Zehirli ilaç kitap kapağı

12. bölüm / 13

Zehirli ilaç

"Sadece bir kurşun."

Vaveyla Yazarı: Ceylan Yılmaz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 13Şu an: "Sadece bir kurşun."

Ve tam karşımızda, bizi izleyen biri vardı.

Serhat Karahan..

...

Serhat Karahan'ın gözleri bizim üzerimizdeydi. Loş Işık, yüzünün yarısını gölgede bırakıyordu ama o tanıdık,
soğukkanlı gülümsemesi görünmeye yetiyordu. Ellerini cebine sokmuş, umursamaz bir ifadeyle bizi süzüyordu.

"Trol," dedi, sesi tehditkâr bir sakinlikle. "Bunca yıldan sonra yine karşıma çıkacağını biliyordum. Ama yanında
bir kız getireceğini tahmin etmemiştim."

Trol, hafifçe yana eğildi. "Sürprizleri sevdiğini duymuştum."

Ben, Serhat'in gözlerinin üzerime kaydığını hissettiğimde içimde bir ürperti hissettim. Beni baştan aşağı
süzdü, sonra başını hafifçe yana eğdi.

"Sen," dedi. "Baban için mi buradasın?"

Boğazımı sıktım. Öfkemi kontrol etmek zorundaydım. "Onu nerede tutuyorsun?"

Serhat hafifçe güldü. "Tutmak mı? Ne kadar dramatiksin." Adım adım bize doğru yaklaştı. "Baban yıllar önce
borcunu ödemek yerine kaçmayı seçti. Şimdi de bunun bedelini ödüyor. Eğer onu kurtarmaya geldiysen, seni
hayal kırıkliğına uğratmak zorundayım."

Trol, gözlerini Serhat'tan ayırmadan bir adım yana kaydı.

"Onunla bir derdin varsa benimle hallet, kızı bırak"

Serhat'in gülümsemesi aniden soldu. "Seninle işim bitmişti, Trol." Sonra, aniden hareket etti.

Her şey saniyeler içinde oldu. Silahını çıkarıp bana doğrulttuğu anda, refleksle geriye sıçradım. Ama Trol..
Trol, o an benim önüme atıldı. Silah patladı... Zaman durmuş gibiydi. Bir an her şey sessizleşti. Sonra, Trol'ün sendeleyerek geriye doğru düştüğünü gördüm.

"Trol!" diye çığlık attım, dizlerimin üzerine çökerek onu yakalamaya çalıştım.

Trol'ün yüzü acıyla gerilmişti. Elini göğsüne bastırdı, parmaklarinın arasından kan süzülüyordu. Planladığı şey bu değildi. Beni yaralamak... hatta belki de öldürmek.. O an gözlerimi ona kaldırdım. Korkmuyordum sadece öfkeliydim.

"Bunu yapmayacaktın" dedim, sesim titremiyordu.

Serhat başını yana eğdi, hafifçe iç çekti. "Kızım, eğer gerçekten bu işlere bulaşmak istiyorsan, kayıplara alışsan iyi olur."

Trol'ün nefesi hızlanmıştı. Ellerimle yarasını bastırdım. "Sakın bayılma," diye fısıldadım ona.

Trol hafifçe gülümsedi. "Sadece... bir kurşun.." dedi zorlukla. "Sana daha kötülerini anlatmış mıydım?"

O sırada Serhat silahını tekrar kaldırdı. Ama ben beklemiyordum. Trol'ün cebinden bıçağını çektim ve elimdeki tüm güçle Serhat'a doğru fırlattım.
Bıçak, Serhat'ın kolunu sıyırarak düştü ama o bir anlık şaşkınlıkla geri çekildi. O anı fırsat bildim Trol'ü kolundan tutup kaldırmaya çalıştım. "Kalkmalıyız."
Serhat silahını tekrar doğrulttu ama kapının sertçe açılmasıyla bir an duraksadı. Dışarıdan gelen ayak sesleri duyuluyordu. Serhat hızla geri çekildi, gölgelerin arasında kayboldu. Trol'ü omzuma yasladım, nefesi düzensizdi. "Beni bırak," diye homurdandı.
"Kes sesini." diye hırladım. "ikimizi de buradan çıkaracağım."
Dışarıdan gelen adamların kim olduğunu bilmiyordum ama burada kalmak gibi bir niyetim yoktu.

Hangarın metal kapısı hızla açıldığında, içeri giren adamların siluetleri loş ışıkta belirdi. İlk başta Serhat’ın adamları sandım, ama üzerlerindeki koyu renkli ceketleri ve keskin bakışlarını fark ettiğimde anladım—sivil polislerdi.

Bizi gördükleri anda silahlarına davrandılar.

“Ellerinizi kaldırın! Polis!”

Trol’ü güçlükle ayakta tutarken hızla düşündüm. Eğer bizi burada Serhat’la birlikte yakalarlarsa, her şey daha da karmaşık hale gelecekti. Açıklama yapacak zamanım yoktu.

Ama Trol, kendine has alaycı gülümsemesini koruyarak başını kaldırdı. “Sakin olun beyler… zaten yeterince kan kaybettim.”

Bir polis hemen telsizine konuştu: “Şüpheli vurulmuş, ambulans çağırın!”

Başka bir polis, yüzüme dikkatle baktı. “Sen kimsin? Burada ne işin var?”

Yalan söylemek mantıklı değildi. Derin bir nefes aldım. “Adım Hazel. Babam kayıp ve Serhat Karahan’ın onu elinde tuttuğunu düşünüyorum.”

İsmi söylediğim anda polislerin yüz ifadeleri değişti. Belli ki Serhat’ın adı onlara da tanıdık geliyordu.

“Serhat burada mı?” diye sordu en öndeki polis.

Başımla hangarın karanlık köşesini işaret ettim. “Az önce buradaydı. Ama bizden önce fark etti ve kaçtı.”

Polisler hızla içeri doğru dağıldılar, silahlarını doğrultarak etrafı kontrol etmeye başladılar. O sırada bir tanesi bana yaklaştı, gözlerini kısmıştı. “Siz ne zamandır onun peşindesiniz?”

Tam cevap verecektim ki Trol hafifçe öksürdü, kanlı elini kaldırdı. “Bunu sorgu odasında konuşsak?” dedi zayıf ama alaycı bir sesle.

Polislerden biri Trol’ün kolunu omzuna atıp onu destekledi. “Bu adamı hastaneye yetiştirmeliyiz.”

“Ben de onunla gitmek istiyorum,” dedim hızla.

Polisler bir an kararsız kaldı, ama liderleri başını salladı. “Tamam. Ama çıkınca bizimle merkeze geliyorsun.”

Hastane fikri beni korkutuyordu. Eğer Serhat Karahan hâlâ peşimizdeyse, orada bizi bulabilirdi. Ama şu an Trol’ün yaşaması için başka şansım yoktu. Bu iş burada bitmemişti. Trol hastane koridorunda sedyenin üzerinde yatarken gözlerini güçlükle açık tutuyordu. Polislerden biri yanımızda bekliyor, doktorlarla konuşuyordu. Serhat’tan hâlâ bir iz yoktu, ama içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı.

Bir hemşire yaklaşıp Trol’ün kanlı gömleğini kesmeye çalışırken, onun yüzüne hafif bir gülümseme yayıldı. “Eğer ölürsem, lütfen mezar taşımda ‘Trol’ yazın. Gerçek ismimi kimse hatırlamaz zaten.”

Gözlerimi devirdim. “Ölmeyeceksin.”

Ama içimde bir korku vardı. Serhat Karahan’ın neler yapabileceğini biliyordum. İşi yarım bırakmazdı.

Tam o anda koridorun diğer ucunda bir hareketlilik oldu. Dört polis bir adamı sıkıca kavramış, kelepçelemiş şekilde getiriyorlardı. Adamın yüzünü görmek için biraz eğildim ve nefesim kesildi.

Serhat’tı.

Gömleğinin yakası yırtılmış, yüzüne birkaç küçük yara izi bulaşmıştı ama hâlâ kendine güvenen o pis sırıtışı taşıyordu. Polislerden biri onu sorgu odasına götürmeden önce başını hafifçe yana çevirdi ve doğrudan bana baktı.

“Hazel.”

İçimdeki öfke neredeyse ellerimi yumruk yapmama sebep olacaktı ama kendimi tuttum. Serhat, elleri kelepçeli olmasına rağmen, sanki hâlâ ipleri elinde tutan kişiymiş gibi duruyordu.

Yanımdaki polislerden biri bana döndü. “Onu merkeze götürüyoruz. Ama senin de bizimle gelmen gerekiyor. Sormamız gereken sorular var.”

Gözlerimi Serhat’tan ayırmadan başımı salladım.

Serhat Karahan’ın mahkeme salonunda yüzündeki o kendini beğenmiş sırıtışı görmeyi bekliyordum. Ama hayır—ilk kez gözlerinde bir belirsizlik vardı. Avukatı, hâkimin önünde son bir savunma yapmaya çalışırken bile Serhat ifadesizdi.

Hâkim tokmağını masaya vurdu. “Sanık Serhat Karahan, işlediği suçlardan ötürü ömür boyu müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır.”

Salonda bir uğultu yükseldi. Serhat kelepçeleriyle ayağa kaldırıldığında gözlerini bana dikti. İçinde öfke mi vardı, hayal kırıklığı mı, bilemiyordum. Ama bir şey netti: Bu savaşı ben kazanmıştım.

Polisler onu götürürken Trol yanımda hafifçe öksürdü. “Bu kadarına bile razı olamazdım ama itiraf edeyim, keyif verici oldu.”

Dudaklarımı sıktım. Serhat’ın hapse girmesi, onun işini bitirdiğimiz anlamına gelmiyordu. Babam hâlâ kayıptı.

Trol bana döndü. “Ne yapacağız?”

“Onu bulacağız.”

...

Serhat’ın adamları mahkemede konuşmamıştı ama artık peşlerinde polis vardı. İçlerinden birinin hata yapmasını bekleyecek zamanımız yoktu. Kendi yöntemlerimizi kullanmalıydık.

Eski bir defteri açıp babamın ortadan kaybolduğu tarihteki tüm notlarımı gözden geçirdim. Serhat’a ulaşmadan önce kimlerle bağlantısı vardı? Hangi şehirlerde bulunmuştu? Ve en önemlisi… Babam en son nerede görülmüştü?

Trol, yarası iyileşmesine rağmen hâlâ biraz yavaş hareket ediyordu ama yine de gözleri heyecanla parlıyordu. “Bana bir şeyler anlat, dedektif hanım. Nereden başlıyoruz?”

Gözlerimi ona çevirdim ve kararlılıkla cevap verdim:

“Babamın izini süreceğiz.”

Trol'ün gözleri bana bakıyordu, hafifçe gülümseyerek. Ama bu kez alaycı bir gülümseme değildi. Gerçekten ne kadar kararlı olduğumu görmek ister gibi bakıyordu.

"Öyleyse, dedektif hanım," dedi usulca. "Nereden başlıyoruz?"

Masamın üzerindeki eski defteri açtım. Tarihler, yerler, bağlantılar... Her şey birbirine geçmiş gibiydi ama bir şeyler eksikti.

"Serhat’ın son görüldüğü yere bakmalıyız."

Elimle bir adresin altını çizdim. "Burası."

Trol kaşlarını kaldırdı. "Buraya daha önce bakmamış mıydık?"

Başımla onayladım. "Baktık ama o zaman elimde bu kadar fazla bilgi yoktu. Serhat artık hapse girdiğine göre, adamlarının kaçacak yeri yok. Birini konuşturabiliriz."

Trol, yavaşça doğruldu. Yarası hâlâ tamamen iyileşmemişti ama belli etmemeye çalışıyordu. "Öyleyse vakit kaybetmeyelim."

Adreste, eski bir depo vardı. Harabeye dönmüş gibi görünüyordu ama içeriden hâlâ bazı sesler geliyordu. Trol'le birlikte binanın arkasına süzüldük, gölgeler içinde saklanarak camdan içeriye baktık.

İçeride üç adam vardı. Serhat’ın eskilerinden olduklarını hemen anladım. Başlarını önlerine eğmişler, fısıltıyla konuşuyorlardı.

"Ne yapacağız? Serhat gitti. Polis peşimizde."

"Saklanmamız lazım. Belki de yurt dışına çıkarız."

"Peki ya o adam? Onu ne yapacağız?"

O adam mı? Trol'le göz göze geldik. Babamdan mı bahsediyorlardı? Nefesimi tuttum, kapıyı yavaşça açarak içeriye süzüldüm.

"Bence hiçbir yere gitmeyeceksiniz."

Adamlar bir anda irkildi. İçlerinden biri hemen beline davrandı ama Trol, ani bir hamleyle onu yere serdi. Diğer ikisi afallamıştı. Fırsatı kaçırmadım. Adamlardan birinin yakasına yapıştım. "Kimden bahsediyordunuz? O adam kim?"

Adam yutkundu. Gözleri kaçamak bakıyordu. "Bilmiyorum."

Sertçe duvara yapıştırdım. "Yalan söylüyorsun."

Trol, yerdeki adama eğildi. "Bence doğruyu söylemenin zamanı geldi, dostum. Hazel sinirlenirse çok kötü olur."

Diğeri paniğe kapıldı. Silahımı ona doğru savurarak bağırıyordum. "Tamam! Tamam! Babandan bahsediyorduk!" Dedi sonunda.

Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu.

"Ona ne yaptınız?" diye tısladım.

Adam başını salladı. "Serhat onu rehin tutuyordu. Ama birkaç hafta önce bir yere götürdüler. Biz bile bilmiyoruz."

Öfkem boğazımda düğümlendi. "Nereye götürdüler?!"

Adam titredi. "Bilmiyorum... ama bir yer var. Serhat orayı sığınağı olarak kullanıyordu. Belki de oraya götürdüler."

Kaşlarımı çattım. "Neresi?"

Adam çaresizce başını çevirdi. "Eski bir ev. Şehirden birkaç saat uzaklıkta. Oraya bakmalısın."

Gözlerimi kısmış, adamın yüzüne bakıyordum. Yalan söylüyor olamazdı. Trol göz ucuyla bana baktı. "Ne diyorsun?"

"Oraya gidiyoruz."

Adresi aldıktan sonra adamı bıraktım ve hızla kapıya yöneldik.

...

Yaklaşık bir saattir yoldayız ve felaket uykum gelmişti. Adres bana dehşet tanıdık geliyordu, nedense bildiğim bir yere gidiyorum sanki. Uzun zamandır hayatımı sorgulamadığımı farkettim daha doğrusu buna pek vaktim olmamıştı, saat akşam 11di ve ben düne kadar tanımadığım bir adamla babamın izini sürüyordum. Her şey üst üste geliyordu Aren başımıza yeterli seviyede bela olmuştu zaten, bir de bu lanet adam.. gerçekten çok güzel.

(Yazardan not: burda aklıma Tarkan'ın yolla şarkısı geliyor yazmasam içimde kalır. "Yolla kaderim yolla acıları bana yolla, ne de olsa dert dert kızçesiyim ya ben." Neyse overthinke devam..)

Sahi Aren ne haldeydi acaba, uzun zaman oldu ama ablam beni hiç aramadı umarım her şey yolundadır. Arayıp sorsam mı diye düşünmedim değil açıkçası. Şu an kestiremedigim bir soru vardı. Aren mı daha tehlikeli yoksa Serhat mı? Bunu galiba kendim öğrenecektim yakında. Şimdi şuna odaklanalım; Serhat tutuklandı, Aren benim evimde bağlı, Aras hapiste, Aras’ın arkadaşı yanımda, en yakın arkadaşım toprağın altında ve yıllardır ölü bildiğim babamın yanına gidiyorum şu an.. sanırım buraya kadar kazanan benim, akıllı oynamak her zaman iyidir. Bilek gücünün yetmediği düğümü beyin çözebilir.

Babamı görünce tam olarak ilk sorum ne olmalı? "Serhat'a ne yaptın da sh an buradasın?" "Senin hakkında iyi konuşmuyorlar baba kimsin sen!" Kafamda bir çok soruyu yanıtsız bıraktım ve sadece yolu izlemeye kadar verdim. Düşünmek birçok eylemden daha yorucu, zihin yorulunca beden de yoruluyo. Bu sebepledir ki uyuyakalmışım..

Kendime geldiğimde Trol sigara içiyordu. Hayır beni uyandırmayı akıl etmemiş miydi aptal herif.

"Saat kaç, neden beni uyandırmadın?"

"Çok yoruldun bugün, kıyamadım."

"Daha gün bitmedi ahbap, az laf çok iş. Hadi gidelim."

Arabadan inip hızla eve girdik uyku sersemiydim galiba kapıdan geçince hatta iceri girince bile anlamamıştım. Burası..

Aras'ın beni getirdiği ve kendi evi gibi bahsettiği ev.. lakin deminki adam buranın Serhat’ın sığınağı olarak kullandığını söyledi.. neler oluyor..? Her adımda farklı bir bilmece ile karşılaşmaktan bıktım artık. Kimin iyi kimin dehşet gaddar olduğunu çözemiyorum artık. Bir an önce bu kâbus bitmeli.

Eve girince her şey hafızamda canlandı, bağlı olarak uyandığım ve evden tamamen bağımsız olan oda tam olarak karşımdaydı. Aras ile birlikte tanıştığımız yemek masası tam olarak buradaydı. Ve hm.. Bu kırmızı kapılı oda evet evet çok net hatırlıyorum burası kilitliydi ve Aras’a sorduğumda geçiştirmişti. O an her şey içgüdüsel gerçekleşti.. Aren'in atölyesinde bulduğum paslı anahtarı deliğe yerleştirip çevirdim. Kapı açıldı...

İçeriden buram buram ter ve iğrenç kokular yayıldı. Burası mağara mıydı ne kadar iğrenç kokuyordu. Kapıyı tam olarak açınca içeride yaşlı bir adam duruyordu, saçı sakalı birbirine girmiş, bembeyaz olmuştu. Tabiri caizse burada cidden köpek muamelesi gördüğü aşikardı. Önünde köpek kapılarında birbirinden iğrenç yemekler vardı. (Tövbe haşa nimetlere böyle denmez, lakin hayvanların bile yiyemeyeceği türdendi.) Açlıktan olsa gerek adamcağız sadece kemik yığınına dönmüştü.

Adam beni görünce gülümsedi, yüzündeki tüm kemiklerin portresini çıkarabilirim şu an. Nasıl olur da bu kadar vicdansız olabilirler. Yüzünde kesik yaraları vardı. Kollarında acemice müdahale edilmiş bir pansuman vardı. Berbat bir görüntüsü vardı...

Adam ayağa kalkmaya çalışınca dengesini yitirip tekrar aynı sandalyenin üzerine oturuverdi. Konuşmaya çalışıyordu sanki ama neden konuşamıyordu. Ne kadar süredir burada kalıyor?

Trol bu esnada yirmiden fazla bana seslenmiş olsa gerek, bende cevap vermeyince ters ters bana bakıyordu. Rüyalar aleminden uyanmış gibi ona baktım.

"Adam çok kötü durumda ona yardım etmeliyiz."

"Evet hadi yardım et tutalım kolundan, hastaneye gidelim."

Birlikte adamın yanına gittik, koku cidden dayanılmaz kötüydü. Adam o sırada cebinden eski, biraz yırtılmış bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafta ben babam ve ablam duruyorduk. Adam babamı gösterip gülümsedi. İşte o an beynime şimşek çakmış gibi hissettim. Fısıldar biçimde,

"Baba..." diyebildim.

/begenmeyi unutmayın canlarım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

349okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.