21. bölüm · Yürek Tarlası "KIRIK BEYAZ"
21. Bölüm "Kayıp"
21. Bölüm
"Kayıp"
"Aşkın matematiği farklıdır
Lavinia, ikiden bir çıkınca sıfır kalır."
-Özdemir Asaf-
♡
İki hafta sonra:
"Kapının açık olduğu bir odada uzun süre kalamıyorum." dedim en büyük sorunum buymuş gibi. Ellerimi üzerinde oturduğum yatağın kenarlarına yasladım. "Her an, her saniye... O çıkıp gelecekmiş gibi geliyor."
Ben komadayken Atlas'ın benim için hazırladığı odadaydık. İlk geldiğimde büyülenmiş gibi bir etki yaratmıştı üzerinde fakat yorgunluğumdan fazla dikkat edememiştim. Şimdi ise bedenim halsizlik belirtilerini yeni yeni üzerinden atıyordu.
"O, kim peki?" diye sordu karşımdaki bej rengi ofis sandalyesini ters çevirip oturmuş olan Neva. Saçları her zaman olduğu gibi sıkıca at kuyruğu yapılmıştı. Ama üzerinde ilk gördüğüm güne nazaran daha rahat kıyafetler vardı. "Ya da, kimler?" dedi sorgulayarak.
Sıkıntıyla nefesimi verdim. "Annem," Ellerimi kucağıma koyup parmaklarımın etlerini yolmaya başladım. "Diğerini... Telaffuz etmek bile berbat hissettiriyor." Başımı öne eğdim.
Neva, korkularımızla yaşamayı öğrenmek için önce onları bizim içimize kimin işlediğini bulmamız gerektiğini önermişti.
İlk önce üzerine gitmeyi denemiştim. Bu kendi başıma aldığım bir karardı. İlk başta oldukça mantıklı gelmişti oysa. Kapıyı hafif açık bırakıp salonda kitap okumaya başlamıştım. Tüm dikkatimi kitaba odaklamıştım.
Sonu şiddetli bir krizle son bulmuştu.
Komadan sonra herşey daha da kötüye gitmişti.
"Babadan-" demesiyle tüm bedenim titredi ve sonra direkt gerildi. Eş zamanlı olarak başımı hızla kaldırdım ve yüzüne baktım titreyen bakışlarımla.
Baban veya annen şeklinde değil, baba veya anne olarak bahsediyorduk. Çünkü herkesin baba ve annesi vardı. Bu daha iyi hissettiriyordu. Sahiplik eki yoktu.
Bahsetmeye çalışıyorduk tabii. Bu tamamen ayrı bir konuydu.
"Peki," Başını yavaşça aşağı yukarı salladı Neva. Ela gözlerini gözlerime dikti yeniden. "Bu konuyu kapatalım." Onlardan bahsetmeye çalıştıkça kendime zarar veriyordum. Bundan önce de o iki insan hakkında konuşmaya çalışmıştık, fakat bu kadar bile ilerleyememiştik.
Tırnaklarımla kollarımı çizdiğimi daha yeni fark ediyordum. Usulca ellerimi çektim ve bu seferde tırnaklarımla oynamaya başladım.
"Eğer sorun olmayacaksa şunu sormak istiyorum;" dedi Neva. Konuyu değiştirmesi veli nimet gibi hissettirmişti. Bir kere daha bunlardan kaçmam dışında, herşey yolunda sayılırdı. "Sedef... Sedef'i düşünüyor musun hiç?"
"Evet." Tırnak etlerimi yolmayı bıraktım ve başımı kahve yatak başlığına yaslayıp gözlerimi yumdum. "Ona kızmak istiyorum, ama aynı zamanda da onu anlıyorum." Bir çok konuda olduğu gibi burada da düşüncelerim karma karışıktı.
Neva'nın yüzü her zamanki gibi yine ifadesizdi. Bunu nasıl başarıyordu? "Neden kızıyorsun?" dedi dingin fakat ciddi bir sesle.
"Beni bu dünyada yalnız bıraktığı için." dedim, sesim beklediğimden bile yorgun çıkmıştı. Bu konuşmalar enerjimi tüketiyordu. Gerçi pek bir enerjim, hevesim de kalmamıştı ki.
İyileşmek ne de zordu...
İyileşmek bile bizi tüketecekse, biz nasıl yaşayacaktık?
"Ahu, yalnız değilsin." dedi Neva. Doğru yere parmak basmıştı. Gözlerine az da olsa şefkat yerleşmişti. Bunu bilerek yaptığını biliyordum. Çünkü bu konuyu açtığı ilk zaman odadan koşarak kaçmıştım. "20 yıl boyunca çok yalnız hissetmiş, herşeyle tek başına savaşmış olabilirsin. Ama artık yalnız değilsin."
"Bilmiyorum. Şuan hayatımdaki herkes bir gün beni terk edecek gibi hissediyorum." dedim hislerimi itiraf edercesine.
"Nasıl gideceklerini düşünüyorsun?" Sesinde sorgu vardı.
"Düşman olabilirler, Sedef gibi... Kendi canlarına kıyabilirler." Gözümden bir yaş aktı. Yaşımı hızla sildim. Başımı tekrar kaldırdım. Yatak başlığına yeniden yaslandım. Bu ihtimal çok korkunçtu.
Daha da korkunç olanı ise Sedef'i o halde gördüğüm andaki hisleri bir kez daha yaşayabileceğimdi.
"Herkes sevdiklerini kaybetmekten korkar." Eline masanın üzerindeki kalemi aldı ve iki parmağının arasında çevirmeye başladı. "Ama sen sürekli bu konuda diken üstündesin."
Söyledikleri şeylerin doğruluğu kalbime ufak bir sızı girmesine sebep oldu. "Onları kaybetmemek için elinden geleni yapıyorsun. Özellikle Sedef'in kaybından sonra. İnsanların hayatından çıkmasından değil, onların bıraktığı boşlukları dolduramamaktan korkuyorsun."
Oturduğu sandalyeden kalktı ve yatağa, yanıma oturdu. Ellerimi kendi ellerinin arasına aldı ve ona bakmamı sağladı. Ela gözleri insanın içini okuyordu sanki. Ama garip bir huzur da veriyordu.
"Ahu," dedi samimiyetle. "Sen, Sedef'in intiharından kendini suçluyorsun. Ona kızıyorsun çünkü; tek arkadaşın, sırdaşındı. Seni terk ettiğini düşündün. Anlıyorsun çünkü; sen de bir dönem buna kalkışmıştın."
Evet, bunu da ona anlatmıştım.
Bunu anlatmak diğer şeyleri konuşmaktan çok daha kolaydı.
Yeniden konuştu. Sesi tekdüze çıkıyordu. "Bazı insanları geçmişte bırakmak zordur. Onların gidişinden kendimizi suçlayabiliriz. Onlardan bağımızı kopartamayız."
Derin bir nefes aldı. "Ama bazı insanlar bize sadece anı bırakmak için girer hayatımıza." Gülümsedi. "Onu artık geride bırakmalısın. Unut demiyorum, kimse unutamaz çünkü. Fakat onu sadece güzel anılarıyla hatırlamayı dene. Kendin için yap bunu."
Dolu gözlerimle başımı salladım. Ellerimi kucağıma geri bıraktı ve yataktan kalkıp ayaklandı. "Bugün çok daha iyiydin. Büyük bir ilerleme kaydettik." Artık bir psikolog modunda değil, bir abla modundaydı. "Daha fazla yormayalım seni. Dinlen biraz, bunu hak ettin." dedi ve tebessüm ederek odadan çıktı.
Ve tabii ki kapıyı kapattı.
Neva'nın tebessümü biraz kırıktı. Ama nedenini bilmiyordum. Altını düşmemek için soramamıştım.
Ne kadar süre kapalı kapıyı izlediğimi bilmiyordum. Bedenim hafifçe titrediğinde kendime geldim. Odanın bir köşesi full olarak camdan oluşuyordu. Ayağa kalktım ve pencerenin kenarına geldim.
Tülü aralayıp bahçeye hızlıca göz gezdirdiğimde diğerlerinin arabalara binip evden uzaklaştığını, Atlas'ın ise Ömer ve Fırat ile konuştuğunu görmüştüm. Atlas onlara muhtemelen işleri ile ilgili şeyler anlatıyordu ve ikisinin de surat ifadesi ona oldukça sadık olduklarını belli ediyordu.
Ben onları izlemeye devam ederken Atlas sanki hissetmiş gibi başını kaldırdı ve benim odamın olduğu tarafa çevirdi orman yeşili harelerini.
Gözlerimiz uzaktan da olsa kesiştiğinde omuzlarının gevşediği ilişki gözüme. Yüzüme rahatlamış bir ifade ile baktı. Gülümsedim.
Onun da yüzünde hafif bir tebessüm oluşurken Ömerlerin yanından ayrıldı ve diğerlerinin yanına gitmek üzere arabasına bindi. Araba gözden kaybolana kadar camın önünden çekilmedim.
Tam odaya geri dönecektim ki Ömer'in kendi yerine geçtiğini, Fırat'ın yüzünde ise demin Atlas'la konuşurkenki ifadesinin tam zıttı bir ifade ile arabanın boş bıraktığı yere baktığını gördüm.
Sanki ondan tiksinirmiş gibi bakıyordu.
Camın önüne tülü çekip az önce Neva'nın oturduğu sandalyeye oturdum. Odamdaki çalışma masasının önüne geçtim. Telefonun masanın ucunda duruyordu.
Saat akşamüstüne yaklaştığı için gökyüzü kırmızımsı bir renk almaya başlamıştı.
Elime masanın üzerindeki kalemi aldım ve defterimin kapağını açıp içtindeki cizimleri teker teker kontrol etmeye başladım. Bir çoğu sadece taslak halindeydi. Her gün bir iki tanesini temize çıkartmaya çalışıyordum.
Üniversite seçimi yaparken tasarım bana en uygun kısım olarak gözükmüştü. Ve bu seçimimden dolau hiçbir zaman pişman olmamıştım.
Belki de hayatımda aldığım sınırlı doğru kararlardan bir tanesiydi.
On iki yaşımdan beri sürekli yeni şeyler tasarlar, bir yerlere karalardım. Bazıları kaybolmuş, bazıları ise babam tarafından yakılmıştı. Şu an önümdeki defterdeki çizimlerim bazıları yıllanmış, bazıları ise taptazeydi.
Bu defterin benim için yeri çok ayrıydı. Atlas her zaman yaptığı gibi bunu bile düşünmüş, sayfalara hapsolan kırık çocukluğumu bana geri getirmişti.
Defterin ilk başındaki resimlerden bir tanesine dalıp gitti gözlerim. Bu taslağı yapmak için, her çizgisini düzgün yapabilmek için adeta kendimi yırtmıştım. Beğenmediğim yerlerini silip bir kez daha çiziyordum, ki bunu o kadar çok yapmıştım ki ben bile hatırlamıyordum.
Düşününce bile aklıma geliyordu o günün yorgunluğu.
Elimi resme doğru götürdüm ve çok hafif yanmış olan sol köşesine baş parmağımı sürttüm.
Ben bu resmi yaparken ne kadar yorulmuş olsam da, çok eğlenmiştim. Yüzümde nasıl bir gülümseme olduğunu bilmiyordum fakat bu babama öylesine batmış olmalıydı ki, onu da yakmaya çalışmıştı.
O küçücük yaşımla babama karşı gelmiştim...
Sonunda üç posta dayak yemiş olsam da bu resim için değerdi.
Babam, Kendi öz babam... benim gözlerimin parlamasından bile rahatsız olmuştu.
Cehennemin zebanisiyle yakın akrabalığım vardı resmen.
Düşünürken yüzümde oluşan gülümsemeyi şimdi fark ediyordum. Neva ile bu konu üzerinde de konuşmuştuk. O bana geçmişte olan olayları unutmamızın imkanı olmadığını, fakat onları güzel bir şekilde hatırlayabileceğimizi anlatmıştı.
Hatta öğretmişti.
Onun için üzgün anaları gülümseyerek hatırlayabilmek bir iyileşme belirtisiydi.
Ve belki de ben gerçekten iyileşmeye başlamıştım.
"Siyah dallardan da çiçek açabilirdi,
Kuru toprağın çatlaklarının arasında da çimenler büyüyebilirdi.
Ve belki de bir taşın üzerinde bile bir gül bitebilirdi;
O zaman neden solmuş, yanmış bir orkide tekrardan iyileşmesindi ki..."
Telefonumun titremesi ile defterimin kapağını kapattım ve usulca telefonumu elime aldım. Mesaj sesi bile kalbimin kıpır kıpır olmasına yetmişti. Belki de o yazmıştır diye düşündüm bir an.
"Sâye" kişisinden bir yeni mesaj:
Hislerim beni yanıltmamıştı. Yüzümdeki gülümsemem genişlerken hızlıca telefonumun şifresini açtım ve gelen mesaja baktım.
A: En geç üç saat sonra oradayım, orkide güzeli. Hem belki şu bahsettiğin eskiz defterini de gösterirsin.
Mesajı okuduğum gibi içimde bir heyecan tufanı oldu. Yerimde tavşan gibi zıplayasım vardı şuan fakat derin yaralarım için bu pek de iyi olmazdı sanırım. Acaba beğenecek miydi taslaklarımı?
Defterimi masanın çekmecesine koydum ve sandalyeden yavaşça kalktım. Ayağımdaki sargı çıkartılmış ve sırtımdaki dikişler alınmıştı. Bedenimdeki yaraların neredeyse hepsi belki de iz bırakacaktı, bazıları hala hızlı hareket ettiğimde sızlıyordu fakat onlara da bir çözüm bulunurdu.
Ben bir savaştan sağlam çıkmıştım.
Asıl düşünmem gereken bu kısımdı.
Telefonu pantolonumun cebine sıkıştırıp kapıyı açtım ve aşağı kata inmeye başladım. Üzerimde koyu sarı, yatay, ince beyaz çizgiler bulunan bir tişört, siyah kargo pantolon ve üzerinde krem ve kırmızı desenler olan beyaz spor ayakkabılar vardı. Boynuma ise beyaz bir fular bağlamıştım.
Giyinme şeklim gittikçe Fidan'ın tarzına doğru evriliyordu.
Gerçi o herşeyiyle mükemmel olduğundan bu pek de şikayetçi olduğum bir şey değildi.
Merdivenlerin sonuna geldiğimde kulağıma Kaan'ın sesi dolmaya başlamıştı. Demek ki bugün de Atlaslarla birlikte gitmemişti.
Hiçbir zaman hepsi aynı anda evden ayrılmıyordu. İlla birisi bizim yanımızda kalıyordu.
Merdivenler bitip salona girdiğimde salonda sadece Kaan'ın olduğunu gördüm. Üçlü koltuğun ortasına oturmuş, önüne bir masa koymuş ve üzerine bir sürü metal şey dizmişti.
Hepsi ile bir şeyleri kurcalarken aynı zamanda da söyleniyordu.
Sessizce yanına yaklaştım ve masanın kenarına diz çöküp meraklı gözlerle onu izlemeye başladım. Kaşları çatık bir şekilde elindeki metal parçayla kapalı bir kilitle oynuyordu. Olmayınca değiştiriyor, başka bir parça ile tekrardan deniyordu.
Gözlerimden pırıltılar çıktığına emindim çünkü ben özümde çok meraklı bir insandım.
Daha fazla dayanamadım. "Kaan, ne ile uğraşıyorsun böyle hararetli hararetli?" diye sordum sesimdeki merak tınısına da engel olamadan.
Kaan başını bana çevirmeden konuştu. "Bu evde her türlü kilidi açabilen, üst düzey bir varlık yaşıyor yenge hanım." Eline başka bir metali alırken yeniden konuştu. "Şuan onunla konuşuyorsun."
"Nasıl yani? Tüm kilitleri mi?" diye sordum merakım gittikçe artarken.
Hepsinin elinden her iş geliyordu maşallah.
"Hımhım." Elindeki şeyi başka bir metal parçasıyla da kurcaladığında ince bir metal sesi duyuldu. "Bak, açıldı." dedi elindeki anahtar sokma yerini bile göremediğim şeyi bana gösterirken.
Masanın üzerindeki ince, boyu bir parmağımı bile geçmeyen, eğri büğrü metal parçasını elime aldım.
"Bununla mı?" diye sordum ilgiyle. Garipti. Bunun onu tatmin etmesi de ilginçti fakat zevkler ve renkler tartışılmazdı sonuçta.
Kaan başını çevirip elimdeki parçaya baktı. "Evet yenge." dedi yüzünde küçük bir tebessüm oluşurken. "Bununla basit kapı kilitlerini açabilirsin. Ama bilmeyen için biraz uğraştırır."
Gözlerimi metalden ayırıp ona çevirdim. "Bana da öğretir misin?" diye sordum kabul etmesini umarak.
Öğrenme yanım hep aç büyümüştüm ben. Bu yüzden kendimi geliştirmek için farklı illere de girmiş, hepsini elimden geldiğince kavramaya çalışmıştım. On sekizime girdiğim gibi birkaç tasarımımı satıp uygun bir sürücü kursuna girmiş ve kısa sürede ehliyetimi almıştım.
Arabam olmadığı için hiç kullanamamıştım fakat olsundu. Sıkıntı yoktu. Önemli olan bilmekti.
Asıl alanım tasarımdı zaten.
Tamam anlamında başını sallayıp koltuğun üzerine koyduğu çantadan kilit mekanizmasına benzer bir şey çıkardı ve bana bu küçük metalle nasıl açıldığını üstünkörü anlatmaya başladı. Tüm dikkatim onun anlattıkları üzerindeydi.
On dakikaya tekabül eden onu meşgul etme ve işinden ayırma sürem boyunca nasıl yapıldığını bana kabataslak anlatmıştı.
Hala elimde olan metal parçasını göstererek konuştu. "Senin olsun." dedi olumlu bir duygu gördüğüm mavi gözleriyle. Kaan'a kanım çok çabuk ısınmıştı.
Gözlerim şaşkınlıkla büyürken konuştum. "E, sana lazımdır şimdi bu." dedim ne kadar istesem de. Hem meşgul etmiş hemde eşyasına çöreklenmiş oluyordum böyle.
"Yengeciğim sana herşey feda olsun." dedi koltukta geriye yaslanıp başını arkaya atarken. "Ne var sanki, küçücük bir metal parçası. Ben adamlardan birine söylerim alıp gelirler yeni bir tane daha."
Yüzümdeki gülümsemeyle elimdeki metal parçasını pantolonumun ceplerinden birine attım ve ayaklandım. "Teşekkür ederim, Kaan. İyi ki varsınız hepiniz."
Kaan oturduğu yerden yeniden kalktı ve kollarını bana doğru açtı. Evet, temas beni biraz geriyordu fakat onlar bana hep ailem gibi hissettirmişti. Onlara sarılırken kasılmıyordu artık bedenim.
Gerçek ailem gibi.
Yanına gidip kollarının arasına girerken gülerek konuştu. "Umarım bu samimiyet, o minik metal parçası için değildir." Yapay bir tedirginlik tınısı olan sesine güldüm ve kollarından yavaşça ayrıldım.
"Yok canım, ne alakası var!" dedim hemen savunmaya geçerek. Benim de az buçuk dikenlerim çıkıyordu bazen. Hemen savunmaya geçen bir tarafım oluşmuştu son zamanlarda.
Kaan sol eliyle açık olan saçlarımı hafifçe karıştırdı. "Gizlice kapı falan açma bak yenge. Abim bana öğrettim diye kızar sonra." dedi çocuk tembihler gibi.
Komikti.
Hevesle başımı salladım. Fakat dediklerinin altında kalmak gibi bir isteğim yoktu. "E, ama sen de nitelikli hırsız konumundasın. Bir de bana diyorsun."
Bu sefer gözlerini büyüten oydu. "İnanamıyorum sana yenge! Nankörlüğün de bu kadarı!" Elini alnına koyup bayılma taklidi yaptı. "Şaka gibi! Ah benim verdiğim emeklerim!"
Bu hareketi ile ağzımdan minik bir kıkırtı kaçtı. "Atlas üç saate döneceklerini söyledi. Ben de onlar gelene kadar biraz gölün orada yürüyüş yapmak istiyorum." dedim asıl isteğimi dile getirerek.
Yakınlarda bir göl vardı. Odamın camımdan, ağaçlardan biraz ötede gözüküyordu. Çok güzeldi. Yakından da görmek istemiştim.
Söylediklerimle Kaan'ın gözlerinde yeni bir parıltı oluştu sanki. Günlerdir evden dışarı adım atmıyordum. Bunun için beni defalarca ikna etmeye çalışmışlardı.
"Ablam iyi geliyor sana. Dışarı çıkmaya ikna ettiğine göre." Malzemelerin üzerine eğildi ve hepsini tek tek çantanın içine atmaya başladı. "Ben de geleyim seninle." dedi toplamaya devam ederken.
"Yok, sana engel olmak istemiyorum." Elimi eşyaları toplayan elinin üzerine koydum. Bir an itiraz edecek gibi oldu. "Hem Atlas tek başıma çıkmamın tehlikeli olacağını söylemişti. Korumalarla gideceğim el mecbur zaten."
Zorlukla kabullendi. "Tamam, ama dikkat et olur mu?" diye sordu. Gözleri arafta kalmış gibi bakıyordu. Hem beni tek göndermek konusunda tedirgindi, hemde yalnız kalmam bana da iyi gelecekti. Bunu biliyordu.
Karar değiştirme ihtimalini göze alarak doğruldum, hızla el salladım ve koşarak bahçeye çıktım. Gözlerim etrafı taradığında ise Ömer'i göremedim. Fakat kapının kenarında Fırat duruyordu.
Hayal kırıklığıyla omuzlarım düştü.
Açıkçası Ömer'e daha çok güveniyordum.
Tedirgin bir şekilde Fırat'ın yanına yürüdüm. Onda gördüğüm garip haller beni rahatsız ediyordu. Fakat eğer kötü biri olsaydı Atlas bunu anlardı, emindim.
Fırat'ın önünde durdum. "Ben dışarı çıkmak istiyorum da." dedim. Ondan sebepsiz bir şekilde kötü enerji alıyordum.
Ömer neredeydi ki sanki...
Ömer Fırat'ın abisiydi ve abi kardeş burada çalışıyorlardı. Ömer ve Atlas arasında güçlü bir bağ vardı fakat o bağa hiçbir zaman Fırat ve Atlas arasında oluşmamış gibiydi.
"Ben bir abime haber vereyim yenge." dedi Fırat ve cebinden telefonunu çıkardı. "Nereye gitmek istersiniz?" diye sordu sonradan.
"Göle, biraz hava almak istiyorum." Onun yüzüne baksam da parmaklarımla oynamaktan kendimi alamıyordum.
"Tamam." dedikten sonra benden biraz uzaklaştı ve telefonu kulağına götürüp konuşmaya başladı. Buradan duyulmuyordu. Muhtemelen Atlas'la konuşuyordu.
Birkaç dakika sonra yeniden yanıma döndü ve kapının önünde duran arabalardan birini işaret etti. Modelini bilmediğim gri arabaya doğru yürüdüm usulca. Sürücü koltuğunun yanındaki kapıyı açtım ve ön taraftaki yolcu koltuğuna bindim.
Fırat sürücü koltuğuna arabayı sürmek için bindiğinde aynı anda arkaya tanımadığım iki koruma binmişti. Birkaç dakika sonra arkamızdaki iki araba ile birlikte yola çıktık.
Ormanın içinde arabalar için bir yol olmadığından ağaçların etrafından dolaşmaları gerekiyordu. Orman çok büyüktü. Camdan yakın görünse de bayağı uzakta kalıyordu.
Malikaneden uzaklaşırken sessizlik canımı sıkmaya başlamıştı. Yanımdaki adamlardan biriyle bir sohbet açmak da istemiyordum çünkü hiçbirini tam anlamıyla tanımıyordum.
Cebimden telefonumu çıkardım ve ara ara dinlediğim internet üzerinden yapılan radyo yayınını açtım. Telefonu arabaya bağladım ve telefonu cebime koydum.
Başımı arabanın camına yasladım ve radyodan gelen sesleri dinlemeye koyuldum. "Merhaba, hanımlar beyler." dedi duymaya aşina olduğum ses. "Ben, Leyla."
"Ben de İnci." dedi Leyla anlı kıza eşlik eden kız. Programlarından bildiğim kadarıyla çok yakın arkadaşlardı.
Yayını yapan kızların sesi bana nedense ayrı bir huzur veriyordu. Adı Leyla olan yeniden konuştu. "Bugün ilk parçamız neşeli olsun isterdim fakat pek içimden gelmedi."
Sesi hafifçe titremişti sanki. "Bugün, 23 Nisan. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Pek çok çocuğun bayramı," Bir iç çekiş sesi duyuldu. "Fakat benim için matem günü."
Bir iki saniyeen sonra yeniden konuştu. "Bugün babamın ölüm yıldönümü." Radyodaki kızın bunları demesiyle sertçe yutkundum. Bazıları babalarının ölümleri için üzülüyordu demek ki.
Ben babam ölse mutlu olurdum...
"Bu yüzden bugün, MaNga, "Dursun Zaman" diyecek. İyi dinlemeler."
Şarkının introsu duyulmaya başladığında gözlerimi yeniden yola odakladım. Malikaneden iyice uzaklaşmıştık.
Saniyeler sonra bütün dikkatim çalan şarkıdayken Fırat'ın konuşma sesini duydum. "Bakalım gerçekten ikiden bir çıkınca sıfır kalıyor muymuş."
Anlamaz bir ifade ile ona döndüğüm anda ağzıma bir bez parçası kapandı. İlk başta anın korkusuyla hareket edemedim. Refleks olarak çırpınmaya başlasam da nafileydi.
Bağırmaya çalıştım, başaramadım. Tırnaklarımı beni tutan ele geçirsem de gücüm ona yetmezdi.
Burnuma dolup genzimi yakan o keskin koku yavaş yavaş bilincimi ellerimden alırken son duyduğum şeyler arabada çalmaya devam eden şarkının şu sözleriydi:
"Üzülme, anla artık.
Belki de huzur buldu..."
"Dursun zaman,
Dursun diyorsunda,
Oyun değil ki yaşamak..."
"Sen inanmasan da,
Son var, anla.
Herkese inat..."
Zamanın durmasına ihtiyacım vardı. Atlas gelecekti. Ona resimlerimi, tasarımlarımı gösterecektim ben daha.
Bir yarım kalmışlığa daha tahammülüm kalmamıştı ki...
♡
Nasılsınız?
Bölüm nasıldı?
En sevdiğiniz sahne?
~Yorum + Oy~ lütfen
Hoşça kalın. Kitap okuyun;) 🦋
