67. bölüm · Aşk mısın?
Başka Dünyaların İnsanları
Başka Dünyaların İnsanları
İnsan hayatını aklıyla mı seçer, kalbiyle mi? İkisi birbirine zıt bir şey söylediğinde ne yapar?
Bazı insanlar vardır; dışarıdan baktığınızda birbirlerine hiç benzemiyor gibi görünürler. Hayat şartları farklıdır, aile yapıları farklıdır, yetiştikleri çevre farklıdır. Birinin normal kabul ettiği şey diğerine yabancı gelebilir. Yaşam tarzları, hayalleri, dünyayı algılama biçimleri hatta bazen kullandıkları dil bile birbirinden oldukça farklı olabilir. Aynı ülkenin insanı olmalarına rağmen sanki bambaşka kültürlerde yetişmiş gibidirler. İnsan böyle bir ilişkiye dışarıdan baktığında ister istemez şu soruyu soruyor: Bu iki insan gerçekten bir hayatı paylaşabilir mi? Mantıklı cevap vermeye çalıştığımızda karşımıza uzun bir liste çıkıyor. Ortak yaşam tarzları önemli. Aile yapıları önemli. Gelecek planları önemli. Kültürel uyum önemli. Bunların hiçbirini yok sayamayız. Çünkü bir ilişki yalnızca iki insanın birbirine karşı hissettiği duygudan ibaret değil. Günün sonunda birlikte yaşamak, ortak kararlar almak, farklılıklarla karşılaşmak ve hayatın gerçekliğiyle yüzleşmek var. Fakat insanı düşündüren başka bir şey var. Bazen bütün bu farklılıklara rağmen iki insanın arasındaki bağı görüyorsunuz. Öyle bir sevgi ki, dışarıdan bakan biri bile hissedebiliyor. Bakışlarında, birbirlerine davranışlarında, birbirlerinin yanında olduklarında görünmeyen ama hissedilen bir bağ var. Hani insanın “Burada gerçekten başka bir şey var.” diyesi geliyor. Burada mantıkla duygu birbirine karşı iki farklı şey söylemeye başlıyor. Peki ne yapmalı insan? Mantığımıza uymuyor diye hissettiğimiz bir şeyi silip atmalı mı? Yoksa sevgi varsa bütün farklılıkların aşılabileceğine mi inanmalı?Sanırım benim bu konuda kesin bir cevabım yok ama kendi eylemim var. Ben bırakmadım. Benim için farklı olmak, mutlaka uyumsuz olmak anlamına gelmiyor. İki insanın aynı olmaması gerektiğine zaten inanıyorum. Karşındaki insanın yaşam tarzını, dünyaya bakışını veya kişiliğini kendine benzetmeye çalışmaya başladığında farklılıklar elbette savaş hâline geliyor. O noktada artık insanı olduğu gibi sevmiyorsun; onun senin için daha uygun bir versiyonunu yaratmaya çalışıyorsun.
Benim sınırlarım var. Beni değiştirecek, kendi benliğimden uzaklaştıracak bir şeyi kabul etmem. Ama aynı şekilde onun farklılıklarını da değiştirmeye çalışmam. Onu olduğu gibi kabul edebilen biriyim. Sanırım benim bu konudaki çıkış noktam tam olarak bu oldu. Bir insanı olduğu gibi kabul ettiğinde, onun farklılıklarıyla mücadele etmek zorunda kalmıyorsun. Elbette zaman zaman anlaşmazlıklar yaşanabilir. Elbette bazı şeyler sana hâlâ mantıksız gelebilir. Fakat sevdiğin insanın senden farklı olmasıyla, sana zarar vermesi aynı şey değil. Bence burada ikisini birbirinden ayırmak gerekiyor. Her farklılık bir tehdit değildir. Her uyumsuzluk görünen şey ilişkinin sonu olmak zorunda değildir. Belki de sorun, modern ilişkilerde “uyum” kavramını bazen “benzerlik” ile karıştırmamızdır. Aynı şeyleri seviyorsak, aynı aile yapısından geliyorsak, aynı şekilde yaşıyorsak uyumlu olduğumuzu düşünüyoruz. Peki iki farklı insan birbirinin alanına saygı duyabiliyor, birbirini değiştirmeye çalışmıyor ve farklılıklarına rağmen birlikte kalmayı gerçekten istiyorsa? Bu da başka bir uyum biçimi olamaz mı? Bence olabilir. Burada sevginin tek başına yeterli olduğunu da söylemek istemiyorum. Sevgi adına insanın kendisinden vazgeçmesini romantikleştirmek istemem. Seviyorum diye kendi sınırlarını yok saymak, sana zarar veren şeylere katlanmak veya karşındaki insanın değişmesini bekleyerek yıllarca beklemek başka bir şey. Benim bahsettiğim şey bunlar değil. Benim bahsettiğim, iki insanın birbirini değiştirmeden karşılıklı olarak yer açabilmesi. Belki de bazı ilişkiler aynı dünyadan gelen iki insanın kolayca anlaşmasıyla değil, iki farklı dünyanın birbirine kapı açmasıyla mümkündür. Birinin dünyasına tamamen taşınmak zorunda değilsindir. Kendi dünyanı yakmadan, onun dünyasını da yok etmeye çalışmadan arada bir köprü kurulabilir.
Tasavvufi açıdan düşündüğümde insanın karşısına çıkan herkesi anlamlandırmaya çalışıyoruz. Kim neden hayatımıza giriyor? Neden tam da o insan? Neden bu kadar farklıyken birbirimize karşı böyle bir sevgi hissediyoruz? Belki bazı soruların cevabını hemen bulmak zorunda değiliz. Her şeyi zihnimizin kategorilerine yerleştirmek zorunda da değiliz. Duygu, bazen mantığın açıklayabildiğinden daha karmaşık bir deneyim.
İnsan birini neden sever? Bunu gerçekten tamamen açıklayabiliyor muyuz? Birinin fiziksel özelliklerini, karakterini veya hayat şartlarını tek tek sayabiliriz. Ama bütün bunların toplamı her zaman hissettiğimiz şeyi açıklamıyor. Bazen aklın “Bu nasıl oldu?” diye sorduğu yerde kalp çoktan bir cevap vermiş oluyor. Mesele aklı susturup yalnızca kalbi dinlemek de değil. İnsanın hem aklı hem duyguları var. Sanırım asıl mesele ikisini birbirine düşman etmek yerine dengeleyebilmek. Aklın gördüğü gerçekleri inkâr etmeden, kalbin hissettiği şeyi de küçümsemeden bakabilmek. Benim bu konudaki cevabım şu oldu: Farklılıklar varsa önce onları değiştirmeye çalışmam. Önce birlikte o farklılıklarla yaşayabiliyor muyuz, buna bakarım. İki insanın birbirine benzemesi şart değil ama birbirlerinin varlığına saygı duyabilmeleri şart.
Belki bazı sevgiler gerçekten yetmez. Belki bazı farklılıklar ortak bir hayatı imkânsız hâle getirir. Bunu romantikleştirmeye gerek yok. Ama sırf bir ilişki mantığımızdaki hazır kalıplara uymuyor diye, gerçekten var olan bir sevgiyi de yok saymak zorunda olduğumuzu düşünmüyorum.
Ben ilişkilerde ilk farklılıkta “Uyumsuzuz.” diyerek gitmeyi hiçbir zaman kendime yakın bulmadım. Çünkü sevgi benim için yalnızca güzel zamanlarda hissedilen bir duygu değil; aynı zamanda emek verme ve anlamaya çalışma isteği. İnsan nasıl sevilmek istiyorsa öyle sever sözüne inanıyorum. Belki bu yüzden çabalamak bana ağır gelmiyor. Sevdiğim bir insan için mücadele etmek, onu değiştirmek anlamına gelmiyorsa, kendi sınırlarımı da aşmıyorsa neden zor olsun ki? Belki de bazen aşkın cevabı “Bırak.” ya da “Ne olursa olsun kal.” kadar kesin değildir. Belki asıl soru şudur: Bu farklılıkların içinde ikimiz de kendimiz olarak kalabiliyor muyuz? Birbirimizi değiştirmeden, küçültmeden ve kendimizden vazgeçmeden birbirimize yer açabiliyor muyuz?
