17. bölüm · Zahir+1& | Başlangıç

17.𝐵Ö𝐿Ü𝑀 | Tekrar, Üşüyorum, Kumaş

࣪ ִֶָ☾⭑ .࣪

üşüyorum sarıl bana
ㅤㅤ°•﹏‿✧‿︵‿.◟❦◞.‿︵‿✧‿﹏•°
Pera'nın kollarını boynumdan dikkatlice ayırıyorum. Parmakları birkaç saniye daha tişörtüme takılı kalıyor ama sonunda gevşiyor. Başını yastığa yerleştirirken gözüm yüzüne kayıyor. Ateş yanaklarını kızartmış. Saçları dağılmış halde yastığın üzerine yayılmış. Birkaç dakika önceki halinden eser kalmamış gibi duruyor ama bunun gerçek bir huzur olmadığını biliyorum. İnsan bazen o kadar yorulur ki korkularını bile taşıyacak gücü kalmaz. Şu an onda gördüğüm şey tam olarak bu. Battaniyeyi omzuna kadar çekiyorum. Hareketlerimi mümkün olduğunca yavaş yapıyorum. Uyandırmak istemiyorum; çünkü uzun zamandır ilk kez gerçekten uyuyor gibi görünüyor.

Tam doğrulacakken kapının altından geçen ışık tekrar dikkatimi çekiyor. Gözlerim oraya kayıyor. Bir gölge hareket ediyor. Bedenim istemsizce geriliyor. Son birkaç ay bana rahat olmayı unutturdu. Kapıya yöneliyorum. Son kez dönüp Pera'ya bakıyorum. Nefesi daha düzenli, yüzündeki gerginlik biraz olsun çözülmüş. Sonra kapıyı açıp koridora çıkıyorum. Koridorun loş ışığında bir siluet duruyor. Bir an refleks olarak en kötü ihtimali düşünüyorum. Sonra yüzünü seçiyorum: Hizmetli kadın. Elinde temiz çarşaflar var. Beni görünce hafifçe duraksıyor.

"Efendim..." Sesindeki çekingenliği duyuyorum. "Sizi korkuttum mu?" Kadına birkaç saniye bakıyorum. Sonra başımı hafifçe sallıyorum. "Hayır." Sesim beklediğimden daha sert çıkıyor. Boğazımı temizleyip tekrar konuşuyorum: "Hayır, korkutmadınız." Kadın rahatlamış gibi nefes veriyor. "Hanımefendinin sesini duydum. İyi mi diye bakmak istedim." İstemsizce omzumun üzerinden kapıya bakıyorum. İyi mi? Bu sorunun cevabını ben de bilmiyorum. Ateşi var, bitkin. Gözlerinin altında haftaların yorgunluğu duruyor ve her şeyden önemlisi, içinde ne yaşadığını hâlâ bilmiyorum. "Ateşi yükselmiş," diyorum.

Kadının yüzü ciddileşiyor. "Doktor çağırmamı ister misiniz efendim?" Soruyu duyunca birkaç saniye düşünüyorum. Normalde böyle şeyleri düşünmem. Gerekliyse yapılır, bu kadar basit. Ama konu Pera olunca hiçbir şey basit kalmıyor. Bakışlarım tekrar kapıya gidiyor. Üç ay. Tam üç ay boyunca onu aradım. Bazen bir şehirde olduğuna dair haber aldım, bazen başka bir ülkede. Bazen de öldüğünü düşündüm. Her ihtimali düşündüm ama hiçbirinde bu geceyi düşünmedim. Onu kendi evimde, kendi yatağında, ateşler içinde uyurken göreceğimi düşünmedim. Ve kesinlikle boynuma sarılıp beni özlediğini söyleyeceğini de düşünmedim.

Çenemi hafifçe sıkıyorum. O cümle hâlâ kulağımda. Belki ateşin etkisiydi, belki bilinçsizce söyledi, belki sabah olduğunda hatırlamayacak bile. Ama ben hatırlıyorum ve sorun da bu. "Şimdilik gerek yok," diyorum sonunda. Kadın başını sallıyor: "Tabii efendim." Birkaç saniye sessizlik oluyor çünkü başka söylenecek bir şey yok. Yorgun bir kadın. Kaçmaktan yorulmuş, savaşmaktan yorulmuş, ayakta kalmaktan yorulmuş bir kadın.

"Bir şeye ihtiyacınız olursa aşağıdayım, efendim." Kadın koridorda uzaklaşırken adımlarının sesi duvarlara çarpıp yavaş yavaş siliniyor. Kapı kapanıyor, ev yeniden sessizliğe gömülüyor. Olduğum yerde kalıyorum; elimi enseme götürüp gözlerimi kapatıyorum. Yorgunum ama bu, birkaç saatlik uykuyla geçecek bir yorgunluk değil. İnsan bazen yük taşımaz, yük insanın içine yerleşir. Benimki de öyle. Üç ay boyunca her güne aynı soruyla uyandım: Nerede? İyi mi? Yaşıyor mu? Şimdi o soruların cevapları birkaç metre uzağımda yatıyor. Buna rağmen içimdeki ağırlık hafiflemiyor; tam tersine, her nefeste biraz daha büyüyor. Çünkü onu ararken sahip olduğum tek bir korku vardı: Onu hiç bulamamak. Şimdi ise çok daha tehlikeli bir korkuyla baş başayım.

Onu tekrar kaybetmek. Ve işin en kötü tarafı şu ki birini kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu iki kez öğrendiğinde, aynı acıyı üçüncü kez yaşamaktan daha çok korkuyorsun. Başımı kaldırıp kapıya bakıyorum. Kapının arkasında uyuyan kadın, üç ay boyunca peşinden koştuğum bütün izlerden daha gerçek ve uzun zamandır kendime itiraf etmek istemediğim şeyi ilk kez düşünüyorum: Onu bulduğum için rahatlamadım.

Koridorda birkaç dakika daha bekledikten sonra tekrar odanın kapısına dönüyorum. Elim kapı kolunun üzerinde kısa bir an kalıyor. İçimdeki huzursuzluk geçmiyor. Sanki gözümü birkaç dakikalığına üzerinden çeksem yine kaybolacakmış gibi anlamsız bir his yerleşmiş içime. Kapıyı sessizce açıyorum. Oda hâlâ karanlık. Pera uyuyor ama huzurlu görünmüyor. Kaşlarının arasındaki ince çizgi yeniden belirginleşmiş, nefesi düzensiz. Battaniyenin altında hafifçe titrediğini fark ediyorum. Yanına gidiyorum. Elimi alnına koyduğum anda içimden sessiz bir küfür geçiyor. Ateşi düşmemiş. "Sen gerçekten dinlenmeyi bilmiyorsun..." diye mırıldanıyorum.

Elbette duymuyor. Yavaşça eğilip onu kucağıma alıyorum. Başını istemsizce göğsüme yaslıyor; uyku ile uyanıklık arasında sıkışmış gibi. Banyoya doğru ilerliyorum. Kapıyı omzumla açıyorum. İçeri girdiğimde fayansların serinliği yüzüme vuruyor. Pera'yı dikkatlice klozet kapağının üzerine oturtuyorum. Başını hafifçe eğmiş halde duruyor, gözleri yarı kapalı. Lavaboya yönelip sıcak suyu açıyorum. Banyonun sessizliği, kısa süre sonra akan suyun sesiyle doluyor. Arkamı döndüğümde Pera'nın hafifçe kıpırdadığını görüyorum. Omuzları titriyor.

"Üşüyorum..." diyor kısık bir sesle. Sesi o kadar yorgun çıkıyor ki içim istemsizce sıkışıyor. Birkaç adımda yanına gidiyorum. "Dur," diyorum sakin bir sesle, "birazdan geçecek." Başını omzuma yaslıyor. Ateş yüzünden teni hâlâ sıcak ama buna rağmen üşüyor. İnsan bazen hastalandığında, bu durum bedeninin kendiyle kavga etmesine benziyor. Onu yeniden kucağıma alıyorum. Suyun buharı banyoya yayılmaya başlamış. Pera gözlerini tamamen kapatıyor; bana güvenip bütün ağırlığını bırakmış gibi. Bu his garip geliyor. Duşun altına geçerken bir elimle onu daha sıkı tutuyorum.

Sıcak suyun sesi banyonun içinde yankılanıyor. İlk birkaç saniye omuzları geriliyor, sonra yavaş yavaş gevşemeye başlıyor. Başını göğsüme yaslıyor, nefesi düzenleniyor. Ben ise tavana bakıyorum, aklımdan geçenleri susturmaya çalışıyorum. Üç ay boyunca her gün onu bulmaya çalıştım. Şimdi burada, kollarımın arasında. Ama içimdeki düğüm çözülmüyor; çünkü onu bulmakla iş bitmiyor. Bazen asıl zor olan, geri dönen birinin yeniden gitmeyeceğine inanabilmek. Pera hafifçe kıpırdanıyor. Parmakları istemsizce tişörtümün kumaşını tutuyor. Gözleri kapalı, uykuya yeniden yaklaşmış gibi.

Ben başımı eğip yüzüne bakıyorum. Ateşin verdiği kızarıklık dışında ilk kez biraz daha sakin görünüyor ve uzun zamandır ilk kez içimdeki gerginlik, çok küçük de olsa geri çekiliyor. Belki tamamen geçmeyecek, belki cevaplanmamış onlarca soru hâlâ aramızda duracak. Ama şu an bunların hiçbiri önemli değil. Şu an önemli olan tek şey, onun burada olması, kaybolmamış olması.

Sıcak suyun altında birkaç dakika daha kalıyoruz. Banyoyu dolduran buhar aynaları tamamen kaplamış. Pera'nın başı hâlâ omzuma yaslı. Ateşi biraz olsun düşsün diye bekliyorum. Bir süre sonra nefesinin daha düzenli olduğunu fark ediyorum. Omuzlarındaki gerginlik de ilk hâline göre azalmış. "Yeter," diye mırıldanıyorum kendi kendime. Onu dikkatlice duşun altından çıkarıyorum. Yeniden klozet kapağının üzerine oturtuyorum. Gözleri yarı kapalı; sanki uyumakla uyanık kalmak arasında gidip geliyor. Yakındaki büyük havluyu alıp omuzlarına sarıyorum. Havluya iyice bürünüyor. Üşümemesi için kenarlarını düzeltiyorum.

"Birkaç dakika daha dayan," diyorum sessizce. Pera cevap vermiyor; sadece başını hafifçe sallıyor. Islanan kıyafetlerim üzerime yapışmış durumda. Rahatsız edici ama umurumda değil. Şu an düşündüğüm tek şey onun ateşi. Banyodaki dolaptan kuru bir havlu alıyorum. Saçlarından damlayan suları kuruladıktan sonra yeniden önüne geçiyorum. "Hadi." Bir kolumu sırtına, diğerini dizlerinin altına yerleştirip onu yeniden kucağıma alıyorum. Bu kez hiç direnç göstermiyor, bütün ağırlığını bana bırakıyor. Koridora çıktığımızda ev sessizliğini koruyor. Saat geceyi yavaş yavaş tüketmeye devam ediyor. Adımlarım halının üzerinde neredeyse hiç ses çıkarmıyor.

Odasına ulaştığımda kapıyı arkamdan sessizce kapatıyorum. Pera'yı dikkatlice yatağın kenarına oturtuyorum. Omuzlarına bıraktığım havlu hâlâ yerinde duruyor. Kendini ayakta tutmak için gösterdiği çaba bile yorgunluğunu gizleyemiyor. Gardıroba yönelip kapakları açıyorum. Bir an elim hareket etmiyor. Oda, zamanın dışında kalmış gibi. Aylar geçmiş olmasına rağmen hiçbir şey değişmemiş: Raflar, kitaplar, yarım bırakılmış küçük alışkanlıkların izleri... Sanki kapı kapanmış ve dünya onun için durmayı seçmiş. Sessizce bir çekmece açıyorum. Katlanmış kıyafetlerin arasından yumuşak bir tişört ve rahat bir pijama altı çıkarıyorum. Tam çekmeceyi kapatacakken gözüm kenarda duran ince kumaşa takılıyor.

Bir şal. Parmaklarım istemsizce üzerinde geziniyor. Kumaş hafif, neredeyse dokunulmayacak kadar narin. Birkaç saniye elimde tutuyorum, sonra onu da alıp yatağa bırakıyorum. Arkamı döndüğümde Pera'nın başı hafifçe öne düşmüş durumda. Ateş yüzünü solgunlaştırmış. Göz kapakları her saniye biraz daha ağırlaşıyor; sanki uyku onu usul usul kendine çekiyor. Yanına yaklaşınca başını güçlükle kaldırıyor. "Ne oldu?" diye fısıldıyor. Sesindeki yorgunluk kelimeleri bile yarım bırakıyor. "Hiç," diye geçiştiriyorum. "Bunları giy." Pera güçlükle başını kaldırıyor. "Tamam..." diye mırıldanıyor. Elimdeki şalı açıyorum.

Pera hafifçe kaşlarını çatıyor. "Ne yapıyorsun?"
"Cevap verme, giyin." Şalı gözlerimin üzerine yerleştiriyorum. Kumaşı başımın arkasından bağlarken istemsizce kısa bir nefes veriyorum.
"Pera."
"Evet?"
"Üstünü değiştir." Birkaç saniye sessizlik oluyor. Sonra yorgun bir nefes veriyor. "Tuhafsın." Dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrılıyor. "Bunu senden duymak ilginç." Yatağın diğer tarafına dönüp kollarımı göğsümde birleştiriyorum. Gözlerim karanlığın içinde kalıyor. "Bitince haber ver." Arkamdan kumaş hışırtıları duyuluyor; çekingen, yavaş sesler. Ben ise olduğum yerde kıpırdamadan bekliyorum. Karanlığın ardında hiçbir şey görmüyorum.

Ama nedense uzun zamandır ilk kez içimdeki gerginlik birkaç dakikalığına olsun sessizleşiyor. Hareketleri yavaş, yorgun. Sürekli uykuya geri dönmeye çalışıyormuş gibi. Pera derin bir nefes alıyor. "Bitti." Sanki kuru kıyafetlerin verdiği sıcaklık bile onu biraz rahatlatmış gibi. Yüzünü göremesem bile yorgunluğunu hissedebiliyorum. Şalı gözlerimden ayırıp Pera'ya bakıyorum; rahatlamış ama yorgun bir ifadeyle bana bakıyor. Battaniyeyi alıp omuzlarına kadar çekiyorum.

"Pera."
"Hm?"
"Nasıl hissediyorsun?" Birkaç saniye düşünüyor. Sonra çok dürüst bir sesle cevap veriyor: "Yorgun." Başımı hafifçe eğiyorum. Bu cevabı bekliyordum çünkü ben de yorgunum. Belki farklı sebeplerden ama aynı derecede. Yatağın kenarına oturuyorum. Oda sessizleşiyor. Dışarıda rüzgârın sesi geliyor. Pera battaniyenin altında biraz daha kıvrılıyor. Sonra hiç beklemediğim kadar sakin bir sesle konuşuyor: "Gitmeyeceksin, değil mi?" Soru o kadar sessiz çıkıyor ki ilk anda duyduğumu sanmıyorum. Bakışlarım ona dönüyor. "Hayır." Kısa bir sessizlik oluyor.
"Pera, uyu artık." Bu kez itiraz etmiyor. Nefesi birkaç dakika içinde yavaşlayıp düzenli hale geliyor. Ben ise yatağın yanında oturmaya devam ediyorum; çünkü uzun zamandır ilk kez, onun gerçekten güvende olduğunu hissediyorum.

Bir süre daha yatağın yanında oturuyorum. Pera'nın nefesi yavaş yavaş düzene giriyor. Ateşi tamamen düşmüş değil ama en azından biraz önceki gibi titremiyor. Battaniyenin altında kıvrılmış halde uyuyor. Yüzündeki gerginlik de biraz olsun dağılmış. Bakışlarım istemsizce üzerime kayıyor. Üzerimde hâlâ sadece havlu var. Saçlarımdan ara sıra su damlıyor. Banyodaki aceleden dolayı bunu düşünmeye fırsat bulamamışım. Sessizce ayağa kalkıyorum, battaniyeyi son kez düzeltiyorum.

"Bir şeye ihtiyacın olursa seslen." Ne kadar duyduğunu bilmiyorum ama birkaç saniye sonra başını hafifçe sallıyor. Bu bana yetiyor. Odanın ışığını biraz daha kısıp kapıya yöneliyorum. Son kez dönüp ona bakıyorum. Hâlâ uyuyor. Kapıyı sessizce kapatıp koridora çıkıyorum. Ev, gecenin bu saatinde bambaşka oluyor; sessizlik daha ağır, koridor daha uzun, düşünceler ise daha gürültülü. Kendi odama doğru yürürken fark ediyorum: Saatlerdir ilk kez yalnız değildim.

Kapıyı açıp içeri giriyorum. Odam karanlık, her şey bıraktığım gibi. Dolaba yönelip kapakları açıyorum, elimi rastgele uzatıp koyu renk bir tişört alıyorum. Sonra rahat bir pijama çıkarıyorum. Islak havluyu bir kenara bırakıp üzerimi değiştiriyorum. Kuru kumaş tenime değdiğinde ancak ne kadar üşüdüğümü fark ediyorum. Ama gözlerimi kapattığım anda zihnim yeniden çalışmaya başlıyor. Bugünü düşünüyorum; daha doğrusu onu, Pera'yı. Aylar boyunca ulaşamadığım kadını. Bir gün çıkıp geleceğini hayal ettiğim olmuştu ama hiçbir zaman böyle olacağını düşünmemiştim.

Derin bir nefes alıp yatağa uzanıyorum. Tavan karanlığın içinde seçilmiyor ama düşüncelerim fazlasıyla net. Üç ay boyunca onu aradım; öfkelenerek, endişelenerek, bazen umudumu kaybederek. Şimdi ise birkaç oda ötede uyuyor. Mantıklı olan rahatlamam ama rahatlayamıyorum; tekrar kaybetmekten, tekrar yetişememekten, tekrar geç kalmaktan korkuyorum. Gözlerimi kapatıyorum ama zihnim hâlâ onun odasında. Ateşinin düşüp düşmediğinde, uyandığında burada kalıp kalmayacağında... Bütün bunları düşünürken istemeden kısa bir nefes veriyorum: "Bu kadın bir gün beni delirtecek..."

Sözler karanlığın içinde kayboluyor. Başımı yastığa biraz daha gömüyorum. Uyumaya çalışıyorum ama uzun zamandır ilk kez, uykudan çok düşüncelerim ağır basıyor.
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ‿︵‿◟❦◞‿︵‿

Yağızın ağzından devam edim mi?

𝙊𝙠𝙪𝙙𝙪ğ𝙪𝙣𝙪𝙯 𝙞ç𝙞𝙣 𝙩𝙚ş𝙚𝙠𝙠ü𝙧 𝙚𝙙𝙚𝙧𝙞𝙢. 𝙊𝙮 𝙫𝙚𝙧𝙞𝙥 𝙮𝙤𝙧𝙪𝙢 𝙮𝙖𝙥𝙖𝙧𝙖𝙠 𝙙𝙚𝙨𝙩𝙚𝙠 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙨𝙖𝙣ı𝙯 ç𝙤𝙠 𝙢𝙪𝙩𝙡𝙪 𝙤𝙡𝙪𝙧𝙪𝙢.♥️