitlenmek hafif bir ceza kalırdı; zira gözlerindeki o karanlığı gördükten sonra, unvanıma bakmadan canıma kıymasından bile korkuyordum.
Ama ortada yüzyıllardır huzurla hüküm süren krallıklar, masum insanlar ve hepsinden önemlisi... En ön safta savaşa sürüklenecek olan Aiden vardı. Bu düşünce mideme bir düğüm gibi oturdu. Aiden ve ben son zamanlarda eskisi kadar yakın olmasak da o benim kardeşimdi. Onu kanlı bir savaş alanında, yaralanmış ya da bir ceset olarak hayal etmeye tahammülüm yoktu.Başımı hızla salladım.
Hayır... Bunun olmasına izin veremezdim. Ne pahasına olursa olsun o gerçeği öğrenmeliydim.
Gece yarısını biraz geçe odamdaki saatin ağır çanı çaldı. Saray, bir mezarlık kadar sessizdi.
Derin, titrek bir nefes alıp yatağımdan kalktım.Üzerime karanlıkta kaybolmamı sağlayacak koyu renk, kapüşonlu bir pelerin geçirdim. Kapıyı milim milim açtım koridor bomboştu.
Ay ışığı yüksek pencerelerden içeri süzülüyor, taş zeminde gümüş renkli soğuk çizgiler oluşturuyordu. Kalbim göğüs kafesimi döverken adımlarımı sessizce attım. Her adımda geri dönme isteği içimi kemirdi ama durmadım.
Babamın çalışma odası sarayın doğu kanadındaydı sarayın en muhafazakâr, en korunaklı bölgesi.
Yaklaşık on dakika sonra o devasa, siyah meşe kapının önüne ulaştım.Ve şaşkınlıkla kalakaldım.Muhafızlar yoktu. Normalde burada en az iki zırhlı nöbetçi beklerdi ama şu an koridor terk edilmiş gibi boştu. Bu durum tuhaftı hem de fazlasıyla tuhaf....
Sanki birisi geçmem için yolu bilinçli olarak temizlemiş gibiydi.Yavaşça kapıya yaklaştım. Titreyen elimi ağır bronz tokmağa uzattım ve çevirdim. Kilitsizdi.
Babam gibi takıntılı ve şüpheci bir adam asla böyle bir güvenlik açığı bırakmazdı. Kapıyı hafifçe itip içeri süzüldüm.Oda loştu. Şöminedeki sönmeye yüz tutmuş korlar, odaya zayıf, turuncu bir ışık yayıyordu. Masanın üzeri parşömenler, haritalar, gizemli mektuplar ve mühürlü tomarlarla kaplıydı.
Kapıyı arkamdan gürültüsüzce kapattım ve masaya yanaştım.İlk birkaç belge sıradan askeri bürokrasiye aitti: Asker sevkiyatları, erzak listeleri, sınır karakolu raporları... Fakat masanın en ucunda, altın sarısı mühürle kapatılmış kalın bir zarf dikkatimi çekti.
Üzerindeki mühür önceden kırılmıştı. Zarfı elime alıp içindeki parşömeni hafifçe dışarı çektim.
O an, şöminedeki son korlar aniden söndü. Oda zifiri bir karanlığa büründü.Ciğerlerimdeki hava bir anda çekildi, nefesim kesildi. Dehşetle kapıya doğru hamle yaptım ama daha ilk adımımı atamadan, zihnim kaydı ve bilincimi kaybederek soğuk zemine yığıldım.
Gözlerimi açtığımda şakaklarımda amansız bir zonklama vardı. Sanki saatlerce sert bir taşın üzerinde baygın yatmış gibiydim.Yavaşça doğrulmaya çalıştım fakat etrafıma baktığım an donakaldım. Burası babamın çalışma odası değildi. Ya da en azından bildiğim gerçekliğe ait bir yer değildi...Taş duvarlar hâlâ oradaydı ama üzerlerinde, sanki canlıymış gibi kıvrılan siyah Çatlaklar ve içinden altın sarısı bir ışık sızan damarlar dolaşıyordu. Ne tavan vardı ne gökyüzü yukarı baktığımda sadece sonsuz, zifiri bir boşluk uzanıyordu.
Zamanın ve mekanın büküldüğü, sonsuz bir karanlığın ortasında asılı kalmış tek yer bu odaydı.Nefesim hızlanırken, ayağa kalkmak için hamle yaptım. Tam o sırada, karanlığın içinden yankılanan sert, pürüzsüz bir erkek sesi duyuldu:
"Bu kadar erken gelmeni beklemiyordum, Ignatius."Olduğum yerde kilitlendim. Ses hemen arkamdan gelmişti. Yavaşça, korkuyla arkama döndüm.Odanın diğer ucundaki yüksek oymalı koltukta biri oturuyordu. Bir insan mıydı, yoksa insana benzeyen başka bir varlık mı, kestirmek imkansızdı.
Dağınık siyah saçları, simsiyah ve garip bir kumaştan yapılmış kıyafetleri vardı. Yüzü genç bir adama aitti; pürüzsüz ve hatları kusursuzdu. Fakat gözleri... Gözleri insana ait olamayacak kadar korkutucu, alev mavisi bir parlaklıkla karanlığı deliyordu. Sanki o iki mavi halkanın içinde yüzyıllık bir karanlık ve sonsuz bir kadim güç yatıyordu.Adam yavaşça ayağa kalktı. Yüzündeki o kendinden emin ifade, beni gördüğü an hafif bir şaşkınlıkla kırıldı. Kaşları çatıldı."Sen..."Birkaç saniye boyunca gözlerini üzerimde gezdirdi. Ardından başını hafifçe yana eğerek beni inceledi."Sen Ignatius değilsin."Kalbim göğsümden fırlayacakmış gibi atmaya başladı. İhtiyatsızca bir adım geri çekildim. "Sen... Sen kimsin?"
Adam cevap vermedi. Beni baştan aşağı, sanki ruhumun en derin haritasını okuyormuş gibi süzdü.
Ardından dudaklarının kenarında alaycı, büyüleyici ama bir o kadar da ürpertici bir tebessüm belirdi."İlginç..." dedi fısıltı gibi bir sesle.Bu tavrı içimdeki korkunun üzerine ince bir öfke tabakası örttü. "Sana bir soru sordum! Kimsin sen?"Adam ağır adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Garip olan şuydu ki, o adım attıkça odadaki siyah çatlaklar genişliyor, gölgeler sanki onun iradesiyle dans ediyordu.
"İnsanlar bana çağlar boyunca pek çok isim verdi, küçük prenses."
"Hâlâ soruma cevap vermedin.""Evet," dedi dudaklarındaki o tebessümü genişleterek. "Vermedim."
Eğleniyordu. Benim çaresizliğim ve korkum onu besliyor gibiydi. Dişlerimi sıktım, omzumu dikleştirdim.
"Ben Vanora. Ateş Krallığı'nın prensesiyim."Adamın alev mavisi gözlerinde anlık bir parıltı çaktı. Adımı duyduğunda şaşırmamıştı.
"Vanora..." dedi, ismi sanki uzun zamandır biliyormuşçasına tadını çıkararak.
"Babamı nereden tanıyorsun?" diye sordum, sesimin titrememesine gayret ederek.Adam hafifçe, boğuk bir kahkaha attı. "Oldukça yakın bir dostluğumuz var diyelim."İçimdeki huzursuzluk yerini katı bir dehşete bıraktı. "Kimsin sen?"
Bu kez gözlerini doğrudan gözlerime sabitledi. Sesi zihnimin içinde yankılandı "Ben, babanın yaptığı o büyük anlaşmanın diğer tarafıyım."Kafam karışmıştı.
"Anlaşma mı? Ne anlaşması?"
"Babana o çok arzuladığı gücü ve zaferi verecek olan kişi benim."
Savaş...
Toprak Krallığı'nın kesilen kaynakları... Ordular... Ve babamın gözlerindeki o gözü dönmüş hırs... Yıllardır sarayda dönen o karanlık çarkın dişlileri zihnimde birleşmeye başladı. Boğazım kurudu."Sen... Bir büyücü müsün?"
Adam bu sözüm üzerine neşeli, ama içindeki alayı gizleme gereği duymadığı gür bir kahkaha attı. "Büyücü..." dedi kelimeyi evirip çevirerek. "Yüzyıllardır bana takılan en sefil, en komik unvan bu olsa gerek."Bana doğru bir adım daha attı. O adım attığı an, odanın içindeki sıcaklık aniden bıçak gibi kesildi. Çevremizdeki hava buz tuttu."Hayır, küçük prenses. Ben sizin o basit büyücülerinizden çok daha fazlasıyım."
Korkuyla bir adım daha geriledim ama bakışlarımı ondan alamıyordum.Tuhaf, tekinsiz bir durum vardı. Çocukluğumdan beri okuduğum tozlu efsane kitaplarında karanlığın efendileri, iblisler ve şeytanlar hep devasa siyah boynuzları olan, arkasında kırbaç gibi sallanan kuyrukları ve ellerinde mızraklarıyla resmedilirdi. Çirkin, tiksindirici canavarlar olarak anlatılırlardı.Oysa karşımdaki varlığın ne boynuzları vardı ne de çirkin bir yüzü... Akıl almaz, ilahi ve büyüleyici bir güzelliğe sahipti. Yüzündeki her bir hat kusursuzca yontulmuş gibiydi.
Ve korkunç olan da buydu: Tehlike, çirkin bir canavar kılığında değil insanı kendine çeken, nefesini kesen mistik bir zarafetle karşımda duruyordu.
"Görünüşüm seni hayal kırıklığına mı uğrattı?" dedi, zihnimi okurcasına. Sonra karanlık ve karanlığın en derin tonuyla fısıldadı:
"Ben Şeytanım, Vanora."
Aramızda ölümcül bir sessizlik oldu. Nefes bile alamıyordum.Kısa bir duraksamanın ardından, gözlerindeki o tehlikeli mavilik hafifçe kısıldı ve aniden sordu
"Babanın çalışma odasında ne arıyordun?"Yutkundum. Boğazımdaki düğümü aşmaya çalışarak,
"Gerçeği..." dedim.
"Neler olduğunu öğrenmek istiyordum."
"Peki öğrenebildin mi?"Başımı yavaşça iki yana salladım.
"Hayır."Şeytan birkaç saniye boyunca beni izledi.
Yüzündeki alaycı ifade tamamen silindi. İlk kez, karanlığın kendisi kadar ciddi ve baskıcı görünüyordu. Bana doğru küçük bir adım daha attı.
"Peki ya sana gerçeği ben söylesem?"
Kalbim bir an için duracakmış gibi hızla çarptı.
"Ne gerçeğini?"
Dudakları hafifçe kıvrıldı. "Bu savaşın arkasındaki gerçek sebebi... Babanın ruhunu ne karşılığında sattığını."
Odanın içindeki karanlık ve boğucu sessizlik üzerimize çökerken, tehlikeli bir çekime kapıldığımı hissettim. Ve farkında bile olmadan, o karanlık varlığa doğru cesur bir adım attım...
