4. bölüm · Yürek Tarlası "KIRIK BEYAZ"

4. Bölüm "Güven."

Velouria Grey 🍁

4. Bölüm

"Güven."

"Çok uyumak kaçmaktır.
Uyumamaksa yakalanmak."
-S. Freud-

Gece, bazı insanlar için anlamı çok özel olandır. Bazıları uyur, bazıları için ise bazı geceler anılar sayesinde vazgeçilmezdir. Bazıları ise sevdikleri ile vakit geçirir. Eğlenir, mutlu olur.

Bazıları ise kaçmak için uyur.

Delirmemek için.

Yalnızlığıma dost olan gecelerdi aslında. İkimizin de birbirimizden pek farkı yoktu.

Onu da karanlığından dolayı sevmezlerdi, beni her halükarda.

Onun da sessizliğinden tiksinirdi insanlar, benden ise her daim

Onun da çoğu zaman geçip gitmesini isterlerdi insanlar, beni tüm varlıklarıyla.

Göz kapaklarımı istemeyerek de olsa araladım. Kısa bir isyandan sonra anca ikna edebilmiştim gözlerimi.

Dün gece hakkında kendime düşünme yasağı koymuştum. Başaramasam bile en azından deneyecektim. Keşke geçmişi silmenin bir yolu olsaydı. Anıları unutmanın bir yolu olsaydı. Silip atmanın bir yolu olsaydı.

Gözlerim dün ağlamaktan mahvolmuştu. Kapının önünde cenin pozisyonunda uyuya kalmıştım. Her yerim ağrıyordu.

Fakat ne kadar kötü olsam da okula gitmek zorundaydım.

Zorla da olsa ayağa kalktım. Saatlerce kötü bir pozisyonda uyuyan bedenime işkence gibiydi bu. Odamın kapısını açtım ve sessizce koridora çıktım.

Lavaboya girdim ve işlerimi hallettim. Daha okula gitmeme vakit vardı. Üzerimdeki kıyafetlerden kurtulup hızlı bir duş aldım. Üzerime bornozu geçirip duş kabininden çıktım. Tam banyodan da çıkacaktım ki gözüme birşey takıldı.

Ayna.

Birkaç çatlaktan oluşan ama bütünlüğünü hala koruyan o cam parçası.

Aynı benim gibi.

Aynanın karşısına geçtim. Gözlerinin altı morarmış, içleri kan çanağı, saçları darma dağınık bir kız belirdi aynada. Saçları gibi kendisi de dağınıktı, kırık döküktü.

Usulca lavabonun yanında duran tarağımı aldım. Tarağı saçlarıma geçirdim. Sertçe taramaya başladım. Saçlarım hafif dalgalı olduğu için tararken fazla canım yanmıyordu.

Kendime kızgındım. Güçlü olamamama kızgındım. Bana bunları yaşatanlara kızgındım. En çokta bunu çekmek zorunda olmama kızgındım...

Bunun acısını bile saçlarımdan çıkartıyordum.

Birçok insan ruhsal acıyı susturmak için kendine fiziksel acı çektirirdi.

Ama bu kendi bedenini bir darağacına asmaktan farksızdı.

Tarama işi bittiğinde açık kumral saçlarımı tepeden at kuyruğu olarak topladım. Perçemlerimin çıkmasına izin verdim. Kendim kestiğim için tam düzgün değildi fakat hoşuma gidiyordu.

Tarağımı yerine bırakacaktım ki gözlerim tarağa takıldı. Yaşananlardan dolayı bedenim adeta isyan ediyordu. Birkaç saç teli daha yaşam savaşını kaybetmişti. Ama bu umrumda bile değildi.

Derdim saçlarım değildi. Fakat keşke onlar olsaydı.

Tarağı ölü saç tellerinden ayırdım ve yerine koydum. Elimde kalan saçlarıma son veda bakışını attım ve çöp kutusuna soktum. Duş almak kasılan bedenimi az da olsa rahatlatmıştı.

Banyodan yavaş hareketlerle çıktım ve odama geçtim. Dolabımın önünde durdum. Çok fazla kıyafetim yoktu. Bu dolap sayesinde kaç gece korkarak ama aynı zamanda korunarak uyuyabilmiştim.

Acı acı gülümsedim.

Kapağını açtım. İçinden siyah kapüşonlumu ve ispanyol kesim kot pantolonumu çıkarttım. Mart ayı olması sebebiyle hava kış gibi soğuktu. Ama soğuğa alışkındım.

Soğuk iyi hissettiriyordu.

Vaktim olduğu için acele etmiyordum. Çantamı elime aldım. Kendileri krem renkli, orta boy bir sırt çantasıydı.

Defterlerim ve kitaplarım okuldaki dolabımda duruyordu. Eskiz defterim dışında. O her zaman yanımdaydı. Telefonumu da içine attım. Sonra şarj aletini de içine koydum.

Ne olur ne olmaz şarjım biterdi falan.

Son olarak cüzdanımı yerleştirmek kalmıştı. Koymadan önce içini açtım. Dün sabahtan beri hiçbir şey yememiştim. En azından bir simit falan alsam iyi olurdu.

Bazen tek seferlik işlere giriyordum ve elime az da olsa para geçiyordu. Hiç düzenli bir işim olmamıştı. Kimse 2ü yaşını tam doldurmamış çelimsiz bir kızı işe almak istemezdi.

Cüzdanımın içindeki boşlukla bakıştım bir kaç saniye. Doğru ya. Dün bütün paramı dolmuşa vermiştim. Şuan bir çay alacak kadar bile param yoktu.

Sinirle içimde tuttuğum nefesi saldım ve cüzdanı çantamın içine attım.

Çantamı omzuma taktım. Acaba babam evde olabilir miydi? Odamın dışından hiç ses gelmiyordu fakat emin olmalıydım. Yavaş adımlarla kapıya yaklaştım. Başımı kapıya yasladım ve dışarıyı dinlemeye başladım.

Çıt yoktu.

Sanırım evde değildi.

Tam olarak nereye bıraktığımı hatırlamadığım cesaret parçalarımı sonunda toplayabildim ve kapıyı araladım.

Gitmişti.

Annem son birkaç aydır eve gelmiyordu. En azından bir yemek bırakırdı eskiden. Şimdi ise ne kendisi vardı ne de başka bir emaresi. Gerçi evde olmamaları benim için daha iyiydi. Babamın eve bir hafta gelmediği bile oluyordu.

Çantamı gereksiz bir şekilde düzelttim ve odamdan sonunda çıkabildim. Gözlerim refleks olarak koltuğun olmayan sağ koluna kaydı.

Dolan gözlerimi elimin tersiyle silmem gerekmişti.

Odamın kapısını kilitledim ve minik anahtarı cebime attım. Artık bu bende bir rutin haline gelmişti. Yıllardır odamın kapısını kilitlemek zorunda kalıyordum.

Birkaç moralsiz adım daha attım ve evin kapısına ulaştım. Şu kapıdan bir çıkabilseydim herşey bitecekti belki ama gücüm yetmiyordu. Bir daha kçabilecek cesareti kendimde bulamıyordum. Önceki denemelerim hep sonuçsuz kalmıştı.

Zaten kaçıp gitsem nerede kalacaktım, ne yapacaktım ki.

Dış kapının anahtarı yuvasında bir kere döndü ve kapı açıldı. O kargaşada kapıyı kilitleyememiştim. Bu benim yapacağım bir şey değildi. Aileniz sizi korumadığında, korkak ve paranoyak birine dönüşmeniz kaçınılmaz oluyordu maalesef.

Kapıyı kendime doğru çektim ve dışarı çıktım. Moralimin aksine gökyüzünde tek bir bulut yoktu. Ayakkabılarımı sessizce ayağıma geçirdim.

Kapıyı sertçe çekip kapattım ve kilitledim. Mahallemiz gecekondularla doluydu. Zenginler için; bu binalarda yaşanılmazdı. Evi olmayanlar için ise nimetti bu dört duvar.

Zindanımın karşısında duvarları açık yeşil, iki katlı bir ev vardı. Her gece çığlık sesleri gelirdi oradan. Bazen gelen sesleri dinlerdim. Bazı geceler de benim o seslere eşlik ettiğim olurdu.

Biraz daha oyalanırsam ilk derse geç kalacaktım. Düşünceleri zihnimden atmam gerekiyordu. Başımı iki yana salladım. Sanki düşünceler susacakmış gibi. Adımımı yola attım ve yürümeye başladım.

Okulun önüne varmam beş dakikamı almıştı. Evime gerçekten yakındı. Başımı kaldırdım ve giriş kapısının üzerinde bulunan koca tabelaya baktım. Okulun ismi çok öteden bile okunabilirdi.

"Yılmaz, güzel sanatlar ve tasarım üniversitesi"

Bir zamanlar hayallerimi süsleyen, bir süre sonra ise kabuslarım olan o okul...

Okulun bahçesine adımımı attığımda ilk gördüğüm şey okulun yarısından fazlasının bahçede olmasıydı. Sevgilisiyle gökyüzünü seyredenler, arkadaşıyla milletin dedikodusunu yapanlar.

Muhtemelen çoğu ilk dersine girmeyecekti. Aslında bahçede oturmak bana da iyi gelebilirdi. Fakat onların aksine derslerimi önemsiyordum.

Buradaki öğrencilerin neredeyse hepsi ailesinin yardımıyla bu okula gelmişti. Onların arkasında dağ gibi babaları, onları seven ve destekleyen anneleri vardı. Fakat hayat bana ikisini de çok görmüştü. Bu okula tırnaklarımla kazıyarak gelmiştim.

Kaybedemezdim.

Tam da bu sebepten, o zar altı gelmek zorundaydı.

Yada ben zorla altı gelmesini sağlardım.

Bu okula burs ile zor da olsa gelebilmiştim. Okuldan ne olursa olsun atılmamam gerekiyordu. Onların öyle bir derdi olmadığı için bu kadar rahatlardı.

Onların aksine ne kadar dert varsa bende toplanmıştı. Paratoner gibi sorunları ve üzüntüyü kendime çekiyordum. Hayalimdeki mesleği elde etmek zorundaydım.

Çünkü bu korkunç hikayeyi siyahtan beyaza çevirebilecek tek kişi bendim.

Kimse beni kurtarmaya gelmeyecekti. Kimse benim için çabalamayacaktı. Kimse beni sevmeyecekti.

Bahçedekiler kendi işlerine devam ederken sessizce yanlarından geçtim ve okulun içine girdim. Tahmin ettiğim gibi okulun içinde de bir dolu insan vardı. Benim sınıfım ise ikinci kattaydı.

Sabahtan beri üzerimde anlam veremediğim bir kırgınlık vardı. Hem duygusal, hem de bedensel olarak. Ne kadar dün geceye bağlamaya çalışsam da... Bugün daha fazla kırılacağımı düşünmem garipti.

Çok kötü bir şey olacakmış gibi hissediyordum.

Ayaklarımı sürüyerek de olsa merdivenlerin önüne geldim. Gerçi gelebildim desem daha doğru olurdu. Asansörleri kullanmamıza izin yoktu.

Düşününce, kimse asansörde bir öğretmene, özellikle Orhan hocaya denk gelmek istemezdi. Adam gıcığın tekiydi resmen. Ders anlatma tarzı bile çok kötüydü. Kitaptan işliyordu tüm konuları. Tasarım okuyan bir öğrenci için bu kabus gibi bir şeydi.

O kadar uyuzdu ki diğer hocaların da onunla mecburen muhattap olduklarını düşünüyordum.

Merdivenleri oflaya puflaya da olsa çıktım ve sınıfın önüne geldim. İçeri bir adımımı attığımda başların neredeyse hepsi bana döndü. Beni gören herkesin yüzünde bir gülümseme oluştu.

Ama bu bir "Hoşgeldin." gülümsemesi değildi.

"Geldi yine ezik." gülümsemesiydi.

İşin doğrusu bir "Hoşgeldin." güllümsemesi görmeyi çok isterdim...

Gözlerimi sıkıntıyla kapatıp açtım ve tamamen içeri girdim. Umrumda değillerdi. Umrumda olmayacaklardı. Hayır, umrumda olmamalılardı...

Sıram en arkadaydı. Çantamı yanıma koydum ve sırama oturdum.

Yanıma kimse gelmeyecekti bu yüzden çantamı rahatça yerleştirmiştim. Gerçekten, kimse gelmeyecekti. Üniversitede ikinci yılımıza gelmiştik ama şimdiye kadar Sedef dışında yanıma oturmak isteyen kimse olmamıştı.

Okula geldiğimden beri inanılmaz bir zorbalığa maruz kalıyordum. Lisede olduğu kadar şiddet yoktu tabii ama bu sefer sanırım psikolojimi hedef almışlardı.

İlkokul dörtten beri zorbalık görüyordum ama en karanlık yıllarım lisede geçmişti. Bu koskoca, en az sekiz kişilik sıranın bomboş olması ayrı bir kinayeydi.

Kimseyle arkadaş olamıyordum. Okulun %'de 75'i bana düşmandı. %'de 25'i ise beni tanımıyordu.

Gözüm önden ikinci sıraya kaydı. Okulun meşhur, güzel ve popüler kızına. Benim gözümde öyle görünmüyordu. Lara, namı diğer "Sarı çiyan."

Tabiki ben koydum.

Hiç konuyu uzatmayacağım. Açıkçası ondan inanılmaz nefret ediyordum!

O da hissetmiş olmalı ki bana doğru başını çevirdi ve sinsice gülümsedi. Göz devirdim.

Kolumu sıraya yasladım ve çenemi avucumun içine sabitledim. Bakışlarımı dışarı çevirdim. Hocanın gelmesine daha beş dakika vardı ve benim yine overthinking vaktim gelmişti.

Sınıftan güç bela da olsa çıkabildim. Kafayı yemek üzereydim! Aynı günde hem Orhan hocanın hem de Nihal hocanın dersi çakışmıştı ve ikisinin de birbirinden aşağı kalır yanı yoktu! Zaten kafamın içi dün gece yüzünden karmakarışık olmuşken bir de bu hocalar yüzünden iyice çorba kazanına dönmüştü.

Ama tabiki bana dinlenmek yoktu.

Bugün kütüphaneden yeni bir kitap almam gerekiyordu. Ayrıca son iki dersim boş olduğundan birkaç saat erken çıkabilmiştim. Günün yorgunluğuna iş arama maratonu da eklenecekti.

Yorgunluğuma rağmen merdivenleri indim ve giriş katına indim. Hızlıca kütüphaneye doğru gittim. Kapıyı açıp içeri girdiğimde ortam sessizdi. Okulun kütüphanesinde inanılmaz çok kitap vardı. Sayamayacağım kadar hatta.

Raflar tavanla birleşiyordu. İçleri full kitap doluydu. Raflar koyu ahşap rengindeydi ve her tarz kitap için ayrı bir bölüm ayrılmıştı. Kütüphanenin tam ortasında öğrencilerin kitap okuması veya ders çalışması için dörtlü masalar bulunuyordu. Bir de masaların az ötesinde bir kürsü vardı.

Açıkçası labirent gibi diyebilirdim. Fakat ben burayı çok seviyordum. Benim için çölde vaha niteliğindeydi.

Adımlarım Meral ablanın yanına doğru gitti. Okulda anlaştığım yegane kişiden biriydi. Ben bildim bileli burada çalışıyordu. Sanıım iyi anlaşmamızın sebebi hep burada vakit geçiren nadir öğrencilerden olmamdı.

"Meral abla nasılsın?" Aslında onu bir abladan ziyade anne gibi görüyordum.

Meral abla ben geldiğimde önündeki kağıtlarla uğraşıyordu. "Hoşgeldin kuzum. Yeni bir kitap mı alacaksın?"

"Evet. Aklımı okudun yine." Onunla çok samimiydik. "Annem o olsa ne olurdu?" diye düşünmüşlüğüm bile vardı.

Meral abla ellisine merdiven dayamış bir kütüphane görevlisiydi ama bir çok gence taş çıkartacak cinsten bir enerjiye sahipti. İnanılmaz bir yaşam sevinci ile dolu olması da cabasıydı.

Dün akşamki kitabı çantamdan çıkardım ve Meral ablaya uzattım. Meral abla elimden kitabı aldı ve inceledi. "Çok güzel bir kitaptı bu. Beğendin mi?"

Burada çalıştığı sürede bir sürü kitap okumuştu. Bazen kitapları yediğini bile düşünüyordum. "Bunu da mı okudun?"

"Evet. Buradaki kitapların neredeyse hepsini okudum sayılır."

Gözlerim kitabım kapağına değdi, yüzümde hafif bir tebessüm oluştu. "Bu kitabın beni nelerden kurtardığını bir bilsen." diye mırıldandım sessizce.

"O zaman, sıcak bir kahve ve arka masalardan birinde anlatmak ister misin?" Duymuştu. Meral abla kimseye sırrınızı söylemezdi. Ona herşeyinizi anlatabilirdiniz.

"Ablam, maalesef buna vaktim yok. Kitap alıp gideceğim."

"Tamam kuzum. Kaydettim ben bunu. Sen git kitap seç." Gülümsedi. "Sözünü de unutma. Yazdım bir kenara bak!"

"Tamam, ablam benim." Meral ablanın yanından ayrıldım ve roman türü kitapların olduğu sıraya yöneldim.

Meral abla arkamdan "Ablam diyen dillerini yesinler." demesiyle gülümsememin büyümesine engel olamamıştım. Bu kadın beni gerçekten mutlu ediyordu. Nasıl yapıyordu bilmiyordum ama bir şekilde beceriyordu işte.

İstediğim türden kitapların olduğu kısma geldiğimde durdum. Çoğu kişinin aksine benim ilgimi aşk romanlarından ziyade fantastik, gerilim, korku temalı kitaplar çekiyordu.

Bu sefer daha yoğun, heyecanlı bir gerilim kitabı arıyordum. Gözlerim kitapların arasında gezinirken bir kitapta takıldı.

Hançer.

Sade bir ismi olsa da kapak tasarımının asaleti sayesinde sırıtmıyordu. İçim her yeni bir kitabı okumaya başlayacağım zaman olduğu gibi kıpır kıpır olmuştu.

Kitabı ben bulmamıştım, kitap beni bulmuştu. Bu hisse gerçekten bayılıyordum. Bence bir şeyi ararken ilk anda içimize sineni en çok ihtiyacımız olanıydı.

Kitaba uzanıp onu almak için büyük çaba sarfetmem gerekti. Sonunda kitabı alabildim. Meral ablanın yanına gitmek için kitap raflarının arasından çıktım. O anda aklıma bir şey takıldı.

Sahi, Sedef neredeydi? Onu dünden beri de görmemiştim. Son birkaç haftadır garip bir hali vardı. Ne olduğunu sorsam da söylememişti.

Ben onu düşünürken arka taraftan bir kahkaha sesi geldi. Çok yüksek değildi. Fakat ben bu sesi nerede olsa tanırdım.

Kitabı göğsüme bastırdım, hemen yandaki rafın arkasına geçtim ve başımı dışa doğru uzattım. Buradakn diğer rafın arkasındakileri görebiliyordum.

Neye güldüklerini merak etmiştim. Ama görünmemem gerekiyordu. Bir anda içimdeki huzursuzluk hissi kendini hatırlattı. Artık onları görebiliyordum.

Keşke görmeseydim.

Sedef...

Lara ve diğerleri de yanındaydı. Sedef'in onlarla ne işi vardı ki? Lara ise hala gülüyordu. Sedef gülmeyi kesmişti. Beni fark etmemişlerdi. Boğazıma bir yumru otururken Lara gülmesini bastırabildi ve konuşmaya başladı.

"Ne? Gerçekten inandı mı yani?" Sanırım burada bahsettikleri kişi bendim.

Sedef'te keyifle konuşmaya başladı. "Evet! Ne kadar aptalca değil mi?" Kısa bir duraksamadan sonra devam etti. Ben ise onun ağzından çıkan her bir harfle sırtımdan bir kere daha bıçaklanıyormuş gibi hissettim.

"O sevgiye o kadar aç, o kadar muhtaç ki... Bu onu yavaş yavaş bir zavallıya dönüştürüyor."

Daha fazla dinleyemedim. Buna ne ben, ne de gözyaşlarım dayanabilirdi. Onlar da akmaya başlamıştı zaten. Göğsüme bastırdığım kitabı daha da sıkı tuttum ve onlara doğru bir adım attım.

"Sedef." Karşımda, acılarının minik bir parçasını anlattığım ve ona güvendiğim güne lanet okuduğum o kız vardı.

O an, Sedef'in yüzünde bir pişmanlık ifadesi başgösterdi. Yüzündeki gülüş çok hızlı solmuştu. Bir an az önceki hali maske gibi hissettirdi ama önemsemedim. "Ahu," Yüzünü Lara'ya çevirdi. "Hani onun haberi olmayacaktı?!"

Yüzümde acı bir tebessüm oluşurken bedenim daha da çok kasılıyordu. Pişman mıydı yani? "Neden? Yoksa beklemiyor muydun?" Sesimin bir gram bile titrememesi olağandışıydı.

Kalbim titriyordu benim.

Lara Sedef'in söylediklerini umursamadı bile. Sedef bir adım öne çıktı. Gözlerinden akan timsah gözyaşlarını izledim bir süre. "Ahu, yemin ederim göründüğü gibi değil."

"Ney? Ney göründüğü gibi değil? Yani ben bundan haberdar olmayacaktım ve günü geldiğinde, sana başka bir acımı daha anlattığımda onlara yetiştirmeyecek miydin?"

"Hayır! Hayır, asla!"

Oldukça soğuk bir ses tonuyla konuştum. "Şimdi ne yapıyordunuz öyleyse?" Sessiz kaldı ve bu sessizlik beni bir uçurumdan aşağı attı. Arkamı dönmeye hazırlanırken sessizce mırıldandım. "Boşversene..."

Sedef birkaç hızlı adım attı ve omzumdan tuttu. "Affet beni, lütfen Ahu lütfen... Yine eskisi gibi olalım lütfen..." Yüzüne aşağılarcasına baktım. "Sana herşeyi anlatacağım. Nedenlerim vardı, mecburdum, çok pişmanım lütfen..."

O an söylediklerime ben bile şaşırmıştım. O cümleleri kuran ben değildim aslında. Paramparça olan güvenim ve kalbimdi.

"Acımın sadece küçük bir parçasını bile başkalarına yetiştirdin. Sedef, neler yaşadığım hakkında hiçbir şey bilmiyorsun..."

Omzumu elinden kurtardım. "Seni asla affetmeyeceğim. Asla." Yanlarından uzaklaşmadan önce yüzümü bir kere daha ona çevirdim. "Belki, ikimizden biri öldüğünde..."

Nasılsınız?
Bölüm nasıldı?
En sevdiğiniz sahne?
~Yorum + Oy~ lütfen
Hoşça kalın. Kitap okuyun;) 🦋