Anlarsın Ya kitap kapağı

35. bölüm / 32

XXXI - Biriktirdiğim Hayat

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 32Şu an: XXXI - Biriktirdiğim Hayat

İnsan bazen bir ev satın almak için para biriktirmez.

Bazen bir kapıyı arkasından kapatabilmek, sabah uyandığında günün nasıl geçeceğine kendisi karar verebilmek, akşam başını yastığa koyduğunda birilerinin sesinden irkilmemek için biriktirir. Bazen bir evin duvarlarına değil, o duvarların ardında yaşayabileceği ihtimallere para öder. Bir anahtara sahip olmak ister; çünkü hayatı boyunca başkalarının açıp kapattığı kapıların önünde beklemiştir.

Benim biriktirdiğim şey de paradan ibaret değildi.

Her ay kenara koyduğum birkaç banknotun arasında, kimseye anlatamadığım bir hayat vardı. Henüz görmediğim sokaklar, içine hiç girmediğim odalar, sabah güneşinin hangi pencereden vuracağını bile bilmediğim bir ev… Bir gün kendime ait olacak bir masanın üzerinde duran kitaplar, mutfakta demlenen çayın kokusu, pencerenin önünde saksıya diktiğim çiçekler ve bütün bunların ortasında, ilk defa kendisi için yaşayan bir kadın.

Bunların hiçbiri henüz benim değildi.

Ama ilk defa, bir şeylerin benim olabileceğine inanıyordum.

Çalışıyordum. Yoruluyordum. Bazen günün sonunda ayaklarımın ağrısından doğru düzgün yürüyemiyor, eve döndüğümde üzerimdeki yorgunluğu çıkarıp bir kenara bırakmak istiyordum. Fakat insanın yorgunluğu her zaman duşla, uykuyla ya da birkaç saat dinlenmekle geçmiyordu. Bazı yorgunluklar insanın içine yerleşiyor, onunla birlikte yaşıyor, nereye giderse gitsin peşinden geliyordu.

Benim de içimde yıllardır taşıdığım bir yorgunluk vardı.

Yine de çalışırken tuhaf bir şey oluyordu. Saatler boyunca başka insanlarla ilgileniyor, bir şeyler yetiştiriyor, koşturuyor, günün bitmesini bekliyordum. Bedenim yoruldukça zihnim biraz olsun susuyordu. Evdeyken kafamın içinde büyüyen sorunlar, işte olduğum zamanlarda aynı büyüklükte görünmüyordu. En azından birkaç saatliğine, kendi düşüncelerimin içinde boğulmuyordum.

Belki de bu yüzden çalışmak benim için yalnızca para kazanmak değildi.

Çalışmak, bazen kaçabildiğim tek yerdi.

Kimse bunu bilmiyordu. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir iş gününden ibaretti yaşadığım. Bir insanın işe gitmesi, çalışması, yorulması ve eve dönmesi… Herkesin yaptığı şeylerdi bunlar. Fakat benim için her mesai, gelecekteki hayatıma doğru atılmış küçük bir adımdı. Her gün, farkında olmadan kendime bir çıkış yolu hazırlıyordum.

Bazen bir müşteri gülümseyerek teşekkür ettiğinde ben de gülümsüyordum. Bazen iş arkadaşlarımla saçma bir şeye gülüyor, o an neden güldüğümü bile unutuyordum. Sonra bir anda kendime geliyordum. Günün geri kalanını düşünmek zorunda değildim o birkaç saniyede. Geçmişim kapıyı çalmıyor, geleceğim benden hesap sormuyor, kimse benden bir şey beklemiyordu.

Sadece oradaydım.

Ve bazen yalnızca orada olabilmek bile insanın içinde bir şeyleri değiştiriyordu.

Ama eve döndüğümde gerçekler beni bekliyordu.

Biriktirdiğim parayı saklamam gerektiği bir hayatın içindeydim. Çünkü geleceğim için kenara koyduğum her kuruş, başkalarının gözünde bencilliğimin kanıtına dönüşebiliyordu. Ben kendi ayaklarımın üzerinde durabilmek için uğraşırken, onlar benim kendilerinden uzaklaşmaya hazırlandığımı görüyordu.

Bazen bunu açıkça söylüyorlardı.

Kendimi düşündüğüm için suçlanıyordum. Kendi paramı biriktirdiğim için, her kazandığımı başkalarının ihtiyaçlarına ayırmadığım için, geleceğime dair bir planım olduğu için…

Sanki benim de bir hayatım olabileceğini düşünmem, birilerine karşı işlenmiş bir suçtu.

O anlarda içimde iki ayrı ses konuşmaya başlıyordu.

Biri, bütün bunların içinden çıkmak için yıllardır ne kadar uğraştığımı hatırlatıyordu. Gençliğimin kaç yılını kendimi toparlamaya çalışarak geçirdiğimi, ne kadar yorulduğumu, kaç kez kendi ihtiyaçlarımı ertelediğimi anlatıyordu. Diğeriyse hemen karşı çıkıyordu.

Ya gerçekten bencilsem?

Ya gidersem ve geride bıraktıklarım kötü olursa?

Ya kendimi kurtarmaya çalışırken sevdiğim insanları yarı yolda bırakıyorsam?

İnsanın kendi hayatını kurmak istemesi bile bazen vicdanında bir mahkemeye dönüşüyordu. Üstelik o mahkemede hem suçlanan hem savunmasını yapmak zorunda kalan yine kendisiydi.

Kendime bir şey aldığımda bile bunu sorguluyordum. Bir kıyafet, uzun zamandır istediğim küçük bir eşya ya da sırf hoşuma gittiği için satın almak istediğim bir şey…

Önce fiyatına bakıyor, sonra kendime bunu gerçekten isteyip istemediğimi soruyordum. Ardından aklıma bir başka ihtiyaç geliyor, alacağım şeyi yeniden yerine bırakıyordum.

Sanki kendim için harcadığım her kuruşun hesabını birilerine vermem gerekiyordu.

Oysa ben hayatım boyunca kendime ait olan şeyleri bile kolayca başkalarına bırakmıştım. Zamanımı, enerjimi, huzurumu… Bazen sırf birileri üzülmesin diye kendi üzüntümü içime gömmüştüm. Bazen ortam bozulmasın diye susmuş, bazen birileri benden uzaklaşmasın diye kendimden uzaklaşmıştım.

Şimdi ilk kez kendim için bir şey yapmaya çalışıyordum.

Ve bunun için bile kendimi affettirmem gerekiyormuş gibi hissediyordum.

Bir akşam, kazandığım parayı yeniden saydım. Banknotları masanın üzerine dizdim, sonra hepsini tekrar topladım. Rakamlar gözümün önündeydi ama zihnim başka bir şey hesaplıyordu.

Bir evin kirası…

Depozitosu…

Elektriği, suyu, doğal gazı…

Mutfağa alınacak birkaç tabak, bir tencere, bir çatal bıçak takımı…

İlk günlerde çalışamazsam ne olacaktı? İş bulamazsam? Bir hastalık çıksa, beklenmedik bir masraf gelse? Ya kazandığım para yetmezse?

Bir insanın yalnızca kendisine ait bir hayat kurabilmesi için bile ne kadar çok şeyi hesaplaması gerekiyordu.

Üstelik yaşadığım ülkede geleceği hesaplamak, çoğu zaman sonucu önceden bilinemeyen bir soruyu çözmeye çalışmak gibiydi. Ekonominin yarın ne olacağını, kiraların ne kadar artacağını, bir işin insanı ne kadar süre ayakta tutabileceğini kestiremiyordum. Bazen her şey o kadar belirsiz görünüyordu ki hayal kurmak bile lüksmüş gibi geliyordu.

Bir evin olsun istiyordun.

Bir işin olsun.

Kimseye muhtaç olmadan yaşayabilesin.

Bunlar insanın en temel istekleriydi. Fakat benim için bu kadar basit şeylerin bile ne kadar zor olduğunu görmek, bazen içimdeki bütün cesareti alıp götürüyordu.

Parayı yeniden saydım.

Yetmiyordu.

Bir daha saydım.

Yine yetmiyordu.

Sonra bir an durdum. Sanki paralar çoğalmayacakmış gibi tekrar tekrar saymak, çaresizliğimi biraz daha görünür kılıyordu.

Elimi masanın üzerine koyup başımı eğdim.

Ben daha nereye gideceğimi bile bilmiyordum. Hangi şehirde yaşayacağımı, nasıl bir ev bulacağımı, ilk işimi nerede yapacağımı bilmiyordum. Bir zamanlar gelecek dediğim şey, uzaktan bakınca güzel görünen ama yaklaştıkça ayrıntıları belirsizleşen bir manzaraydı.

Yine de bir şeyden emindim.

Bu şekilde devam edemezdim.

Bazen insanın hayatında büyük bir olay yaşanmaz. Bir kapı çarpılmaz, kimse son sözü söylemez, dünya bir anda başına yıkılmaz. Yalnızca bir gün, aynı şeyleri taşımaya gücünün yetmediğini fark eder. Daha önce katlandığı şeyler birden ağırlaşmaz aslında; insan, artık onları taşımak istemediğini anlar.

Ben de yavaş yavaş bunu anlıyordum.

Kendime bir gelecek hazırlamak için çalışıyordum ama geleceğimi yalnızca parayla kuramayacağımı da biliyordum. Bir iş bulmalıydım. Kalabileceğim bir yer bulmalıydım. Gidersem nasıl geçineceğimi, ilk aylarımı nasıl atlatacağımı düşünmeliydim. Bir sabah öfkelenip kapıyı çekip gitmek istemiyordum. Çünkü gitmek benim için bir anlık kızgınlığın sonucu olmayacaktı.

Ben bu defa kalıcı bir şey yapmak istiyordum.

Kendime bir hayat kurmak.

Bunun için önce ayakta kalmam gerekiyordu.

İş ilanlarına bakmaya başladım. Bazen saatlerce telefonun ekranında dolaşıyor, bana uygun olabilecek işlerin şartlarını inceliyordum. Bir yandan da evleri araştırıyordum. Küçük odalar, eski apartmanlar, güneş alan pencereler, yüksek kiralar… Bazı evlerin fotoğraflarına uzun uzun bakıyordum. İçlerinde hiçbir eşya olmayan odalar bile bana bir şeyler hissettiriyordu.

Belki de o boşluklarda kendime yer açabileceğimi düşünüyordum.

Bir odanın ortasında durduğumu hayal ediyordum. Henüz mobilyası olmayan, duvarlarında fotoğraflar bulunmayan, mutfağında ne bir tabak ne de bir bardak olan bir ev…

Ama o evde kimse bana ne yapmam gerektiğini söylemiyordu.

Kimse neden yorulduğumu sorgulamıyordu.

Kimse sessizliğimi yanlış anlamıyor, neden kendime vakit ayırdığımı hesaplamıyordu.

O odada yalnızca ben vardım.

Belki de ilk defa, bir şeylere sahip olmaktan çok, kendi hayatım üzerinde söz sahibi olmanın hayalini kuruyordum.

Bazen telefonumu kapatıp yatağıma uzanıyordum. Yorgunluğum gözlerimi ağırlaştırırken geleceğimi düşünüyordum. Kendime ait bir evin anahtarını avucumda tuttuğumu, kapıyı açıp içeri girdiğimi hayal ediyordum. Sonra birden o görüntünün içine başka yüzler giriyordu.

Annem…

Kardeşim…

Geride bırakacağım insanlar…

İçimdeki huzur, bir anda yerini suçluluğa bırakıyordu.

Ben gidersem ne olacaktı? Benim yokluğumda neler yaşanacaktı? Herkes kendi hayatını sürdürürken ben başka bir şehirde, kendi evimde kahvaltı yapabilecek miydim gerçekten? Kendime bir tabak hazırlarken geride kalanları düşünmeden oturabilecek miydim?

Bazen kendimi gelecekteki evimin mutfağında hayal ediyor, sonra o görüntüden utanıyordum. Sanki huzurlu olmayı istemem, başkalarının mutsuzluğunu görmezden gelmek demekti.

Oysa kimsenin acısı benim varlığımla bütünüyle geçmiyordu.

Benim kalmam da her şeyi düzeltmiyordu.

Bunu aklım biliyordu. Kalbimse yıllardır üstlendiği görevden vazgeçmeye hazır değildi. Çünkü ben birini sevmekle onun yükünü taşımayı birbirine karıştırmayı çok erken öğrenmiştim. Birilerinin üzülmesi, benim de üzülmem gerektiği anlamına geliyordu sanki. Birilerinin hayatı yolunda gitmiyorsa kendime iyi bir hayat kurmam ayıp sayılıyordu.

Ama bir akşam, yine kendi kendime hesap yaparken başka bir şey düşündüm.

Ben ne zamana kadar kendimi erteleyeceğim?

Bu soru, odanın içinde sessizce kaldı.

Cevabını hemen bulamadım. Belki de ilk defa, kendime dürüstçe cevap vermem gerekiyordu. Çünkü ben yıllardır bir şeylerin düzelmesini bekliyordum. İnsanların değişmesini, şartların iyileşmesini, herkesin birbirini anlamasını, bir gün her şeyin daha kolay olmasını…

Ya o gün hiç gelmezse?

Ya hayat, ben herkesin hazır olmasını beklerken geçip giderse?

Ya kendi hayatımı kurmak için kimsenin izin vermesini beklememem gerekiyorsa?

Bu düşünce beni korkuttu. Çünkü bir şeyi gerçekten istediğini kabul ettiğinde, onu gerçekleştirmek için sorumluluk da almaya başlıyordun. Artık yalnızca hayal kuran biri değildin. Önünde zor kararlar, hesaplar, belirsizlikler vardı. Bir gün gerçekten gitmen gerekecekti. O gün geldiğinde, korkunun tamamen geçmesini bekleyemezdin.

Belki korku hiçbir zaman bütünüyle gitmeyecekti.

Belki cesaret, korkusuz olmak değil, korkunun yanında yürümeyi öğrenmekti.

O gece bir kâğıt çıkardım.

Üzerine büyük harflerle şunu yazdım:

KENDİ HAYATIM.

Altına maddeler sıralamaya başladım.

Para biriktir.

İş seçeneklerini araştır.

Evlerin fiyatlarına bak.

Giderlerini hesapla.

Kendine bir çıkış yolu hazırla.

Yazdıklarımın hiçbiri büyük bir başarı hikâyesine benzemiyordu. Kimse bunları duyduğunda alkışlamazdı. Kimse bir kâğıdın üzerine yazılmış birkaç cümleyi görüp ne kadar büyük bir mücadele verdiğimi anlayamazdı.

Ama benim için o kâğıt, ilk kez kendi hayatımı ciddiye aldığımın kanıtıydı.

Yıllardır başkalarının ihtiyaçlarını, başkalarının isteklerini, başkalarının kırgınlıklarını düşünmüştüm. Şimdi ilk defa kendime de bir yer ayırıyordum.

Sonra bir satır daha ekledim.

Bir gün kendim için yaşamak suç değil.

Bu cümleyi yazdıktan sonra uzun süre baktım. İçimde bir şeyin hemen değişmesini beklemedim. Geçmişim silinmedi, korkularım yok olmadı, ertesi sabah uyandığımda bambaşka biri olmadım.

Ama o cümleyi yazmıştım.

Ve bazen bir insanın kendisi için attığı ilk adım, dünyayı değiştirmek değil, yıllardır inandığı bir yanlışa artık eskisi kadar kolay boyun eğmemektir.

Ben de yavaş yavaş bunu öğreniyordum.

Henüz gidememiştim. Henüz bir evim, düzenli bir planım, içimi rahatlatacak kadar birikimim yoktu. Bazen geleceğimi düşündüğümde yine korkuyor, bazen bütün bunların altından kalkamayacağımı sanıyordum. Bazen de yalnızca bir gün daha dayanacak gücü bulmak için kendime küçük hedefler koyuyordum.

Bir mesai daha.

Bir miktar para daha.

Bir ilan daha.

Bir araştırma daha.

Böyle böyle ilerliyordum.

Belki dışarıdan bakıldığında aynı yerde sayıyordum. Aynı evde yaşıyor, aynı sorunların arasından geçiyor, aynı insanlarla aynı hayatı sürdürüyordum. Fakat içimde bir şey artık eskisi gibi değildi.

Çünkü eskiden gitmeyi düşünmek bile bana suçluluk verirdi. Şimdiyse kalmanın benden neler götürdüğünü de hesaba katıyordum.

Ve ilk kez, kendi iyiliğimi de bu hesabın içine katıyordum.

Bazen geceleri, herkes uyuduğunda, kendime ait olacak evin anahtarını hayalimde avucuma alıyordum. Henüz metalin soğukluğunu hissetmemiştim. Henüz bir kapının önünde durup o anahtarı kilide sokmamıştım. Ama bir gün bunu yapabileceğime inanmak istiyordum.

O gün kapıyı açtığımda içeride beni bekleyen şeyin kusursuz bir hayat olmayacağını biliyordum. Yeni bir şehirde de sorunlar olacaktı. Para yetmediği günler, yalnız hissettiğim geceler, özlediğim insanlar, yanlış kararlar ve yeniden başlamak zorunda kaldığım zamanlar olacaktı.

Fakat bir fark vardı.

O hayatın içinde, en azından kendi kararlarımın sorumluluğunu ben alacaktım.

Bir şeyler ters gittiğinde kendimi yeniden toparlamayı öğrenebilecektim. Bir gün ağladığımda bunun için kimseye hesap vermek zorunda kalmayacaktım. Yorulduğumda dinlenebilecek, mutlu olduğumda suçluluk duymadan gülebilecektim.

Belki de huzur dediğim şey buydu.

Hiçbir sorunun olmadığı bir hayat değil, sorunların içinde kendimi kaybetmek zorunda kalmadığım bir hayat.

Paralarımı yeniden katlayıp bir kenara koydum. Kâğıdı da defterimin arasına yerleştirdim. Sonra ışığı kapatıp yatağıma uzandım.

Karanlıkta geleceğimi düşündüm.

Bu kez kendime, ne zaman gideceğimi sormadım.

Kendime, gitmek için neye ihtiyacım olduğunu sordum.

Aradaki fark küçüktü belki ama benim için çok şey değiştiriyordu. Çünkü ilk soruda hayatın beni kurtarmasını bekliyordum. İkincisindeyse kendi hayatım için yapabileceklerimi düşünüyordum.

Henüz bütün cevaplarım yoktu.

Ama artık sorularım değişiyordu.

Ve ben, yıllardır ilk defa, biriktirdiğim paranın yanında kendime ait bir ihtimali de büyütüyordum.

Bir gün o kapıyı açacaktım.

Bir gün kendi evime girecektim.

Bir gün sabah uyandığımda, o günün nasıl geçeceğine dair kararları kendim verecektim.

O güne kadar yorulacaktım. Korkacaktım. Bazen vazgeçmek isteyecektim. Belki birkaç kez her şeyi baştan hesaplamak zorunda kalacaktım.

Ama artık biliyordum: Ben yalnızca bir ev için para biriktirmiyordum.

Ben, yıllardır kendime vermediğim hayatın ilk taksitlerini ödüyordum.

Ve bu defa, biriktirdiğim hiçbir şeyden vazgeçmeye niyetim yoktu.

Çünkü o para, yalnızca bir evin kapısını açmayacaktı.

O kapının ardında, ilk kez kendimden özür dilemeden yaşayabileceğim bir hayat vardı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…