9. bölüm · Yürek Tarlası "KIRIK BEYAZ"

9. Bölüm "İhtimal."

Velouria Grey 🍁

9. Bölüm

"İhtimal."

"Sanki tüm hayatım boyunca
yanlış melodi ile dans etmiş gibiyim."
-Irvin D.-

Her hayalinizi süsleyen şeyi mükemmel sanmamalıydı insan.

Belki de, o mükemmel sandığınız hayaliniz başkalarının kabuslarını süslüyordur?

Sizin de kabusunuz olmak için pusuda bekliyordur?

Bulunduğumuz üniversite sanat konusunda ilerlemek isteyen herkesin en büyük hayaliydi ve İstanbul'un en iyi tasarım üniversitesiydi. Buraya burs ile girmek neredeyse imkansızdı. Her sene sadece on öğrenci alıyorlardı.

Durumu olan çoğu aile ayda bu okula binlerce tl para yatırıyordu. Ama çocuklarının -bazıları istisna tabii- bunu pek de önemsediği söylenemezdi. Şunun şurasında nerede şam orada akşam yaşayan insanlardan bahsediyorduk.

Tabii ben imkansızı başaran fakat başardığıma da bin pişman olan bir kaç burslu öğrenciden biriydim.

Biz konuşurken Kaan elinde bir buz kompresi ve ilk yardım çantası ile kantine bir hışımla daldı. Buz kompresini de içeri adım attığı gibi yerde oturan Sinan'ın kucağına fırlatmıştı.

Sinan'ın çehresi hem sinirli hem de şaşkın bir ifadeyle dolup taştı. "Oğlum napıyorsun! S*keyim ya!" dedi öfke dolu bir sesle.

Fakat Kaan onun bu ses tonunu hiç de umursamıyor gibiydi. Küfürünü de öyle. Sinan'ın yüz ifadesi onu gülme krizine soktuğundan umursayacak hali bulamıyor da olabilirdi.

Kaan'ın elindeki ilk yardım çantasını aldım ve tekrar Atlas'ın önüne koyduğum sandalyeye oturdum.

Serdar hala sinirle söyleniyordu. "Şu işe bak anasını satayım." dedi dudağındaki yarayla uğraşırken. "O sarışın herife ödeteceğim ben bunu."

Sarışın herif diye bahsettiği kişi Berkay'dı. Serdar ona ne yapacaksa hak ediyordu bunu. Sonuna kadar onu destekleyebilir hatta bu konuda ona yardım bile edebilirdim.

"Abi bir sakin ol." dedi Atlas ve bu dikkatimin tekrar onun üzerinde yoğunlaşmasına neden oldu. "Onu çok mükemmel ve acı dolu bir son bekliyor. Yakında ailesi oğulları için bir mezar yaptırmak zorunda kalacak."

Bir şey söylemedim. Buradaki insanların hepsini bir yere toplayıp ateşe verseler ateşe odun taşıyacak kadar büyük bir nefret vardı içimde.

İlk yardım çantasından pamuk ve batikon çıkardım. Dikişlik kadar büyük bir şey değildi. Kendimden dolayı bu işlere aşinaydım artık.

Ben çantayla uğraşırken onun gözleri o gece moraran bileğime kaydı. Kızıl haresi yine ateş dolmuş gibi oldu bir an.

Hassas bir tenim vardı. Berkay'ın tutuşundan dolayı iyileşmeye yüz tutmuş bileğim yeniden en başa dönmüş, o geceden bana miras kalan iz yeniden morarmıştı. Ancak Allah korumuştu ki ağrı başa dönmemişti.

"Bu sarışın dediğiniz çocuk vardı ya, Berkay." dedim açıklamaya çalışarak. "Benim peşimi bırakmıyor, ondan. Nefret ediyorum ama ben. Rahatsız ediyor sürekli. Gerçi bir dönem bırakınca bıktı sanmıştım."

Gözlerimi onun irislerine değdirmemeye çalıştım.

Açıklamak isterken daha da batırmıştım.

Boy farkımızdan dolayı ulaşamazdım yarasına. Konuyu bu bahaneyle dağıtmaya çalıştım. "Her neyse, o kim ki ya? Ondan neden konuşalım sanki?" dedim oku başka yöne çevirerek. "O kadar uzunsun ki yetişemiyorum. Biraz eğilir misin?"

Amacım yarasını kullanarak söylediklerimin üzerini örtmekti fakat bu pek de olmamıştı sanki.

"Neden?" Sesi öfkesini derinlere gömdüğünü adeta haykırıyordu. Gözlerindeki ifade bunu sonra soracağının işaretiydi.

"Yaranı temizlememiz gerekiyor." Yüzüne bakabilmek için bile başımı kaldırmam gerekiyordu ve bu, yakında boynumun tutulmasına sebep olacaktı.

En iyi üzerini örtme unutmuş gibi yapmakla başlardı.

"Önemli bir şey değil." Yüzü yine aynı duygusuz ifadesine büründü. Sanırım bu çok çalışılmış bir ifadeydi.

"Atlas, kaşının halinin farkında mısın?" dedim ve elim refleksle yüzüne gitti. Kaşının biraz gerisine dokundum soğuk parmaklarımla. Benim yenip hep soğuk olurdu.

Parmak uçlarım sanki alev aldı o an. Onun teni ise benimkinin aksine sıcaktı; öfkesinden dolayı mı yoksa her zamanki hali böyle olduğundan mıydı, hiçbir zaman bilemeyecektim sanırım.

O yaramaz yarım gülüşü tekrar yüzünde yer edindiğinde ancak ne yaptığımın farkına varabildim. Elimi geri çekmek adına hareketlensem de güçlü bir el bunu yapmama engel oldu. Gözlerim far görmüş tavşan gibi açılırken onun yüz ifadesi hiç değişmemişti.

"Küçük bir şey." dedi yine soğuk ve duygusuz sesiyle.

"Küçük yaralar da sarılmayı hak eder." Elim hala kaşının yanında duruyordu. "Onları geriye atma, Atlas. Zamanla büyür, büyür, büyür... Kocaman olur ve bir gün patlar. Altında kalırsın."

Doğrular bazen de dudaklarımızdan dökülürdü işte böyle; istemsizce...

Yüzünde öyle mi der gibi bir ifade belirdi. Gözlerinin kahvesi, öfkesiydi, fevriliğiydi, alaycılığıydı, inadıydı. Yeşilleri ise huzuru, mutluluğu ve herşeyin önünde hüznüydü.

O, hüznünü öfke ve alayla maskeliyordu.

O anda, bu koca kantinde tek başımıza olmadığımızı hatırladım. Diğer üçlü ellerinde ne varsa bırakmış bizi büyük bir dikkatle dikizliyorlardı. Bu, kan hücrelerinin yanaklarıma hücum etmesine sebep oldu.

Soğuk havada yanıyordum resmen!

"Oo! Abi sen her yaralandığında yengenin yanına gelirsin artık." Atlas Sinan'a onu öldürecekmiş gibi baktığında Sinan buz kompresini biraz daha bastırdıyarasına. Yüzüne canının acıdığını belli eden bir ifade yerleştirdi.

"Ah, nasıl acıyor bilemezsiniz." Dalgaya vurduğu her halinden belliydi. Bir yumruktan çok daha ağır yaralarla savaştığı neredeyse kesindi benim için.

Ve tabiki diğerlerinin de.

"Tabii bizim yaralarımızı saracak bir meleğimiz yok. Biz de acı çekelim ne yapalım." Bu cümle sanırım Atlas'ın öfkesinin tuzu biberi olmuştu.

"Sinan'cığım," Atlas'ın dudaklarından dökülen kelimeler ne kadar ılımlı sözcükler olsa da, ses tonu bunun tam zıttıydı ve öfkesini aşırı şekilde belli ediyordu.

Gerçi bunun için herhangi bir çaba gösterdiği de söylenemezdi.

"Efendim kardeşim." Sinan ise ya Atlas'ın sesindeki öfkeyi hissetmemişti -ki bu imkansızdı- yada bu hallerine karşın bağışıklık kazanmıştı.

"Ağzından çıkan kelimelerin sayısı kadar buz kompresinin bir yerlerine sokulmasını ister misin?" Gözleri kısıldı ve yüzüne ürkütücü bir ifade yerleştirdi. "Şaka değil bak, söz veriyorum zevkle yaparım."

Sinan gözlerini yapay bir korkuyla büyüttü. "Tamam abi. Aman aman kalsın. Sustum ben."

Ben bile az buçuk ürpermiştim ses tonundan ne bu rahatlık ve adam?!

Ben onları kenardan şaşkınca izliyordum.

Sanırım bu her zamanki halleriydi. Garip bir dinamikleri vardı sanırım. Başka türlü açıklayacak söz bulamıyordum.

O sırada Atlas'ın elimi yüzünden çekti ve bana imalı imalı göz kırptı.

Anın şokuyla elim ayağıma dolaşmıştı adeta. Bu halim ise onun bayağı hoşuna gitmiş gibi görünüyordu. Buz gibi olmuş elimin onun alev alev yanan ellerinin etkisiyle ısınması daha çok utanmama neden neden olmuştu.

"Acıttım mı?" dedim bir anda. Bugün aklımdan geçen herşey kelimeler halinde dudaklarımdan dökülüyordu anlaşılan.

Tabii bu, onun benim aklımı okumasından daha iyiydi. Gerçi bir süredir bunu yapmıyordu da.

Düşününce daha da mantıklı geliyodu. Kesinlikle bu daha iyiydi.

Değil mi?

Atlas aldı bu sefer sözü. "Senin canımı yakma ihtimalin," Yüzüne düşünür ifadesini takındı. Çehresine gözlerimi ayırmadan bakmaya devam ettim.

"İmkansız." Gözlerini gözlerime dikmişti. "O kadar dikkatliydin ki. Hissetmedim bile. Hem, ben acıya alışkınımdır."

Günün kalanında adrenalin dolu bir olay daha yaşanmamıştı. Hatta Lara'nın çehresini görmek gibi bir kabus bile yaşamamıştım.

Bunun için ne kadar şükretsem azdı.

Bu başkasına abartılı bir fikir gibi gelebilirdi. Fakat Lara ile tam beş buçuk yıl boyunca aynı lise ve üniversitede bulunmuş bir insan olarak birkaç saat onu görmemek bile büyük bir nimetti benim için.

Hepimiz okul kapısının önündeydik. Dört motorcu mafya arkadaşım çıkışta bekliyorlardı. Hayatım gidikçe daha da garip bir yerlere evriliyordu.

Bayağı güzel göründükleri bir gerçekti.

Okuldaki diğer kızlarda benimle aynı fikirde olmalılardı ki gözleri sürekli onların üzerindeydi. Özellikle de Atlas'ın. O kadar açıkça yapıyorlardı ki bunu. İnsan birazcık utanırdı ya.

Bu sebepsiz bir şekilde canımı sıkıyordu. İçimden bir ses ona bakan tüm gözleri oymam hakkında bir fikir öne sürse de bu sesi gözardı ettim.

Onun motoruna doğru adımladım. "Atlas," Sesimdeki utanç tınısı hala yerli yerindeydi.

Bunu kızlara nisbet olsun diye yapmamıştım tek derdim bir şey sormaktı fakat onların iğrenen bakışlarını üzerime çekmem için çok bir şey yapmama da gerek yoktu.

"Söyle, orkide güzeli." Bana adımla değil de bir lakapla seslenmesi neden bu kadar hoşuma gidiyordu ki...

Hiç istifimi bozmadım ve karnımda uçuşan bir kavanoz kelebeği görmezden gelmeye çalıştım. Kızarmanın ne yeri ne de zamanıydı.

"Çantama bıraktığın telefon... Ben onu alamam. Hadi kıyafetler tamam ama bu kadar da değil." İtiraz kabul etmeyeceğim demişti ama şansımı deneyeyim demiştim yine de.

"Neden?" Göz göze gelebilme çabamız sonunda sonuç verdiğinde konuşmak biraz daha kolaylaştı.

"Kıyafetleri aldım ama bu çok fazla bu. Birinden haberim yoktu bile hem. Ayrıca... Diğerlerinin yanında, bu çok hafif kalır."

Etraftaki insanları, kalabağı hiç umursamıyordu. Yüzüme biraz daha eğildiğinde kalbim depar atmaya başladı. Yeşilleri o kadar derindi ki, gerçekten bir ormanın içindeymiş gibi hissediyordum.

"Benim için para, bu dünyadaki en önemsiz şeyler listesinde bile değil."

O huzur verici kokusu burnuma dolduğunda daha da heyecanlandım. Sabah verdiği ceket hala üzerimdeydi. Kokusu hiç peşimi bırakmıyordu. Kalbim mümkünmüş gibi daha da hızlı atmaya başladı.

"Eskisi kullanılmaz halde zaten." Sorun çıkarttığı anlar oluyordu fakat paramparça hali çözülebilecek gibi değildi demek ki.

Konuşmaya devam etti. "Başına birşey geldiğinde bana haber veremezsen," İçine derin bir nefes çekti. "Bir telefon yüzünden seni koruyamazsam deliye dönerim. Sırf bu yüzden saçının teline zarar gelirse dünyayı ateşe vermekten çekinmem."

Herşeye tamam da nasıl bu kadar yakın olmuştuk biz? Benim için ne ara bu kadar endişelenir olmuştu ki? İşaret parmağını yüzüme doğru salladı. Sesinde emir tınısı vardı.

"O yüzden o telefon sende kalacak. Anlaştık mı orkide güzeli?" Adamın her sözü içime işliyordu. Demin söylediklerinin hepsini duymuş ve zihnime kaydetmiştim.

"Tamam." dedim uslu bir kız gibi. İtiraz etmemin bir manası da yoktu gerçi. Zaten şimdiye kadar verdiği hiçbir şeyi geri almamıştı.

Yüzündeki gülüseme tatmin olduğunun emaresiydi.

Atlas motoru çalıştırdığında diğerlerinin motoru da hazır ola geçti. Saniyeler sonra hepsi hızla gözden kaybolduğunda kendimi garip bir şekilde yapayalnız hissettim.

Özellikle de hayatım boyunca yalnız olmuş biri olarak,

Ayrı bir yalnız hissettim.

Onlarla ayrıldıktan sonra eve geri dönmüştüm ve bütün yol boyunca arkamı kontrol etmek zorunda kalmıştım. Berkay ne yapacağı hiç belli olmazdı.

Başımı kaldırıp kapısı aralık olan eve baktım. Bu babamın evde olmadığının işaretiydi. Kapıyı açık bırakmış olması da ayrı bir ironiydi tabii ama buna kafa yormayı bırakalı çok olmuştu.

Yakında su ve elektriğin de kesilmesi muhtemeldi. Gerçi umrumda da değildi ya. Beyefendi kendi yaşam kalitesi için onların parasını ödüyordu yüksek ihtimalle.

Ben onun için yoktum. Öfkelendiğinde sinirini çıkartacağı basit bir kurbandan ibarettim.

Tüm yaşamını içip içip sızmaya adayan bir adam için bu bile çoktu.

Uğraştığı veya uğraştıkları hiçbir pis iş beni ilgilendirmiyordu. Şuan bunları düşünerek başımı biraz daha ağrıtamazdım.

Aralık kapıdan içeri girdim. Kapıyı kapatıp kilitledim. Gelirse de bu gece yarısı olurdu. O yüzden içim az da olsa rahatlamıştı. Kendi yedek anahtarı vardı zaten.

Kafede verilen avansla aldığım bir paket makarna elimdeydi. Karnımı doyurmak için markete girdiğimde makarna en iyi alternatif gibi görünmüştü gözüme.

Hem yapımı da çok kolaydı.

Yapmayı bildiğim şeyler bir elin parmaklarını geçmezdi ve bu da onlardan biriydi.

Anneniz öğretmeyince kendi çabalarınızla hayatta kalmak zorunda kalıyordunuz.

Makarnayı hazırladıktan sonra mutfak rafından bir tabak çıkarttım. Çatlamıştı. Ve yamulmuş bir çatal buldum kendime.

Acaba hangi kavgadan nasiplerini almışlardı?

Tabağın içine biraz makarna koydum ve doğruca odama gittim. Çantamı yatağın üzerine bıraktım ve odamın kapısını kilitledim.

Bende bir alışkanlık olmuşlardı artık. Öyle ki benim için kilitli olmayan bir odada uykuya dalmak bile zorlaşmıştı.

Babamın zulmünden, annemin sevgisizliğinden kendimi bir klik sesiyle koruyabiliyordum.

Buna ne kadar korumak denirse tabii...

Yıkılmak için an kollayan giysi dolabıma yöneltim bedenimi.

Geçmişimin kuru yaprakları yüzünden çiçek açamıyorken, diğer yapraklarımı da kahverengiye boyayan insanlarla karşı karşıyaydım.

Geçmişime her baktığımda acı dışında hiçbir şey göremiyordum. Gelecek ise gri bulutlarla dolu bir boşluktan farksızdı. Bu boşluk belirsizliklerle doluydu ve bu belirsizlik beni korkutuyordu. Sıkıntıyla iç çektim.

Dolaptan koyu yeşil bir tişört ve beyaz bir tayt çıkarttım. Kıyafetlerimi hızlıca değiştirdim. Kirlileri bir kenara bıraktıktan sonra kendimi yatağa attım.

Yorganın altına sığındım ve gözlerimi kapattım. Günün yorgunluğunu üzerimden nasıl atacağım hakkında bir fikrim yoktu.

Bulanık ve düşüncelerle dolu zihnim de buna hiç yardımcı olmuyordu.

Belki, uyursam geçerdi.

Gelecek kaygısı, bugün yaşananlar ve sorular yine beynime dolduğunda uyku fikrinden tamamen sıyrılmak zorunda kaldım. O sırada çantamdan ardı ardına bildirim sesleri yükseldi.

Ani ses korkmama neden olmuştu.

Bu onun bana verdiği telefondan başkası olamazdı. Atlas'a daha ne kadar borçlanabilirdim bilmiyordum. Bir de içlerine iki adet can borcu eklenmişken.

Telefonu çantamdan çıkarttım. Ekrandaki bldirimlerden birine tıkladım.

Bu telefona bir şifre bulmam gerekiyordu.

Bunu da not et.

Uygulama açıldığında bildirim ikonunda dört tane takip isteği belirdi.

@atlas_demirer, seni takip etmek istiyor,
-onayla-

@gokalp_serdar, seni takip etmek istiyor.
-onayla-

@biradet_kaan, seni takip etmek istiyor.
-onayla-

@sinan.aktuğğ, seni takip etmek istiyor.
-onayla-

Şaşırmış mıydık peki?

Hayır.

Hesabımı nereden bulduğu hakkında düşünme gafletine bile düşmedim. Adamın eli kolu heryere uzanıyordu zaten.

O anda aklıma başka bir merak kırıntısı düştü. Hesabına baksam ne olurdu ki?

Hem belki birkaç fotoğrafı da vardır.

Yaşanan olaylardan sonra iyice tuhaflaşmaya başlamıştım. Bunun da farkındaydım ayrıca. Fakat bu hesabına bakmama engel değildi.

Profiline girdim fakat...

Boştu.

Yüzünün belli olmadığı bir profil fotoğrafı dışında hiçbir şey yoktu. Herhagi bir gönderi paylaşmamıştı. İşin en garip yanı ise hiç gönderi olmamasına rağmen çok yüksek olan takipçi sayısıydı.

Burada 5M'lik bir hesaptan bahsediyorduk.

Takip ettiği ise sadece iki kişi vardı. Biri bendim. Diğeri ise @fidan_demirerr diye bir hesaptı. Atlas'ın bir akrabası falandı sanırım.

Ben onun profilini incelerken hissetmiş gibi telefonun ekranına bir bildirim düştü.

@atlas_demirer, size bir mesaj göndermek istiyor.
-Kabul et-

Acaba beni dinliyor falan olabilir miydi?

Akıl okuduğu kesindi işte. Artık bundan emin olmuştum. İsteği kabul etmek için ekrana basacaktım fakat aklıma gelen şey durmama sebep oldu.

Kafeye bugün gidememiştim. Patronunuz ne kadar iyi biri olsa da kimse daha yeni işe aldığı elemanın hemen bir gün sonraki boşluğunu affetmezdi. Bunun için bir açıklama yapmam gerekiyordu.

O gece kafeden ayrılmadan önce Selim'den numarasını bir kağıda yazmasını rica etmiştim. Lazım olursa diye.

Şuan ise bunu yaptığıma ne kadar şükretsem azdı.

Çantamdan minik kağıdı bulup çıkarttım. Kaydetmem birkaç saniyemi almıştı. Hiç vakit kaybetmeden yeşil butona bastım. İkinci çalışında açıldı.

+Ahu?

Gülümsedim.

-Benim olduğumu nereden bildin?

+Sadece bir tahmindi.

Telefon başında sanki görecekmiş gibi göz devirmeden alamadım kendimi. Birkaç saniye sessizlik oldu.

+Tamam tamam. Beni çok kişi aramaz da. Sana da geçen gün numaramı verince... Tahmin etmiş bulundum işte.

Ağzımdan minik bir kıkırtı kaçtı. Ben konuşmayınca o da başka bir konuya girdi.

+Ee nasılsın? Garson hanım bugün yoksunuz, gözlerim sizi aradı vallahi. Bugün çok yoğunluk vardı. Yorgunluktan ölmek üzereyim.

-Gerçekten çok özür dilerim Selim. Aslında gelecektim fakat herşey o kadar üst üste geldi ki.

Birkaç kez hafifçe öksürdüm. Hastalık hala bedenimi tam anlamıyla terk etmemişti. Çabuk hasta olur fakat o kadar da hızlı atlatırdı bedenim.

+Hasta mısın sen? O yüzden gelmedin değil mi?

-Evet.

Hayır, aslında bu toprağı eşelesen altından daha neler çıkar...

+Hımm, geçmiş olsun.

-Teşekkür ederim.

+Sen iş konusunu düşünme, dinlenmene bak. Daha tam anlamıyla tanışmamış olabilirsiniz fakat patronum çok sıcak kanlı biridir. Ben onunla konuşurum. Belki birkaç gün izin bile verebilir.

-Sıcak kanlı mı? Bundan emin misin?

+Herkese öyle olduğu söylenemez tabii. Ama bizim aramız çok iyidir. Söylerim ben, yüksek ihtimal de ikna ederim merak etme.

-Bunu benim için yapar mısın cidden?

Hayatıma şu iki günde o kadar çok iyi insan girmişti ki... Sanırım o gece orada olduğuma ve yaşadıklarıma şükretmem gerekiyordu.

+Kesinlikle. Hem ben de yeni bir dost edindim fena mı?

-Gerçekten çok teşekkür ederim Selim. Bu iyiliğini unutmayacağım.

Sesim o kadar içli çıkmıştı ki. İlk defa gerçek arkadaşlarım oluyordu. İhanet de etmezlerdi bence.

+Lafı mı olur? Rica ederim.

Sonrası ise her zamanki gibi klasik telefon kapatma şekliydi. En azından kafamın içindeki yapılacaklar listesinden birini silebilirdim.

Telefon elimde ekranı açık bir şekilde bekliyordu fakat o kadar yorgundum ki ekrana bakacak halim kalmamıştı.

Hem bedenen hem de ruhen çok bitkindim. Berbat haldeydim. Kara bir bulutun gölgelendirdiği bedenim ışığı göremiyordu.

Fakat fark ettiğim asıl tuhaf şey, hayatıma bir anda gelip farkında bile olmadan ışık yayan yeni bedenlerdi. Hayatıma sızan ışıklarından hiçbirinin haberi yoktu oysaki...

Yazarın anlatımıyla:

Üstüne toprak atılmış, geçmişte kalmış bir konuyu tekrar kurcalayacaksan, üzerine bulaşacak çamurları da göze almak zorundasın.

Herşeyi yoluna koyabilek için, bazen içinde olduğun treni rayından çıkartman gerektiği gibi.

O kilolarca ağırlıktaki rayları sökeceksin ki yalanlar yok olsun.

Korunan gerekenin önünde dağ gibi duracaksın ki onun kılına zarar gelmesin.

Silahı tutarken elin titremeyecek ki ölmesi gerekenler daha fazla insanları israf edemesin.

Biraz daha fazla gaza yüklendi Atlas. Sevmezdi yavaş hareket etmeyi. Onun için hız, kaybetme ihtimalini azaltan şeylerden biriydi.

Normalde motor ile gelmişti şehir dışındaki depoya kadar. Fakat şimdi koyu gri bir BMW ile ev ve işi arasındaki yolları arşınlıyordu.

Yüzünde her zaman takındığı ve uzun süredir benimsediği o duygusuz, sakin maskesi takılıydı. Fakat bu sefer zihni eskisinden daha da fazla bulanıktı.

Direksiyonu sertçe kavradığı ellerinden birini çekti ve yan koltuktaki telefonu eline aldı. Birkaç seri parmak hareketinden sonra dörtlü konuşmayı başlattı ve minik kulaklığını kulağına yerleştirdi.

İkinci çalışından sonra herkes yanıtlamıştı çağrısını. Teker teker aramaktansa böyle çok daha hızlı bitiyordu işleri.

Kaan: Alo abi, birşey mi oldu?

Sinan: Biraderim?

A: Serdar, sen de orada mısın abi?

Serdar: Evet evet.

A: Sinan şu telefon işini hallettin, beni ayrı bir dertten kurtardın. Sağol kardeşim.

Özel olarak aramak ona sadece vakit kaybettirirdi.

Sinan: Lafı mı olur abi? Sen iste, ben devlet sistemine bile sızarım.

Bu sözlerin ardından Kaan ufak bir kahkaha atmıştı.

Sinan'ın yeteneği su götürmez bir gerçekti. Sınırlı dostlarından biri olmasına karşın Atlas'ın yanında olmasının bir sebebi de buydu.

Serdar ve Kaan'ı çocukluğundan beri tanıyordu fakat Sinan ile birkaç yıl sonra tanışmışlardı. Sonra da ayrılmaz bir bütün olmuşlardı.

A: Şuanlık bu kadarı yeter. Kaan siz şu diğer bölge liderini ne yaptınız? Kudurmuyordur umarım.

Kaan: Abi, Serdar abinin yumruklarını az biraz yorduk fakat serveti ile tehtit edildiği anda döküldü adam. Sungurlar'da bizim tarafımızda artık.

Kaan: Alaz beni de bayağı bir şaşırttı doğrusu. Ailesi üstüne kumar oynamaya bile niyetli şerefsiz. Servetine bu kadar takıntılı olduğunu düşünmezdim.

Şuan telefondakiler ve kendisi ailelerinin ilerideki varisleriydi. Aktuğ'lar, Hangir'ler ve Demirer'ler. Gökalp'ler ile birlikte en büyük dört bölge liderlerinin isimleri bir araya gelmiş oluyordu.

Bu dört üye küçüklüklerinde olduğu gibi gençliklerinde de birbirlerinin arkalarını kolluyordu.

Atlas, Sinan ve Kaan çocukluktan beri bunu bilerek büyümüşlerdi fakat ne kadar istemeseler de hayat en çok Serdar için zordu. Buraya kadar kendi tırnaklarıyla kazıyarak gelmişti. Atlas'ın babası ona ne kadar destek teklif etse de asla kabul etmemişti.

Kendi çabalarıyla çok iyi bir avukat olmuş ve masaya dahil olmuştu.

Onun da bu oluşuma girmesinin bir nedeni vardı.

Seçme şansları olsaydı asla böyle bir hayatı seçmezlerdi.

Fakat bu lanetten kurtulmanın da bir yolu yoktu.

Tek çare bataklığı kurutmaktı.

A: Ayağını denk alsın, yoksa topuğuna sıkacağım onun. Sabrımı sınıyor.

Sertçe nefeslendi ve arabanın camlarını sonuna kadar açtı. Sıcağı sevmezdi. Hava azıcık ısınsa bile daraldığını hissederdi.

A: Başka bir şey yoksa kapatın telefonu.

Sinan: İstenmediğimiz yerde durmayız... Görüşürüz abilerim benim...

Bu çocuk gırgır yapmaya ne de meraklıydı. Bu sulu hallerini grubun en küçüğü olmasına bağlıyordu Atlas.

Kaan: Abi sen de yani.

Grupta iki tane deli seçilecek olsa bunlar Kaan ve Sinan olurdu. İkisi de birbirlerine uyuyorlardı.

A: Kapatın lan, araba sürüyorum şurada.

Serdar çoktan aramadan çıkmış olmalıydı. Konuşmayı çok sevmediği gibi teknolojiden de pak haz etmezdi.

Daha fazla dinlemeden aramayı sonlandırdı fakat içinde bir şeylerin rahatlaması gerekirken hiçbir fark olmamıştı. Bu diğer konu da sürekli aklını kurcalıyordu.

Başka bir arama başlattı bu sefer. Selim ile uzun zamandır konuşmuyordu. Gerçi o da onu bayağıdır aramıyordu ya.

Kendini herşeyden uzaklaştırıp kafede çalışmaya başlayalı yıllar olmuştu. Araması üçüncü çalışında açıldı.

S: Alo?

Geçmiş onu da yıkıp geçirmiş, hayatını alt üst etmişti. Uzun süre boyunca aldığı terapi biraz olsun iyi gelmiş olsa da bazı yaralar kapanmıyordu işte. Sesinde bile bir mesafe, bir kırgınlık yatıyordu.

O zaten duygularını hep içinde yaşardı.

A: Nasılsın abi?

Sesine mümkün olduğunca sakin ve kibar bir ton eklemeye çalıştı. Küçüklüğünden beri ona hep saygı duymuştu.

S: İyiyim Koray. Usülen bende nasılsın diye soracağım ama tabiki kötü olsan da bana söylemeyeceksin.

Araftaydı. Bu da iyiyim demek için yeterli bir sebepti. Ayrıca biliyordu; iyiyim kelimesi de bir yalandan ibaretti. Her zaman böyleydi ve böyle kalacaktı.

A: Koray değil, Atlas. Koray on dört yıl önce öldü biliyorsun.

Normalde olsa ona bu isimle seslenenleri darağacında sallandırırdı fakat karşısındaki ailesinden biriydi.

S: Tamam tamam. Sen neden aramıştın?

Derin bir nefes aldı Atlas. Bunu söylemek ve söylememek arasında kalmıştı. Fakat bunu en çok bilmesi gereken kişi Selim'di. Ondan saklayamazdı.

A: Abi, bunu söylemek benim için çok zor. Ama senden saklayamazdım.

S: Uzatma da söyle lan. İşim var benim. Duyan da seni tanımasa g*t korkusu der.

İlk defa korkmak istedi Atlas o an. Bu iş b*k yoluna doğru son sürat gidiyordu fakat onda korkunun gramı yoktu maalesef.

Umursamadı söylediklerini; konuşmaya devam etti.

A: İlk başta sadece bir şüpheden ibaretti. Geçmişi tekrar kanatmak istemezdim fakat bilmek zorundasın.

Ona ikinci ismi ile seslenerek onun geçmişini de kanatmıştı Selim. Fakat şuan ikisi de bunun hesabını yapacak konumda değildi.

Atlas o kızı düşününce yeterince kanıyordu zaten.

A: Hiçbir şey kesin değil. Ama sanırım, ben Çağla'mızı bulmuş olabilirim.

Nasılsınız?
Bölüm nasıldı?
En sevdiğiniz sahne?
~Yorum + Oy~ lütfen
Hoşça kalın. Kitap okuyun;) 🦋