27. bölüm · Yürek Tarlası "KIRIK BEYAZ"
26. Bölüm "Misafir."
26. Bölüm
"Misafir."
"-O kızın sert
bakan gözlerini gördünüz mü?
+Kendi başının
çaresine bakmış bir kızın gözleri
yumuşak olmaz."
-Jack London-
♡
Yazarın anlatımıyla:
Ondan hoşlanıyor ve ona acıyordu.
Hayır, sil.
Onu seviyordu ve onun için üzülüyordu.
Hayır, tekrar sil.
Onsuz yaşayamıyordu, onun bu mahvolmuş halleri onu da yok ediyordu, onu herşeyden, herkesten korumak istiyor fakat birçok şeye yeten gücü bunun için etkisiz kalıyordu.
Atlas Demirer'in tanımı tam olarak bu düşünce olsa gerekti.
Ellerini birbirine kenetledi ve derin, bedenini rahatlamasını umduğu bir nefes aldı. Burnuna onun kokusu dolduğunda ise içindeki yük yüz kilo daha ağırlaştı sanki.
Çilek ve hindistan cevizi kokusu odasına da sinmişti. Atlas normalde böyle kokulardan, özellikle de karışımlardan hiç hoşlanmazdı fakat onun kokusu...
Onun kokusu çok güzel hissettiriyordu.
Onun kokusu ev gibi hissettiriyordu.
Dışarıdan ne anlaşılıyorsa, nasıl görünüyorsa içinde onun yüz mislini yaşıyordu.
Orkide güzeli'nin eline kıymık batması fikri bile onu ne denli korkutuyordu. Oysa şimdi sevdiğini geçirdiği krizden sonra ancak sakinleştiriciyle durdurabilmişlerdi.
Gözlerini birkez daha onun için özenle hazırladığı odada gezdirdi. Fakat irisleri yine dönüp dolaşıp hissizce yatağında yatan sevdiğine döndüğünde içi yeniden kavruldu.
Kanamaması için sayısız yara bandı yapıştırdığı yaraları bir kez daha dağlandı.
İçi o kadar çok kanıyordu ki kırmızılıktan önünü bile göremiyordu...
Bakışları acıyla dolarken sevdiğinin boynunda ve yüzünde bulunan yara izlerine ilişti orman yeşili hareleri. Tırnaklarıyla kendine zarar vermişti. Fakat başka kimseye zararı dokunmamıştı.
O kriz geçirirken bile sadece kendine zararı olan bir kızdı.
Nasıl kıyabilmişlerdi?
Saçlarından bahsetmiyordu bile.
Kulaklarına dolan adım sesleriyle başını odanın kapısına çevirdi. Elinde not defteri ve kalemiyle Neva görüş alanına girdiğinde ise irislerini tekrar Ahu'ya çevirdi.
Onu ilk tanıştıklarında Çağla'ya çok benzettiği için ismiyle seslenmemişti. Şimdi de seslenemiyordu çünkü içinde bir çatışma olduğunu hissediyordu.
Ahu muydu? Yoksa Çağla mıydı?
Belki de bu, onu en çok yoran ikilemlerden biriydi.
Neva çalışma masasının önündeki bej ssandalyeyi yatağın ucuna çekip oturdu. "Onu kız kardeşim gibi görmeye başladım." Yüzüne büyük bir sakinlik hakimken defteri dizlerinin üzerine bıraktı ve elimdeki kalemin tepesini çenesine yasladı. "Bu pek de iyi değil sanırım. Eğer ona bir psikolog olarak yardım etmek istiyorsam..."
Sakinlik ise Neva'nın en mükemmel maskesiydi. Kolay panikleyen birisiydi fakat bunu sakinlikle harika bir şekilde gizliyordu.
"Etik kurallardan bahsetme bana, Neva. Kafam patlayacak gibi zaten." dedi Atlas ve iki eliyle yüzünü sıvazladı. "Günden güne kötüleşiyor. Azıcık toparlasa bile bir şekilde dibe çekmeye çalışan birileri oluyor..." Sinirle ofladı.
Aşk bazen de, eli kolu bağlı sevdiğinin yok oluşunu izleme yollarından geçerdi.
Hiçbir aşk toz pembe, sorunsuz geçmezdi.
Atlas'ın yaşadığı duygular Neva'nın gözünden kaçmamıştı. Bunu aklına bir yerlere yazdı. Şimdi ses etmeyecekti. "Bu olay yaşanmadan önce iyileşmeye istekliydi. Düşüncelerinde az da olsa ilerleme kaydetmiştik."
"Yıllarca annesi sandığı kadın gözleri önünde kendini vurdu." dedi Atlas büyük bir öfkeyle. Şakaklarını ovdu. Bu ise baş ağrısına körükle gitmekten farksızdı. "O kadın normal değildi, Neva. İlk başta fark etseydim malikaneye yaklaştırmazdım bile."
Sesinden bile belli oluyordu kendini suçladığı.
"Travmalarla çepeçevre sarılmış ruhu. Birisinden kurtulsa öbürü yakasına yapışıyor." dedi Neva düşünceli şekilde. "Selim de ayrı alem zaten... Spor salonundan çıkmak bilmiyor günlerdir." Saat akşam üstüne gelmişti bile.
Malikanenin bodrum katında bir spor salonu vardı. Atlas'ın arada sırada öfkesini attığı yerlerden biriydi.
Atlas "Sence iyileşecek mi?" diye sordu Ahu'yu kastederek. Elini orkide güzeli'ne uzattı ve saçını hafifçe okşadı.
Neva derin bir iç çekti. "Babasının ve annesinin yaptıkları ona hep çok ağır geliyor. Fakat travma sahibi insanlar yaşadıklarını kendi içlerinde anlamlandırarak bir cevap bulmaya çalışabilirler."
"Bazıları ailesinin bir bildiği olduğunu düşünür, bazıları ise elinde sonunda bu işkencenin son bulacağını. Ahu için ise kendi kendini kurtarmak tek çıkış yoluydu." Yutkundu. "Herşeyin sadece ona acı çektirmekten ibaret olduğunu öğrenmeden önce."
Atlas sessiz kalınca Neva konuşmaya devam etti. "İyileşecek. Hala dönülmez yolda değil, ben ona inanıyorum." Burukça tebessüm etti. "Onu yalnız bırakmamaya çalış. Sevdiği şeyleri yapalım. Ben diğerlerini de tembihleyeceğim zaten."
Atlas başını aşağı yukarı sallayarak sessizce onayladı söylediklerini.
"Kimse bu konuyla ilgili konuşmayacak. Kendini hazır hissettiğinde o açacaktır zaten." Neva ayaklandı ve kapıya yöneldi. "Umalım da daha da içine gömmeyi seçmesin."
Zaman acıyı geçirmezdi, üzerini örterdi.
Şuan kalbimizi dağlayan yaralar yeteri kadar zaman geçtiğinde sadece bir sızı zerresi olarak kalacaktı.
Evet, izi kalırdı ama kalsındı da.
İnsan bazı acıları unutmamalıydı ki hep ne kadar güçlü olduğunu anımsasındı.
"Toparlayacağız onu." dedi Atlas ama bu teskin ediş sadece kendisineydi.
Neva çıkmadan önce konuştu. "Tabiki. O çok güçlü bir kadın. Ahu'nun yerinde ben olsaydım tımarhanelik olmuştum bile." Gülümseyerek odadan çıktığında Atlas başını yeniden Ahu'ya çevirdi.
Birkaç saniye sonra koridordan gelen sesler kulaklarına dolduğunda ise neden kapıyı kapatmadığıyla ilgili hayıflandı kendi kendine. "Benim ablam tımarhane kaçkını, biliyordum ben!" dedi Kaan resmen bağırarak.
Deminden beri kapı arkalarından onların konuşmalarını dinliyordu kesin.
Kaan bir kolunu ablasının omzuna atıp onu kendine çekti. "Psikolog rolü yaparak zaten yarım yamalak olan mentallerimizi iyice eşeğin t*şaklarına benzetmeye geldin değil mi!? Hadi, itiraf et artık Neva Hangir!"
Neva ise hafifçe yüzünü buruşturdu. "Ruh ve sinir hastalıkları hastanesi kollarını açmış "Kaan'ın ait olduğu yer burası." diye bağırırken bana laf düşmez canım kardeşim."
"Kesin ablacığım benim, kesin!" Kaan'ın gülerek söyledikleri Neva'nın laflarını takmadığının en büyük işaretiydi.
Atlas başını kapıya doğru çevirdi ve duyabilecekleri kadar yüksek sesle bağırdı. "Kaan! Kapat lan kapıyı!" dedi gürültüden bıktığı sesinden anlaşılırken.
Kaan ablasının omzundan kolunu kaldırdı ve kapıya yöneldi. Bir elini kapının koluna yaslayarak başını içeri doğru uzattı ve muzipçe gülümsedi. "Sana da iyi günler abicim. Evet, ben de senin iyi olup olmadığını merak ediyorum."
Atlas ise öfkeyle burnundan soludu Kaan'ın bu tavrına. Biraz daha konuşursa onu kum torbası olarak kullanacak ve bütün sinirini onu yumruklayarak atacaktı.
"Sabrımı taşırıyorsun, taşırma." Atlas'ın sesindeki öfke ve tehdit bariz bir şekilde seçiliyordu.
Kaan yapay bir korkuyla gözlerini büyüttü. "Tamamdır abim. Ben gidiyorum abim. Sormana gerek yoktu, ben mükemmelim zaten abim. Sana da iyi günler abim. Yengem de sen de mükemmel olursunuz inşallah abim."
Gereksiz konuşması son bulduğunda kapıyı fevri hareketlerinin tersine nazikçe kapatmıştı.
Kaan duygularını gülüşüyle maskeleyen bir adamdı. Neva ve Kaan'ın babalarından çekmedikleri kalmamıştı.
Babaları öldükten sonra Neva'nın Rusya'da yaşamaya başlaması ve iki yıldır ülkeye ayak basmaması da bunun başlıca sebeplerindendi.
Hayat herkese adil davranmıyordu.
Hayat her zaman kırık kalplere pislikleri, cıvıl cıvıl insanlara karanlığını onlara bulaştırmak isteyenleri gönderiyordu.
Bazen de iki mutlu küçük çocuğu birbirinden koparıp paramparça ettikten sonra tekrar yanyana getiriyordu.
Ama ikisi de asla aynı kişi olarak kalamıyordu.
♡
2 hafta sonra:
Ahu'nun anlatımıyla:
Bebek anne karnına düştüğünde nereden bilebilirmiş imkansızlıklar ve korkunçluklar ile dolu bir yaşama adım atacağını?
Anne hiç mi düşünmemiş çocuğunun ileride dudaklarından bir fısıltı halinde havaya karışacak ahlarını?
Baba hiç mi üzmemiş çocuğunun ahlarının sebeplisi olan ruhsuz, gurursuz cellatları?
Ama herşeyden önce 'Bilmiyorum.' diyen anne babalar, aslında en iyi siz bilirsiniz çocuğunuzun doğarken nasıl da iç parçalarcasına ağladığını...
Doğarken ağladığımız bir dünyada mutlu olacağımızı düşünmemiz de çok ahmakça bir bakış açısıydı zaten.
Elimdeki uyku ilacını ağzıma atmama engel olan şey odamın kapısının hunharca tekmelenmesiydi. Kısık bir nefes verdim ve elimdeki bardak ve ilacı komodinin üzerine koydum.
İlk başta Atlas'ın söylediklerini ciddiye almasam da uyku son zamanlarda gerçekten tek kaçış yolum haline gelmişti.
Fakat o bile ücretli olmuştu sanki; ilaç almadan uyuyamıyordum.
Zihnimdeki sesler rahat vermiyordu bir türlü.
Akşam ilaç alıyor, öğlene kadar uyuyordum. Uyandığımda birkaç çatal besini mideme zorla tıktıktan sonra ise yeniden ilaç alıyor ve diğer günün sabahına kadar uyanmıyordum.
Bu döngü iki haftadır böyle devam ediyordu.
Usulca yatağımdan kalktım; uyuşuk adımlarla kapıya yöneldim. Kapıda her daim takılı olan anahtarı çevirdim ve kapıyı kendime doğru çektim. Arkadan gelen homurtuları duymama kapı bile engel olamamıştı.
Önümde otuz iki diş sırıtan bir adet Kaan ve Sinan bulunuyordu. Onlardan sonra dikkatimi çeken şey ise ellerinde tuttuklarıydı.
Bir elektro gitar ve bir tane de normal gitar.
Normal olanı algılayan zihnim karnımda kelebekler uçuşturmaya çalışsa da o kelebekler çoktan ölmüştü.
Fakat itiraf ediyordum, heyecanlanmıştım.
Daha konuşmama bile fırsat verilmeden krem rengi olan gitar yüzüme doğru kaldırıldı. "Bu ne?" dedim bıkkın bir sesle.
"Gitar." Kaan'ın gülme ile karışık sesi kulağıma doldu. Günlerdir odamdan neredeyse hiç çıkmıyordum ve onlar da ne yaşananlar ile ilgili konuşmaya gelmiş ne de beni odadan çıkartmaya çalışmışlardı.
Sadece Atlas geliyor ve o da konuşmak istemediğim için susuyor, sadece yemek yediğimden emin olmak istiyordu.
"Yengecim yüzünü gören cennetlik resmen. Kapattın kendini odaya!" dedi Sinan doğru yere parmak basarak.
Elindeki gitarı zorla ellerime tutuşturdu. Elektro olan ise kırmızı renkteydi ve onu Kaan taşıyordu.
Gitara gözlerimi kırpıştırarak baktım. Elime almayalı neredeyse üç ay oluyordu. "Hadi gel, aşağıya inelim." dedi Sinan yeniden lafa atlayarak. "Çehrene hasret kaldık hepimiz be..." Sesini sonlara doğru hüzünlendirmişti.
İtiraz etmediğimde yüzlerine yansıyan sevinç inkar edilemezdi. Arkamı dönüp kapıyı kapattım ve yeniden yanlarına döndüm.
Gitara farkında olmadan yapışmıştım resmen.
Sinan tek kolunu omzuma atıp beni kendine çektiğinde merdivenlerin başına gelmiştik bile. Aslında insan içine çıkmak için hiç mi hiç hevesli değildim fakat hem diğerlerini özlemiştim hem de gitar çalmayı.
Merdivenleri inmeye başlarken konuştum. "Kimin bu gitarlar? Hem, çalabildiğimi nereden biliyorsunuz?" Ayaküstü sorguya çekmiştim ikisini.
Kaan hemen konuşmaya başladı. "Elektro olan benim yengecim." dedi gitara eliyle hafifçe dokunarak.
Sinan "Ben başarılı bir hackerim. İnsanlar hakkında çoğu şeyi biliyorum, bilmediklerimi öğrenmem ise üç saniyemi almaz." dediğinde kaşlarımı çatarak ikisine baktım.
Egoya bak dağlar kadar!
"Hem galerinin bir kısmı gitar ile ilgili fotoğraf ve videolarla dolu yenge." Kaan'ın sözleri aklımda bir soru işareti oluşturmuştu.
"Siz benim galerimi mi karıştırdınız?" Sesimde hafif bir şüphe tınısı vardı. Genelde güzel bulduğum şeylerin fotoğrafını çekerdim ve herhangi özel bir fotoğrafım yoktu. Bakmaları sorun değildi fakat yine de merak etmiştim.
Kaçırıldıktan sonra telefonumu deponun yakınlarında bulmuşlardı. Yine hasar görmüş ve kullanılmayacak hale geldiği için Atlas başka bir tane vermişti. Çok da umrumda değildi, olmasa da olurdu aslında fakat itiraz edip kurmak istememiştim.
Sinan kendini aklamak adına aceleyle konuştu. "Yengecim vallahi billahi telefonun verilerini aktarırken takıldı gözüme. Aklımda kalmış işte. Yoksa karıştırır mıyım hiç? Kaan'a söyleyen de bendim-"
Sözünü kestim. "Tamam tamam, inanıyorum size." dedim içlerini rahatlatmak için. "Ama çaldıktan sonra bıraktırmanız zor olur." Yüzüme hafif bir gülümseme yayıldı.
Öğrendiklerimi, acılarımı, öfkemi... Hepsini içime gömmüştüm.
Merdivenlerin sonuna gelmiştik bile. Kaan yine lafa atladı. "Senin zaten yengecim. Sinan ve benim sana doğum günü hediyemiz."
Doğum günü lafını duymam içimi burksa da bunu yüzüme yansıtmadım. Üzerinden çok zaman geçmesine rağmen bırakın unutmayı, hediye bile almışlardı...
"Teşekkür ederim," dedim onlara gülümseyerek bakarken. Gitarı biraz daha kendime bastırdım. "Olmayan kardeşlerim gibi oldunuz. Bilmediğim aile şefkatini tattırdınız bana. Ben sizin hakkınızı nasıl ödeyeceğim..."
Kaan başını diğer tarafa çevirdi. Ağlıyor muydu? "Ne hakkı be yenge? Duymamış olayım." dedi Sinan ciddi bir tavırla. "Sen bizim eksik yanımızı tamamlayansın. Abimi hayata döndürensin. Biz asıl senin hakkını ödeyemeyiz."
"Sizde yoksa bende de yok." Konuşmamız bittiğinde salona ulaşmıştık bile.
Neva ve Fidan hararetli bir sohbete dalmışken Serdar yine tekli koltuktaydı. Diğer tekli koltukta ise Atlas'ın babası olan adam oturuyordu.
Adını da bir türlü öğrenememiştim.
Sinan kızların oturduğu koltuğun koluna otururken ben üçlü koltukta Atlas'ın yanına oturdum. Kaan ise hemen benim yanımdaydı.
Sinan iki elini yumruk yapıp üst üste koydu ve bir mikrofonmuş gibi ağzına doğru tuttu. "Evet sayın dinleyiciler!" dediğinde herkes başını ona çevirdi.
"Kaan bey ve Ahu hanımın size kısa bir dinletisi olacaktır. Lütfen sessiz olalım!" Yüzümü Atlas'a çevirdiğinde nasıl bir tepki verdiğini merak ediyordum.
Çok güzel gülümseyen bir yüzle karşılaştığımda ise aynısıyla karşılık vermeye çalıştım ama gözlerime ulaşmadı. Orman yeşili gözleri bana içi gidermiş gibi bakıyordu.
Tekrardan gitara döndüm ve hiç konuşmadan tellerine dokundum. Kaan ise aynı anda bana uyum sağlamıştı.
Onun gitarından daha güçlü ses çıkardı normalde fakat benimki gölgede kalmasın diye oldukça dikkatli çalıyordu.
Dudaklarımı araladım ve şarkıyı söylemeye başladım. Gitar çalmayı bana lisede müzik hocamız öğretmişti. Sesini güzel bulan bir kız değildim fakat öyle söylerlerdi.
Genelde ben çalardım Sedef söylerdi...
Şarkının en sevdiğim kısmına geldiğimde gözlerim hepsinin üzerinde dolaşıyordu. Parmaklarım tellere sanki yıllardır bana aitmiş gibi dokunurken bu hissi ne kadar özlediğimi şimdi daha iyi anlıyordum.
(Şarkı - Olsun (Sertab Erener)
"Alırım başımı,
Başım bir deli nehir...
Silerim yaşımı,
Siler ismimi, şehir..."
Selim'i, yani öz abimi görmemek beni biraz üzse de onunla göz göze gelirsem kendimi tutamayacağımı biliyordum.
"Kestirir saçımı,
Kendimi avuturum..."
Bu dizeler beni haykırıyordu sanki. Bu şarkı o kadar bendi ki...
"Bi' gülü kurutur,
Kurursa unuturum..."
Yüzüme buruk bir tebessüm yayılırken bunun gözlerime ulaşmaması ise bambaşka bir ironiydi.
"Bi' mektup yazarım,
Yokluğundan da ağır..."
"Bi' kedi alırım,
Sen de anneni çağır..."
Çağıracağım ne gerçek bir annem, ne de yalan bir annem kalmıştı benim.
"Ellerin aklımda,
Sevdan kalbimde kalır..."
"Hep hüsran,
Hep kahır...
Söyle artık, olsun..."
Bir süre sonra şarkı bitmişti fakat bütün salon şarkının etkisinde kalmıştı. Öyleydi çünkü, haklı olan akılda kalırdı.
Sinan'ın hafifçe iç çektiğini duymamla başımı ona doğru çevirmem bir olmuştu. "Sayın dimleyiciler... Sanırım ağlayacağım."
Dediğim gibi, hepimiz etkilenmiştik.
"Yengeme ve kardeşime buradan sonsuz teşekkürlerimi sunarım, üzüntüden yerin dibine yol alıyorduk hepimiz." Cidden gözleri dolmuştu.
Kıyamazdım ki ben kardeşime...
Sinan gözlerini herkesin üzerinde son bir kez dolaştırdı ve bana çevirdi bal sarısı harelerini. "Yengecim, istek parça alıyor musun?"
Onaylarcasına başımı salladığımda gülümsedi. "O zaman... 'Ah canım sevgilim'i söyler misin?" Bunu demesiyle bazı gözlere keder oturmuştu fakat nedeninden bir haberdim.
Şarkının kötü bir mazisi olduğu anlaşılıyordu...
Parmaklarım gitarın telleriyle yeniden temas ettiğinde bu sefer Kaan bana eşlik etmedi. Sinan'ın söyledikleri onu da kedere boğmuştu. Gitarı koltuğun kenarına bıraktı ve beni dinlemeye başladı.
Sözler dudaklarımdan çıkarken arkalarında buruk bir tebessüm bırakıyorlardı.
Çok fazla kalp aşktan yaralıydı ve bu yaralara tuz basmak için bazen sadece bir şarkı sözleri yeterli oluyordu.
(Şarkı - Ah canım sevgilim (REİ)
"Ah canım sevgilim,
Derin bir okyanustayım..."
"Hiç kimse gelmiyor,
Bırak beni, konuşayım..."
Söylemeye devam etsem de gözlerim Sinan'daydı. Gözleri uzaklara dalmış, bal sarısı hareleri dolu dolu olmuştu. Kaan ise onu uzaktan, içi eziliyormuş gibi izliyordu.
İkisi de her zaman grubun neşesi olmuştu.
Neşelerinin de bir bedeli...
"En azından bugün,
Bugün de sonbahardayım..."
"Soracak olursan,
Ben şimdi uzaklardayım..."
Sinan sol koluna gözyaşlarını sildi ve burukça tebessüm etti. Özlemişti. Özlediği kimdi, yada özlediği de onu özlüyor muydu bilmiyordum fakat onun için önemli birisi olduğunu çok iyi anlamıştım.
"Ben sana gel dedim,
İçimde kaybolan papatyalarda gözlerin..."
"Eski bi' radyodan çalan şarkıyı dinledim..."
Yüzümü kızlara döndüğümde ikisinin de gözleri dolu bir şekilde beni izlediğini gördüm.
Serdar uzaklara dalmıştı.
Sinan kahrolurken ve hatta kendi kendini bilerek kahrederken Kaan onu buruk bakışlarla izliyordu.
Atlas'ın babası hiçbir tepki vermese de gözlerinden duyguları gayet okunuyordu.
"Hayatı kahrolan gibi,
Gururu ayaklar altına alınmış biri gibi..."
Atlas ise...
Atlas beni izliyordu. Orman yeşili gözleri hep bendeydi ve ben geldiğimden beri hiçbir yere de dokunmamıştı.
Şarkı bittiği sırada salona giren Ömer'le bütün yüzler ona doğru çevrilmişti. Gitarı koltuğa bıraktım ve ben de odağımı konuşulacak olanlara çevirdim.
"Ne oldu, Ömer?" diye sordu Atlas ayaklanırken. Bir şey olduğunu hepimiz anlatmıştık.
Bu evde yaşamaya başlayalı çok kısa bir süre olsa da Ömer önemli bir konu olmadıkça bu salona izin istemeden girmediğini çok net bir şekilde anlamıştım.
Ömer kısa bir nefes alarak konuşmaya başladı. "Büyük bir şey değil, patron." dediği anda hepimiz rahat bir soluk alabilmiştik.
Tabiki benim Ömer'in ağzından çıkacak olan diğer kelimeleri duyduktan sonra herhangi rahatlığım falan kalmayacaktı.
"Abi, senin emrinle malikaneye yüz metreden fazla kimse yaklaşamıyor." Son olaydan sonra önlem almış olmalılardı. Ömer tekrar konuştu:
"Doğu diye bir dallama geldi. Yengeyi soruyor. Ona vermesi gereken çok önemli bir şey varmış."
♡
Nasılsınız?
Bölüm nasıldı?
En sevdiğiniz sahne?
~Yorum + Oy~ lütfen
Hoşça kalın. Kitap okuyun;) 🦋
