1. bölüm / 13
Zehirli ilaç"Ölüm sessizdir, sessizlik ölüm."
Bölümler 13Şu an: "Ölüm sessizdir, sessizlik ölüm."
- 1 "Ölüm sessizdir, sessizlik ölüm."2.054 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 "Uzak dur yoksa ateş ederim!"2.079 kelime
- 3 "Derhal oradan çıkmalısın."2.125 kelime
- 4 "Müjdemizi isteriz."2.008 kelime
- 5 "Anahtar bende."2.160 kelime
- 6 "Zekama da hayran kaldın mı?"1.569 kelime
- 7 "Tutuklusunuz."1.196 kelime
- 8 "Babam yaşıyor."1.957 kelime
- 9 "Trol."1.828 kelime
- 10 "Serhat Karahan"1.267 kelime
- 11 "Doğaçlama en iyi sanattır."2.056 kelime
- 12 "Sadece bir kurşun."1.925 kelime
- 13 "Kayıplara alışmalısın."1.091 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hayatın kanunu bazen tesadüflere dayanır. Ölümle cilveleşirken yaşamın dansa kaldırması gibi bir kısır döngü. Sonunda ikisi arasında kalınca sırtın buz gibi duvara yaslanır. Aşina olduğun duvarlar yabancı gelir. Sıcaklığı bile değişmiştir, üstelik destek değil de zorunluluk olarak yaslanırsın. Her daim bulunduğun yere yabancı gözüyle bakmak zor olsa gerek. Buna alışabilmiş değilim, aksine hergün daha garipsiyorum. Zaman bu kadar değiştirebilir mi her şeyi? Bu kadar zorlaştırır mı nefes almayı?
Düşünceler mi uykusuzluğu tetikler, yoksa uykusuzluk mu düşüncelere kapı aralar? Sonsuz bir bilinmezlik içerisinde dört dönen bir varlık ne kadar sağlıklı düşünebiliyorsa o kadar işte.. o kadar düşünüyorum.
Zannımca şu an saat 4 kadardır. Zaman hızlı geçiyordu. Düşünceler uyutmuyor, yorgunluk öldürüyordu. Islak yastığımdan ayrılıp telefonuma baktım. (4.12)
Soğuk ellerimin tersi ile yanaklarımı sildim. Ne tarafa dönsem uyku tutmuyor, üstelik oda fazlasıyla sessiz fakat ben çok ses duyuyorum. Kafamdaki çığlıkları susturamıyorum. Yatağımdan doğruldum ve dışarıya kayan gözlerime engel olamadım. Sokak lambalarının loş sarı ışığı aydınlatıyor her yeri. Dışarıda hiç kimse yok. Herkes belki uyuyordur ya da benim gibi olanlar var mıdır? Kestiremiyorum.
Bazanın yanında komodinin üzerinde daima uyku hapı bulundururum. Uzanıp bardağı ve uyku ilacını elime aldım. İlacı suya karıştırıp kafama diktim. Gözlerimi kapatarak istemsiz bir şekilde yuttum. Bedenim ağırlaşıyordu, hissediyordum. Yorgunluğu iliklerime kadar hissediyordum. Ardından derin bir uyku..
Etrafıma bakındım güneş gözlerime temas ediyordu. Uzun bir uykudan uyanmış fakat yorgun olan ruhumu tatmin edememiştim. Telefonuma baktım. (11.23)
Sanırım uyuduğum en uzun süre olabilir. Saçlarım çok dağılmıştı, banyoda aynaya bakarken farketmiştim bunu. Geceden bir şey anımsayamıyorum, sanki zihnim resetlenmiş gibi. Neyseki günlerden pazardı. Kahverengi kare desenlere sahip pijamalarımı yatağın üzerine yerleştirdim. Kıyafet dolabımın kapağını araladım; seçtiğim siyah tişört ve siyah, keten pantolonu giyindim. Derin iç çekişlerle mutfağa ilerledim.
Buzdolabının açık kapısından yiyecek seçmeye çalışıyordum. Yeterince iştahsız ve bıkkın olan bedenimi beslemek zorundaydım. Zihnim tamamen benden bağımsız hareket ederek uzanıp çikolatayı almıştı. Birkaç kaşık aldıktan sonra yemek masasının üzerinde bırakarak banyoya yeniden gittim. Aynada gözlerimle buluşunca garip hissettim. Midemin bulandığını hissediyordum. Kendimi bir an önce dışarı atıp soluklanmak istiyordum. Sanki.. sanki bu evde duvarlar üzerime geliyor gibiydi. Hiçbir şeyle özel bağım olmamasına rağmen hepsini kendime düşman gibi görmem normal miydi, bilemiyorum.
Sonunda bedenimi dışarı atmayı başarmıştım. Koca bir yol duruyordu, ucu bucağı görünmeyen ve sanki sonsuzluğu betimleyen bir çizgi. Adımlarım hızlanıyor, arada yoğun duyguların körüklediği gözyaşları kendini özgür bırakıyordu. Gözlerimi kaplayan sis görmemi zorlaştırıyor, etrafımdan soyutluyordu. Nereye gittiğim hakkında bir fikrim yoktu, sadece ilerlemeyi hedefleyerek dolanıyordum. Aynı bölgeden kaç defa geçtiğim hakkında da en ufak bir bilgim yoktu. Yorulan bedenimi denk geldiğim ilk banka atıvermiştim. Arada gözlerim insanlara kayıyor. Hayatlarıyla ilgili tahminde bulunuyordum.
Kayalıklarda oturup bira içen bir genç dikkatimi çekmişti. Tahminimce 25 yaşlarında ve psikolojik sorunları var gibi görünüyordu. Gözlerinden çıkan alevleri görebiliyordum. Çaresiz bir insanın ölümle yaşam arasındaki en ince bağı biradır. Bir anlık gözgöze geldik, bu göz teması garip bir şekilde uzun sürmüştü. Bakışlarında enfes bir acının kıvılcımlarını seziyordum. Düşüncelerime bu denli dalmışken bana üçüncü defa seslendiğini iddia eden sese döndüm.
Hafif sakallı ve zayıftı. Boyu çok olmasa da uzundu. Simsiyah giyinmişti fakat teni ise bembeyazdı. Pürüzsüz bir suratı ve simsiyah gözleri vardı. Siyahın kaçıncı tonu bilemem ama karadelikle yarışır bir çekim gücüne sahip olduğu kesindi. Yanıma oturmak için izin istiyordu. Ne kötü, isteyerek oturmuyordu. Sağlam olan tek bank buydu. Lanet bankların hepsi zarar görmüştü. Genelde oturmayı tercih etmediklerinden tamir edilmiyordu.
Düşüncelerimden sıyrılarak yana kaymıştım. Çok güzel kokuyordu. Mistik bir kirke kokusu.. Bu kokuyu nerde duysam tanırım. Konuşmak zor gelmişti. Kullandığı parfümü ve adını sormak istiyordum. Tek kolunu bankta geriye yaslamış, denizi seyrediyordu. Arada bakışlarını üzerimde hissediyordum. Sessizliği bozan kişi o olmuştu, oturduğu yerden doğrularak dik bir şekilde oturdu. Bakışları denize kilitlenmiş soruyu bana yöneltmişti.
"Hava sence de çok güzel değil mi?"
Bir süre kayıtsız kaldım. Sesinin bu denli yoğun çıkmasını bir süre sindirememiştim. Briston bir sese sahip insanlar her zaman hayata önden başlar. Bir erkeğe yakışacak en güzel ses tonu. Etkilenmiştim fakat belli etmek istemiyordum. Derin bir iç çektim. Aynı şekilde bende denizi seyrederek sorusunu yanıtladım.
"Fazlasıyla, tertemiz kokular alıyorum. Ferahlıyor insan."
Tekrar sessizlik..
Sessizlikler boğuyordu beni. Savaş niteliğindedir benim için. Sessizlik ölümü andırıyor. Ölüm sessizdir, sessizlik ölüm.
Huzurun hat safhasında bunları düşünmek canımı yakıyordu. Mükemmel doğa ve şu mükemmel adam. Çok derin bakışlarını seziyordum, hissetmemek ne kadar da kötü. Gözlerine uzun bir süre bakmak, çektiğim acıları anlatır gibi izlemek istiyordum. Titreyen dudaklarım ve soğuk bedenimle ona kanıtlamak istiyordum. Yalnızlığın beni bu kadar çaresiz bırakacağını hayatım boyunca tahmin edemezdim. Beni hiç tanımayan ,hatta benimde onu tanımadığım, bedene her şeyi anlatmak istiyordum. Tüm bunlar beynimde savaş misali canlanıyor. Tek nedeni ise bozulmayan bu iğrenç sessizlik.
Aniden çalan telefonla kâbustan uyanmış misali irkildim. Beynime kazınan sesi yeniden duyunca çok iyi hissetmiştim. Ne dediğini anlamıyorum, sadece kalın sesin boğukluğuna bırakmıştım kendimi. Telefon kapanınca kesilen sesi boşluğa düşmemi tetiklemişti. Gönlümde öve öve bitiremediğim adam ayağa kalkıp gitmeye hazırlanıyordu. Telefon konuşması iyi değildi sanırım. Ruh hali birden değişmiş ve ardından yanımdan uzaklaşmıştı.
Hiçbir şey demeden öylece gitmiş miydi cidden.. Bir yerlerim ağrıyor fakat neresi olduğunu kestiremiyorum. Nefesimin daraldığını hissediyordum. Lanet olsun.. hastalığım kendini gösteriyordu. Şu an zamanı değil, lütfen olmasın..
...
Gözlerimi açtığımda yabancısı olduğum odaya göz gezdirdim. Loş bir ışık ve serin havasıyla muhteşem bir uyuma sahip oda ilgimi çekmişti. Duvarları beyaza kaçan gri renkte ve burada anımsayamadığım bir koku hakimdi. Duvarda asılı olan pek çok tabloyu izledim. Garip çizimler, birkaç insan resmi ve istisnasız her resimde bulunan yıldıza benzer bir şekil. İleride küçük bir yer vardı, lavabo olduğunu tahmin ediyorum. Burası odadan çok, sanki bir ev gibiydi. Neredeyse her şey vardı. Banyo, tuvalet ve mutfağı anımsatan küçük bir tezgah. Evin kendi bölümlerinde hepsi varken neden bu oda bu hâlde? Hafızam yerinde değildi, buraya nasıl geldiğimi hiç bilmiyordum. Tam olarak kendime gelememiş, bulunduğum durumu anımsamaya çalışıyordum. Üzerimdeki ince pikeyi kaldırınca kendimden geçmiş gibiydim. Bu tarz kıyafetlerim hiç yoktur.. biri üzerimi değiştirmiş. Evet, şimdi anımsıyorum. En son bankta otururken gözlerim kararmış ve başım dönmüştü. Lâkin burası da neresi? Kim getirdi beni buraya?
Odanın kapısı yavaşça aralanmaya başlayınca pikeyi üzerime çekmiştim. Bana doğru yürüyen bedeni izledim. Ayaklarından başlayarak yüzüne ulaşana dek süzdüm. Bu yüz, bu gözleri asla unutmazdım. Girdap bakışları üzerimde hissettim; yani onun evinde, onun odasında ve onun yatağındaydım. Üstelik kıyafetlerim değişmiş vaziyette.. Düşüncelerimden sıyrılıp sesimi hafif yükselterek ona doğru konuştum.
"Kıyafetlerimi sen mi değiştirdin?"
Sorum onu güldürürken, benim sinirlenmemi sağlamıştı. Yanıma yaklaşarak yatağın karşısında duran sert saman sandalyeye oturdu. Nihayet konuşmayı tercih etmişti.
"Merak etme, kötü bir emelim yoktu. Ben giderken yere yığıldığını gördüm, etrafta kimse olmayınca yardıma geldim. Alelacele kucakladığım bedenini evime getirdim. Doktor arkadaşımdan seni muayene etmesini istedim. Ve şey, muayene sırasında ilaçlar yan etki yaptı. Sanırım iyi kahvaltı etmediğinden. Şey, kustun işte.. üzerini değiştirmek zorunda kaldım."
Duyduklarım beni mahcup etmiş ve utandırmıştı. Başımı önüme eğerek sessiz bir şekilde 'özür dilerim' diyebilmiştim. Kızaran yanaklarımı görmesini istemediğimden arkamı dönerek söylemiştim.
Ayağa kalkıp odadan çıkmaya hazırlanıyordu. Sırtı bana dönükken gülümsediğini duymuştum. İmâlı bir şekilde atıfta bulunarak konuştu.
"Birileri bir an önce yemek yiyip ilaçlarını almazsa doktor hanım bu kez sitem etmeye gelecek."
Odadan çıkarken kapıyı kapatmıştı. Çok garip bir his içerisindeyim. Yataktan kalkarak banyo olduğunu tahmin ettiğim yere gittim. Yanılmıyordum, banyo ve tuvaletti. İkisi tek bir yerde sadece duşakabinle ayrılmıştı. Eskiden popüler olan bu tarz banyolar şu an ilgi çekmiyordu. Yerine konforlu küvetler ve klozetler tercih ediliyordu. Ev çok eskiydi, bunu buradan yorumlamak oldukça basitti. Elimi yüzümü yıkayıp banyodan çıkınca yatağın üzerinde duran uzun silahı farketmiştim. Eski bir şeye benziyordu, silahlar hakkında bilgiye sahip değildim bu nedenle hangi türden olduğu hakkında yorum yapamayacağım. Bunları düşünürken yüzümü kurulayıp kağıt havluyu çöp kutusuna attıktan sonra odayı terkettim.
Kapıyı açınca önüme uzun bir koridor çıktı. Koridoru takip edince oldukça şık bir salon ve salonun ortasında yer alan yemeklerle donatılmış efsane bir masa. Masanın başında oturan adam seslenerek beni masaya davet ediyordu. Saçları hafif uzun ve yüzüne düşen bazı saç tutamları, girdap gözleri, beyaz teni ve kalın sesine şu an daha net şahit oluyordum. İlerleyip masanın diğer ucundaki sandalyeye oturdum. Masanın etrafında sadece iki sandalye vardı. İkiside karşılıklı bir şekilde duruyordu.
"Odada garip bir silah vardı. Ne için kullanıyorsun?"
Kollarını masaya yaslayıp ellerinin ikisini de yanağına dayadı. Bakışlarının değiştiğini hissediyordum. Cevaplamak zorunda olduğu için cevaplamıştı sanki.
"Eski bir av tüfeği, babamdan kalan bir yadigar. Babam bununla keklik avlardı eskiden."
İkimiz de yemeğe başlarken sohbeti ilerletmek ve bu adamı daha iyi tanımak için bazı sorular soruyorum, bazılarına cevap verirken bazılarında susuyordu.
"Ne iş yapıyorsun peki?"
"Seyehat acentesiyim. Hep sen mi soracaksın? Biraz da ben sorayım küçük hanım?"
"Ah, tabi sor."
"Ailen ne yapıyor? Birlikte mi yaşıyorsunuz?"
"Ailemi çok küçük yaşta kaybettim. Ablam var bir tane, şu an evli ve şehir dışında yaşıyor. Evde tekim ve işe gidip geliyorum."
"Ne iş yapıyorsun?"
"Babamdan kalan şirketin başında durup hedeflediği hisseleri elde etmeye çalışıyorum."
Her şeyimi doğru bir şekilde ona anlatmayı seçmiştim. Çünkü bana yardım eden bu adamın kötü bir amacı olsaydı bana dokunma şansı varken dokunmamayı tercih etmezdi. Acaba hisleri var mıdır, diye düşünmeden edemiyorum. Sessizce ikimizde yemeğimizi yerken bu kez sessizliği o bozmuştu.
"Bir şey rica edeceğim. Ev arkadaşım bir haftalık şehir dışına gitti ve tek yaşamaya alışık değilim. Bu bir hafta benimle kalır mısın?"
Soru karşısında oldukça şaşırmıştım. Benim için bir sakınca olmasa da babamın şirketini yüz üstü bırakıp burada zamanımı harcayamazdım. Şu an hisseler istediğim gibi ilerlerken pes edemezdim. Birden aklıma gelenle aydınlandım. Gülümseyerek sorusunu yanıtladım.
"Elbette, yarın birlikte işe gideriz zaten. İşlerimi hallettikten sonra senin için birkaç saat erken gelebilirim."
Kafasını aşağı yukarı sallayınca anlaştığımızı anladım. Her şey normal geliyordu. Yarım saat evvel tanımadığım adamla aynı evde kalmayı kabul etmiştim. Sadece yardımına kanıp bu denli güvenmem doğru muydu? Şu an ciddi anlamda sağlıklı düşünemiyorum. Düşüncelerimi umursamadan birkaç bir şey yiyip sandalyede arkama yaslandım.
Alışık olduğum ses büyük bir ciddiyetle adını söyleyip elini bana uzatınca ilk şoku anlattıktan hemen sonra bende elimi uzatarak elini sıktım.
"Memnun oldum Aras. Ben de Hazel."
Dudakları yana doğru kıvrılmış ve memnun olduğunu belirtircesine mırıldamıştı. Gelen bir telefon alelacele evden çıkmasını sağlamıştı. Bu sırada masayı toparlayıp bulaşıkları makineye yerleştirdim. Evde gezinmeye başladım. Çok harika bir dekorasyonu vardı. Ev iki kişinin yaşaması için oldukça büyüktü. Evin tüm dekorasyonunu bozan koyu kırmızı kapı dikkatimi çekmişti. Yavaş adımlarla kapının önüne gelince duraksadım. Kapının kolunu kavradığım gibi kapıyı açmaya çalıştım lakin kapı kilitliydi. Bu sebeple içeriyi daha fazla merak etmiştim.
...
Öğretmenlerim lise yıllarımda çok keskin bir zekam olduğunu söylerlerdi. Otoriter ve iyi bir yönetici olduğuma ikna edilerek büyümüştüm. İstediğim her şeye kolaylıkla ulaşabileceğime her daim inanıyorum. Bir kız için en büyük gelişme budur zaten, kendimle her zaman gurur duyuyordum. Babam da bana güvenirdi. Şirketi ve hisselerine sahip çıkacağım konusunda güveni tamdı. 3 yıl önce rakip şirket ve babamın şirketi arasında çıkan rekabet toplantısında tartışma çıkmış ve babamı öldürmüşlerdi. Babamın katilini bulup hisseleri de en üst seviyeye taşımak istiyordum. Annem ise ben daha bebekken vefat etmişti, yani babam öyle söylemişti. Annemi hiç hatırlamıyorum; nasıl biri, ne tür huyları var, ne gibi şeyleri sever hiç bilmiyordum. Bu konuda belirsizlik içinde büyümüştüm. 20 yaşımda tek başıma yaşamaya çalışırken türlü zorluklar peşimi bırakmayacaktı , fakat ben bu durumlara karşın soğukkanlılıkla hareket etmeye çalışıyordum. Bunları düşününce bu evde kalmamın ne kadar yanlış bir fikir olduğunu anımsadım. Ne olursa olsun tanımadığım birine bu kadar hızlı güvenmemeliydim. Gelince durumu izah edip eve gitmeyi teklif edecektim. Ne tepki vereceği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Belki hüsrana uğrayacaktır, yahut üzülecektir.
Saat epey geçmişti, hava kararmış ve sokak lambaları yanmıştı. Ürkmeye başlamıştım, Aras'ın gelmesini o kadar istiyordum ki şu an.
Saat akıyordu.. 9-10 derken Saat 11 oluvermiş. İçimdeki hisse yenik düşüp evime gitmeye kadar vermiştim. Eşyam olmadığından direkt kapıya yöneldim. Kapı koluna asılıp kapıyı açmaya çalıştım, inanamıyorum. Kapı kilitlenmiş, içeri hapsolmuşum da haberim yokmuş. Gözlerim kararıyor, güçlükle kendimi koltuğun üzerine atabildim. Arkama yaslanıp dizlerimi kendime çektim. Kollarımla dizimi sarıp çenemi de kolumun üzerine yerleştirdim. Tüm odağımı kapıya verdim. İçim kıpır kıpır iken beklemek ne de yoruyordu bu bedeni.
Hayat hep bundan mı ibarettir? Karanlık geçmişler sadece kötü zamanlarda mi çöker üzerimize? İçinde bulunduğum duygu karmaşasına bir de olasılıklar eklenince zihin dayanamıyor. Bir de şu lanet hastalığım her bir şeyi tetikliyor. Şu an tek dileğim, uykularımın zehir gibi dokunduğu yatağıma geri dönmekti. Normal şartlarda zehirli gelen odamın kuytu köşesi nedense tam şu an tek ilacım olabilirdi. Hayat ne de acımasız, aynı ortam hem ilaç hem de zehir olabiliyor. İşte odam da böyle, zehirli ilacım.. yabancı odaların aksine en azından orda istediğim gibi davranabiliyordum. Göz kapaklarım kendini bırakıyordu, zaman su gibi geçiyordu. Saate bakmak için kafamı kaldırdığımda yere yığılmıştım. Tek hatırladığım simsiyah gözler ve ensemdeki yoğun sıvı.
...
// Umarım ilk bölümü beğenmişsinizdir. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.. BEĞENMEYİ UNUTMAYIN LÜTFEN!!
Bölüm etkileşimi
