11. bölüm / 13
Zehirli ilaç"Doğaçlama en iyi sanattır."
Bölümler 13Şu an: "Doğaçlama en iyi sanattır."
- 1 "Ölüm sessizdir, sessizlik ölüm."2.054 kelime
- 2 "Uzak dur yoksa ateş ederim!"2.079 kelime
- 3 "Derhal oradan çıkmalısın."2.125 kelime
- 4 "Müjdemizi isteriz."2.008 kelime
- 5 "Anahtar bende."2.160 kelime
- 6 "Zekama da hayran kaldın mı?"1.569 kelime
- 7 "Tutuklusunuz."1.196 kelime
- 8 "Babam yaşıyor."1.957 kelime
- 9 "Trol."1.828 kelime
- 10 "Serhat Karahan"1.267 kelime
- 11 "Doğaçlama en iyi sanattır."2.056 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 "Sadece bir kurşun."1.925 kelime
- 13 "Kayıplara alışmalısın."1.091 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Fotoğraftaki adam… Babamdı.. yanındaki adam ise orta yaşlarında, ama yaşadığı hayattan ötürü daha sert ve tecrübeli görünen biri. Uzun saçları, iyi taranmış ve hafifçe geriye doğru yatırılmış. Sakalı yok ama çenesinin belirgin keskinliği ve sert yüz hatları, onun otoriter duruşunu daha da vurguluyor. Kaşları hafifçe çatılmış, gözleri derin ve karanlık bir bakışa sahip; yılların ona öğrettiği acımasızlıkla bakıyor, adeta avını tartıyormuş gibi. Üzerinde kusursuzca dikilmiş, pahalı bir takım elbise var. Ceketi omuzlarına tam oturmuş, gömleğinin yakası ise tek bir kırışık bile içermiyor. Koyu renk kravatı, göğsünde bir zincir gibi sıkıca bağlı, kurallarına ve disiplinine olan sadakatini simgeliyor. Ellerini birbirine kenetlemiş ya da cebine sokmuş olabilir, ama her halükârda tehditkâr bir duruş sergiliyor.
Fotoğraftaki ortam kasvetli ve gergin. Loş ışık altında, babam sandalyeye bağlı halde duruyor. Adam ise ona yukarıdan bakıyor, yüzünde soğukkanlı ama baskın bir ifade var. Arka planda eski bir masa, bir şişe içki ve birkaç para destesi görünüyor. Odanın havası boğucu, duvarlar çıplak. Gölgeler, adamın yüzüne düşerek tehditkâr ifadesini daha da belirginleştiriyor.
Trol, kısık bir sesle fısıldadı:
“Serhat Karahan..”
...
Fotoğrafa uzun uzun baktım. Midem düğüm düğüm olmuştu. Babam… O sandalyeye bağlı adam… Onu son gördüğümde sekiz yaşındaydım. Beni okuldan almış, saçlarımı karıştırıp sevdiği bir şarkıyı mırıldanmıştı. Bana o zamanlar hep bir kahraman gibi gelirdi. Ama şimdi, bu fotoğrafta gördüğüm adam kahraman falan değildi. Zayıf, kırılgan, kaybetmiş biriydi.
“Bu fotoğraf ne zaman çekildi?” diye sordum, sesim titriyordu.
Adam, elini sakalında gezdirdi. “Üç ay önce.”
Bir adım geriledim. Boğazım kurumuştu. Üç ay önce… Demek ki yaşıyordu. Demek ki hâlâ bir yerdeydi. Ama bu ne anlama geliyordu? Serhat Karahan neden babamı kaçırmıştı? Ve neden onu bir esir gibi tutuyordu?
Trol, sandalyesine yaslanıp sessizce beni izliyordu. Bir şey söylemesini bekledim ama o sadece kaşlarını çatıp yüzümü inceliyordu.
“Onu nerede tutuyor?” dedim sonunda, dişlerimi sıkarak.
Adam başını iki yana salladı. “Bunu bilmiyorum. Ama…” Gözlerini Trol’e çevirdi. “Senin bildiğin bir şeyler olmalı.”
Trol’ün gözleri kısıldı. Sandalyede hafifçe öne eğildi. “Bildiğim şey şu,” dedi yavaşça. “Serhat Karahan, insanları kaçırıp saklayan bir adam değildir. O, onlara borcunu ödetir. Eğer baban hâlâ yaşıyorsa, Serhat’ın gözünde ya hâlâ işine yarıyordur… ya da…”
Cümleyi tamamlamadı ama beynim tamamladı.
Ya da artık bir cesetten farkı yoktu...
Derin bir nefes aldım, ellerimi yumruk yaptım. Korku ve öfke içimde birbirine karışıyordu. Babamı yıllarca öldü bildim. Mezarına çiçek koydum. Onsuz büyüdüm. Ama şimdi, bunca yıl sonra, onu geri getirme şansım vardı ve bunu yapacaktım. Babamın ölmesi de mi bir oyundu? Yıllarca mezarın aslında ağladım, boş bir toprak yığınına mı ağlamışım bunca zamandır?
Trol, bana dik dik baktı. “Bunu gerçekten yapmak istiyor musun, Çitlembik?”
Başımı kaldırdım. Gözlerimi gözlerine kilitledim.
“Beni buraya kadar getirip bu soruyu sorman bile saçma" dedim. “Babamı bulacağım ve eğer Serhat Karahan ona zarar verdiyse…” Yumruğumu sıktım. “Ondan alacağım şey sadece bir adres olmayacak.”
Adam hafifçe güldü, sanki bir çocuğun fazla büyük konuşmasını izliyormuş gibi ama Trol gülmedi. Gözlerini kısıp başını salladı.
“Tamam,” dedi. “O zaman seni bir yere daha götürmemiz gerekecek.”
Adam iç geçirdi. “Daha fazla başımı belaya sokmadan defolun buradan.”
Trol ayağa kalktı, ben de fotoğrafı sıkıca tutuyordum. Tam kapıdan çıkarken adamın sesi arkamdan geldi.
“Serhat’ı bulduğunda ona bir şey yapmadan önce iki kez düşün, küçük hanım.”
Durdum ama arkamı dönmedim. Gözlerimi kapattım. Bir şey demeden kapıdan çıktım... Arabanın kapısını hızla kapattım. İçimde kaynayan öfkeyle nefes almaya çalışıyordum ama başaramıyordum. Babam yaşıyordu. Bunca yıl boyunca onu öldü bildim ama aslında bir yerlerde tutuluyordu. Neden? Serhat Karahan onu neden kaçırmıştı? Ve daha da önemlisi… Eğer üç ay önce hayattaysa, şu an da hayatta mıydı?
Trol arabaya binip kontağı çevirdi. Onun umurunda bile değilmiş gibi görünüyordu. Bir elini direksiyona koymuş, diğerini pencereye yaslamıştı. Sinirle ona döndüm.
“Ne biliyorsan artık anlat,” dedim.
Bana yan gözle baktı. “Ne hakkında?”
“Serhat hakkında! Babam hakkında! Beni bu saçma oyunun içine çekip duruyorsun ama hiçbir şey söylemiyorsun. Sen de herkes gibi saklayacak mısın?”
Trol, bir süre sessiz kaldı. Sonra arabayı hareket ettirdi.
“Serhat Karahan, sadece bir adam değil,” dedi nihayet. “O bir sistem.”
Kaşlarımı çattım. “Ne demek istiyorsun?”
Trol derin bir nefes aldı. “Serhat, yalnız çalışmaz. O bir gölge gibi hareket eder. Eğer birini kaçırdıysa, bunun tek bir nedeni vardır.” Gözlerini bana çevirdi. “Baban, onun için değerli biriydi.”
Mideme bir yumruk yemiş gibi hissettim. “Saçmalık bu. Babam normal bir adamdı.”
Trol gülümsedi ama bu gülümseme alaycıydı. “Gerçekten mi? O zaman Serhat neden yıllar sonra gidip onu kaçırdı?”
Dudaklarımı ısırdım. Bunu düşünmek bile istemiyordum ama… Haklıydı. Serhat Karahan’ın işleyişi böyleydi. Eğer birini tutuyorsa, o kişi ona ya borçluydu, ya da ona ihanet etmişti.
Babam ne yapmıştı?
“Serhat’ı nerede bulabiliriz?” diye sordum.
Trol direksiyonu kıvrak bir hareketle kırdı, ana yoldan çıkıp ıssız bir yola saptı.
“Onunla yüzleşmeye bu kadar hevesli olma, Çitlembik.”
“Elimde başka seçenek mi var?” diye tersledim.
Trol gözlerini yoldan ayırmadan devam etti. “Serhat’ı bulabilmek için, önce onun adamlarından birine ulaşmalıyız. En yakın bağlantısı şu an eski bir depoda saklanıyor.”
Kaşlarımı çattım. “Saklanıyor mu?”
Başını salladı. “Serhat’ın düşmanları sadece sen değilsin. Onunla iş yapan herkes, bir noktada ya kaçmak zorunda kalır ya da ölür.”
İçim sıkıştı. Neye bulaştığımı biliyordum ama bunu her duyduğumda daha da derine battığımı hissediyordum.
Trol, gaza biraz daha bastı. “Bu gece biraz tehlikeli olabilir. Eğer korkuyorsan…”
“Sakın” diye kestim sözünü. “Beni bu oyundan çıkarmayı aklının ucundan bile geçirme.”
Gülümsedi. “İşte bu yüzden seni seviyorum, Çitlembik.”
Gözlerimi devirdim. “Bana böyle demeyi bırak.”
Trol kahkaha attı ama ben sadece camdan dışarı baktım.
Trol’ün arabası, karanlık yolda hızla ilerliyordu. Etrafımızda sadece terkedilmiş binalar, kırık sokak lambaları ve rüzgârın uğultusundan başka bir şey yoktu. Midemde garip bir düğüm vardı. Ne kadar cesur görünmeye çalışsam da, içimdeki huzursuzluk büyüyordu.
Yanımda oturan adam, direksiyonu büyük bir rahatlıkla kavrıyor, sanki bizi belirsiz bir sonuca götürmüyormuş gibi umursamazca yoluna devam ediyordu. Bir süre sessizce düşündüm. Babam… O sandalyeye bağlı haliyle gözümün önünden gitmiyordu. Sonunda dayanamadım.
“Trol,” dedim.
“Hmm?”
“Serhat… O nasıl biri?”
Gözlerini yoldan ayırmadan başını yana eğdi. “Tehlikeli.”
Bu cevap yeterli değildi. “Ama nasıl? Onun hakkında herkes farklı bir şey söylüyor. Kimi bir iş insanı diyor, kimi bir mafya lideri, kimi ise bir hayalet gibi yaşadığını…”
Trol iç çekti. “Çünkü hepsi doğru.”
Kaşlarımı çattım. “Anlamadım?”
“Serhat Karahan, kimin ne görmek istediğine bağlı olarak farklı biridir. Onu iş dünyasından tanıyanlar için karizmatik bir yatırımcıdır. Yeraltı dünyasında tanıyanlar için acımasız bir avcı. Ama benim için…” Gözleri karardı. “O bir lanet.”
Tüylerim diken diken oldu.
“Sen onu nereden tanıyorsun?” diye sordum temkinli bir şekilde.
Trol sessiz kaldı. Sonra, hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme geçmişin ağırlığını taşıyan bir ifadeydi. “Ondan kaçmaya çalışanlardan biriydim.”
Gözlerimi kocaman açtım.
“Sen… onun için mi çalıştın?”
Trol kaşlarını çattı. “Çalışmak? Hayır, ben onun adamı olmadım. Ama onun için çalışmak zorunda kaldım.”
“Seni zorladı mı?”
Gülümsedi. “Serhat, kimseyi zorlamaz, Çitlembik. O, sadece seçenek sunar ve sen her seferinde yanlış olanı seçersin.”
İçimde garip bir his belirdi.
Trol’ün geçmişi, benimkinden çok daha karmaşıktı. Ama bunu şimdi sorgulamanın zamanı değildi. Önümüzde eski, terkedilmiş bir depo belirdi. Camları kirliydi, metal kapısı pas içindeydi. Etraf tamamen sessizdi ama bu, içerde kimse olmadığı anlamına gelmezdi. Trol arabayı biraz uzakta durdurdu. Motoru kapattı.
“Buradan sonra sessiz ol,” dedi. “Eğer bir şey ters giderse, arkama saklan.”
Ters ters baktım. “Ben arkaya saklanacak biri değilim.”
Gülümsedi. “Biliyorum.” Sonra kapıyı açıp indi.
Ben de derin bir nefes alıp peşinden yürüdüm. Depoya yaklaşırken, içimdeki huzursuzluk büyüyordu. Kapının önüne geldiğimizde, Trol kapıyı üç kez sertçe tıklattı. Bir süre sessizlik oldu. Sonra içeriden bir sürtünme sesi geldi. Kapı açıldığında, karşımızda iri yarı, yüzü yaralarla dolu bir adam belirdi. Gözleri önce Trol’e, sonra bana kaydı.
Trol ellerini cebine soktu. “Bizi içeri al, Konuşmamız lazım.”
Adam bir an duraksadı. Sonra başını yana eğdi. “Serhat hakkında mı?”
Trol başını salladı.
Adam gözlerini bana çevirdi. “Kız kim?”
Trol umursamazca omuz silkti. “Bir çitlembik.”
Adam kaşlarını çattı "Bu konuda konuşamam ama size bir adres verebilirim." Cebinden bir kart çıkarıp Trol’e uzattı.
"Benden bu kadar, gerisi sizde." Kapıyı suratımıza çarpmıştı sanki, lanet adam.
...
Trol, arabayı hızla sürerken kağıttaki adrese tekrar göz attım. Şehirden uzak, eski bir sanayi bölgesine gidiyorduk. İçimde giderek büyüyen bir huzursuzluk vardı ama bunu bastırmaya çalışıyordum. Eğer babam gerçekten Serhat Karahan’ın elindeyse, bu gece her şeyi öğrenebilirdim.
Trol, direksiyona hafifçe vurarak mırıldandı. “Biliyor musun, Çitlembik, bazen merak insanın sonunu getirir.”
Gözlerimi ondan ayırmadan, “Bu, korkmam gerektiği anlamına mı geliyor?” diye sordum.
Trol hafifçe gülümsedi ama bu gülümsemenin altında bir şeyler saklıydı. “Korkmak bazen faydalıdır. Ama senin gibiler korkmayı pek sevmez.”
Dudaklarımı sıktım, haklıydı.. Ben korkuyla büyümüştüm ama birine teslim olmamayı da öğrenmiştim.
Araba, adresin olduğu yere yaklaştığında yollar daha da tenha hale geldi. Sokak lambaları seyrekleşti, binalar daha da harabeleşti. Nihayet, paslanmış bir kapının önünde durduk. Burası terkedilmiş bir depo gibi görünüyordu ama içeride biri olup olmadığını anlamak zordu. Motoru durduran Trol, arkasına yaslanıp derin bir nefes aldı.
“Buraya girerken birkaç şey bilmelisin,” dedi.
Kollarımı kavuşturup bekledim.
“Birincisi, Serhat burada olmayabilir. Ama onun adamlarından biri kesinlikle vardır.”
Bunu zaten bekliyordum.
“İkincisi, eğer işler ters giderse, ben çıkmamız için bir yol bulurum ama sen panik yapmayacaksın.”
Kaşlarımı çattım. “Ben panik yapmam.”
Gülümsedi. “Göreceğiz.”
Kapıyı açıp arabadan indi. Ben de peşinden yürüdüm.
Depoya yaklaşırken, paslı kapının üzerindeki eski tabelanın yazıları silinmişti. Trol kapıyı çalmadı, bunun yerine hafifçe itti. Kapı, beklediğimden daha kolay açıldı. İçeride, loş bir ışık yanıyordu. Trol içeri adım attı, ben de sessizce peşinden girdim. İçerisi toz içindeydi ama terkedilmiş olmadığı belliydi. Kırık tahta sandalyeler, bir köşeye yığılmış eski sandıklar ve zeminde yeni ayak izleri vardı. Birinin burada olduğu kesindi. Tam o anda, içeriden bir ses geldi.
“Bunu beklemiyordum.”
Sesin geldiği tarafa döndüğümde, gölgelerin içinden çıkan uzun boylu bir adam gördüm. Siyah deri ceket giymiş, ellerini cebine sokmuştu. Keskin yüz hatları ve soğuk bakışları vardı. Trol, tanıdık bir ifadeyle başını yana eğdi. “Ah, Ömer. Sen hâlâ buradasın, demek ki Serhat seni henüz harcamadı.”
Ömer, hafifçe gülümsedi ama gözleri gülmüyordu. “Senin buraya gelmen iyiye işaret olamaz, Trol.”
Benim üzerimde gezinen bakışlarını hissettim. “Ve yanında biri var, kız kim?”
Trol umursamazca omuz silkti. “Önemli biri, Serhat’ı arıyoruz.”
Ömer’in gülümsemesi kayboldu.
“Serhat’ı bulmak o kadar kolay değildir,” dedi soğuk bir sesle.
Trol gülümsedi. “Bunu zaten biliyoruz. Ama sen bize yardım edebilirsin.”
Ömer, başını hafifçe yana eğerek bana baktı. “Peki, kızın Serhat’la ne işi var?”
Dik durdum ve sert bir sesle konuştum. “Babam onun elinde.”
Ömer bir an duraksadı. Sonra alaycı bir kahkaha attı. “Öyle mi? Demek Serhat yine eski oyunlarını oynuyor.”
Trol sabırsızca iç çekti. “Bize onun nerede olduğunu söyle, Ömer. Bizim için işleri daha zorlaştırma.”
Ömer, bir an sessiz kaldı. Sonra gözlerini kıstı.
“Sana bir adres verebilirim,” dedi ağır bir sesle. “Ama oraya giderseniz, ölme ihtimaliniz yüksek.”
İçimi garip bir ürperti kapladı ama kararlılığımı bozmadım.
“Yeri söyle,” dedim.
Ömer gülümsedi ve cebinden küçük, buruşmuş bir kağıt çıkarıp Trol’e uzattı. “Bu, Serhat’ın son görüldüğü yer.”
Trol kağıdı aldı, göz gezdirdi ve bana verdi. Ben kağıdı elime alırken, Ömer uyarıcı bir sesle ekledi:
“Ve bir tavsiye, küçük hanım. Eğer baban gerçekten Serhat’ın elindeyse… onu almak için sadece cesur olman yetmez. Akıllı da olmalısın.”
Dişlerimi sıktım ama gözlerimi ondan ayırmadım. “O konuda şüphen olmasın."
Trol gülümsedi. “Harika. O zaman gidelim.”
...
Arabanın içindeki sessizlik boğucuydu. Trol, direksiyon başında kağıttaki adrese doğru sürerken içimdeki huzursuzluk giderek büyüyordu. Ömer’in verdiği adres, şehrin dışında, eski bir hangarın bulunduğu terk edilmiş bir bölgedeydi.
Elimdeki buruşmuş kağıda tekrar göz gezdirdim. Adresin yanına aceleyle karalanmış tek bir not vardı:
"Gözlerini açık tut."
Bu bir uyarı mıydı? Yoksa Ömer’in bize söylediği son bir şaka mıydı?
Trol göz ucuyla bana baktı. “Hazır mısın, Çitlembik?”
Derin bir nefes aldım. “Hazır olmak gibi bir lüksüm yok.”
Gülümsedi. “En azından dürüstsün.”
Yaklaşık yirmi dakika sonra, yol iyice ıssızlaştı. Artık şehir ışıklarından tamamen uzaktaydık. Sadece farların aydınlattığı kırık asfalt yolu görebiliyordum. Yolun sonunda, karanlığın içinde kaybolmuş devasa bir yapı belirdi.
Hangar.
Serhat Karahan’ın burada olması gerekiyordu.
Trol arabayı biraz uzağa park etti. “Buraya doğrudan girersek, hoş karşılanmayız.”
Başımı salladım. “Bir planın var mı?”
Trol, her zamanki gevşek tavrıyla sırıttı. “Hayır.”
Kaşlarımı çattım. “Şaka mı yapıyorsun?”
Omuz silkti. “Doğaçlama en iyi sanattır.”
İç çektim. Bu adam gerçekten deliydi. Arabadan indik. Gece karanlığında hangarın siluetini daha net görebiliyordum. Pencereleri kapatılmıştı, ama içeriden belli belirsiz bir ışık sızıyordu. Etrafı sessizdi. Fazla sessiz.
Trol, dikkatlice ilerleyerek bir yan kapıya yöneldi. Kapıyı hafifçe itti, kilitli değildi.
“Bu hiç iyiye işaret değil,” diye fısıldadım.
Trol başını salladı. “Aynen. Serhat ya bizi bekliyordu… ya da tuzak kurdu.”
Yutkundum. “Girecek miyiz?”
Göz kırptı. “Elbette.”
Kapıyı usulca açtık. İçeri adım attığım anda soğuk hava tenime çarptı. Loş ışık altında büyük metal raflar sıralanmıştı. İçerisi, kullanılmayan eski makineler ve masalarla doluydu.
Ve tam karşımızda, bizi izleyen biri vardı.
Serhat Karahan..
// begenmeyi, yorum yapmayı unutmayın.
Bölüm etkileşimi
