ATEŞİN DANSI kitap kapağı

9. bölüm / 15

ATEŞİN DANSI

Ateşin isteği

Vaveyla Yazarı: Su Baloncuğu

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: Ateşin isteği

Aiden'ın sözleri havada asılı kaldı. Sarayın her köşesinde telaşla koşturan muhafızları izlerken içimdeki huzursuzluk katlanarak büyüyordu. Bu sıradan bir ziyaret ya da diplomatik bir haberci trafiği değildi; bunu anlamak için saray entrikalarında büyümüş olmaya bile gerek yoktu.
Bu... Bir savaşın ayak sesleriydi.
Birkaç dakika sonra büyük avlunun ağır demir kapıları gıcırtıyla açıldı. Üzeri toz toprak içinde kalmış bir haberci, atından neredeyse yuvarlanarak indi. Muhafızlar anında etrafını sararken, Aiden ile ben merdivenlerin başından olan biteni izliyorduk. Habercinin yüzü kireç gibi solgundu, soluk soluğa bir halde doğrudan babamın bulunduğu çalışma odasına götürüldü.
Aiden kaşlarını çattı. "Bu hiç iyi değil."
"Ne olduğunu biliyor musun?" diye sordum.
"Hayır."
Bu cevap beni daha da endişelendirdi. Çünkü Aiden, krallık meselelerinden, babamın hamlelerinden ve genelde her şeyden haberdar olurdu.
Yarım saat içinde tüm sarayın çehresi değişti. Muhafızlar ağır savaş zırhlarını giymeye başlamış, avluda birlik komutanları toplanmıştı. Hizmetçiler bile köşelerde fısıltıyla konuşuyordu. Sonunda merakımıza yenik düşüp toplantı odasına doğru ilerledik. Kapı tamamen kapalı değildi içeriden yükselen öfkeli sesler koridorda yankılanıyordu.
"... Bu yaptığın resmen bir savaş ilanıdır!" diye bağırıyordu bir adam.
Ses, Toprak Krallığı'nın hükümdarı Kral Geo'ya aitti. Aiden'la göz göze geldik. Geo bedenen burada değildi demek ki uzaktaki hükümdarlarla iletişim kurmayı sağlayan büyülü aynalar kullanılıyordu.
İçeriden başka bir ses yükseldi. Babam... Her zamanki soğukkanlı ve keskin tonuyla konuştu:
"Krallığımın kaynaklarını istediğim gibi kullanırım ."dedi
"Kaynakların mı?" diye gürledi Geo. "O ateş damarları yalnızca sizin toprağınızın malı değil!"
Kaşlarımı çattım. Ateş damarlarımı
Babamın sesi yine duyuldu "Toprak Krallığı onlar olmadan da varlığını sürdürebilir."
"Üç aydır halkım açlık ve soğuktan ölüyor, Ignatius!"
Odada boğucu bir sessizlik oldu. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Bu gerçeği ilk kez duyuyordum Toprak Krallığı'nın çetin ve sert coğrafyasının altında, doğal sıcaklık sağlayan devasa ateş damarları bulunuyordu. Yüzyıllardır bu damarlar Ateş Krallığı tarafından korunur, enerjisi tüm krallıklar arasında adaletle paylaşılırdı. Bu sayede Toprak Krallığı'nın soğuk bölgelerinde tarım yapılabiliyor, halk kış aylarında hayatta kalabiliyordu.
Ama görünen o ki... Babam bu hayati desteği kesmişti. Nedenini bilmiyordum görünüşe göre kimse bilmiyordu.
Geo'nun sesi bu kez çaresiz bir öfkeyle yükseldi: "Geriye kalan binlerce insan dondurucu soğuk ve açlıkla karşı karşıya!"
"Bu benim sorunum değil."
Babamın cevabı buz gibiydi. Yanımda duran Aiden bile duyduğu bu acımasızlıkla hafifçe gerildi. İçeride diğer sesler de yükselmeye başladı; Hava Krallığı'ndan Kral Zephyrus ve Su Krallığı'ndan Kral Dylan da tartışmaya katılmıştı. Ama hepsinin birleştiği tek nokta vardı: Hiçbiri babamı desteklemiyordu.
Bir anda kapı açıldı. Aiden ve ben hızla geri çekildik. İçeriden çıkan kişi annemdi. Bizi görünce duraksadı. Yüzü solgun, bakışları bitkindi. Normalde her zaman vakur ve sakin olan annemin elleri hafifçe titriyordu.
"Burada ne yapıyorsunuz?"
"Sadece ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz," dedim endişeyle.
Annem gözlerini yumdu, derin bir iç çekti. "Odalarınıza dönün."
"Anne..."
"Vanora." Sesinde daha önce hiç duymadığım, kaskatı bir sertlik vardı.
Bu kez itiraz etmedim. Ama annem uzaklaşırken, onun da arkasındaki sebebi bilmediğini fark ettim. Bu daha da korkutucuydu. Eğer Kraliçe Aithra bile bu kararın gerekçesini bilmiyorsa, demek ki bu yıkıcı adım yalnızca babamın zihninde şekillenmişti.
O gece sarayın üzerine ağır, boğucu bir sessizlik çöktü. Kimse yüksek sesle konuşmuyor, kimse gülümsemiyordu. Herkes yaklaşan fırtınanın soğukluğunu hissediyordu. Ve ilk kez içime şu ürpertici düşünce düştü: Babam bir hata yapmıştı. Belki de telafisi olmayan devasa bir hata... Ve bu hata yalnızca Ateş Krallığı'nı değil, dört krallığın tamamını yakıp yıkacaktı.
Ama o sırada bilmediğim şey şuydu: Bu krizin sebebi gerçekten sadece kesilen ateş damarlarımıydı ?
Ertesi sabah saray her zamankinden daha gergin uyandı. Koridorlarda devriye gezen muhafız sayısı iki katına çıkmıştı. Kale surlarının üzerinde savaş sancakları dalgalanıyor, haberci kuşlar sürekli gökyüzünde süzülüyordu.
Kahvaltı salonuna indiğimde annem masada oturuyordu ama önündeki tabağa neredeyse hiç dokunmamıştı. Aiden da durumu fark edip sordu:
"Anne. Babam nerede?"
Annem başını ağır ağır kaldırdı. "Savaş konseyi toplantısında."
Aiden kaşlarını çattı. "Dün geceden beri mi?"
"Evet."
Bu normal değildi. Babam sert ve mesafeli bir adam olsa da ailesiyle yemek yemeyi asla ihmal etmezdi özellikle son yıllarda. Ama şimdi neredeyse yirmi saattir ortalıkta yoktu.
İçimdeki huzursuzluk büyürken salonun ağır kapıları açıldı. Babam içeri girdi. Üzerinde günlük kıyafetleri değil, siyah savaş zırhı vardı. Omuzlarındaki altın işlemeli alev sembolleri güneş ışığında parlıyordu. Yüzü her zamankinden daha soğuk ve aşılmaz duruyordu.
Masadaki herkes ayağa kalktı. Babam yerine oturduktan sonra bakışlarını üzerimize dikti ve hiç beklemediğimiz o cümleyi kurdu:
"Bir hafta içinde Toprak Krallığı sınırına ordu gönderilecek."
Salonda ölümcül bir sessizlik oluştu. Aiden bile donup kalmıştı.
"Ne?"
Babam gözlerini oğluna çevirdi. "Duymadın mı?"
"Duydum ama..." dedi Aiden kekeleyerek. "Savaş mı çıkacak?"
"Savaş çoktan başladı."
Annem bir anda başını kaldırdı. "Ignatius! Bu yaptığın delilik."
Babamın yüzünde en ufak bir jest bile oynamadı. "Hayır."
"İnsanlar ölüyor!"
"İnsanlar her zaman ölür. Sonuçta ölmek üzere doğuyorlar."
Annemin yüzü bembeyaz kesildi. Duyduklarıma inanmakta zorlanıyordum. Çocukluğum boyunca babamı sert ve otoriter biri olarak tanımıştım ama zalim biri olarak değil... Şimdi ise karşımda oturan adam, tanıdığım babam değildi.
Aiden sonunda dayanamayıp öfkeyle konuştu: "Ama neden? Durup dururken neden?"
Babam ilk kez duraksadı. Yavaşça arkasına yaslandı ve gözlerini masadaki herkesin üzerinde gezdirdi.
"Çünkü bu dünün dünyası yanlış kurulmuş."
Salondaki herkes nefesini tuttu. Babam devam etti:
"Dört krallık yüzyıllardır sözde bir barış illüzyonu içinde yaşıyor. Biz ateşimizi veriyoruz; Toprak bizim sıcaklığımızla ayakta duruyor, Su bizim gücümüz sayesinde ticaret yollarını koruyor, Hava bizim ordularımızın desteğiyle sınırlarını savunuyor. Ama karşılığında ne alıyoruz?"
Aiden kaşlarını çattı. "İttifak?"
Babam güldü; ama o gülüşte en ufak bir sıcaklık yoktu. "İttifak mı? Onlar bize muhtaç. Ama bizim onlara ihtiyacımız yok."
Kalbim sıkıştı. Babamın ne düşündüğünü anlamaya başlıyordum ama bu tam bir delilikti. Su Krallığı olmadan ticaret, Toprak Krallığı olmadan mahsul nasıl var olabilirdi?
Bu mesele sadece kaynaklar ya da anlaşmazlıklar değildi. Babam artık dört krallığın eşitliğine inanmıyordu. O, Ateş Krallığı'nın diğer tüm krallıklardan üstün olduğuna ve boyun eğdirmesi gerektiğine inanıyordu.
Annem ayağa kalktı. "Ignatius, bu yürüdüğün yol tehlikeli bir uçurum."
"Belki."
"Bu tüm dünyayı yakacak bir savaş çıkarır!"
"Belki de yakmalı."
O anda içimde buz gibi bir ürperti dolaştı. İlk kez babamın gözlerinde o korkutucu şeyi gördüm Durdurulamaz, gözü dönmüş bir hırs.
Ve o an anladım; yaklaşan felaketin nedeni diplomatik bir anlaşmazlık değildi. Babam dünyayı değiştirmek istiyordu. Sorun şuydu ki...
Dünyayı yakarak değiştirmek isteyenler ilk yananlar olurdu