11. bölüm · Yürek Tarlası "KIRIK BEYAZ"

11. Bölüm "Ev."

Velouria Grey 🍁

11. Bölüm

"Ev."

"Hayat, anlamını
bilenin elinde sanat eseridir."
-Nietzsche-

Hayatınız boyunca kaç kere kendinizi bir yere ait hissettiniz? Önceden gitmediğiniz, fakat ilk adımınızı attığınızda içinize o ev hissinin doğduğu yerlerden bahsediyorum. Kaç kere böyle hissettiniz?

Kaç defa "Evinizde" gibi hissettiniz...

Hisleriminizin de bir evi vardı belki de. Kendilerine bir ev seçmeleri zordu. Hatta bazen, hislerimiz kendi evimizden bile nefret edebilirdi. Çünkü o ev korkuydu. O ev yalnızlıktı. O ev kavgalıydı. O ev hüzünlüydü.

Hislerimiz böyle bir evden zaten sağ çıkamazdı.

Hislerimiz hep mutlu, huzurlu, sakin bir ev arayışı içindelerdi aslında.

Sonra da en alakasız yeri; belki de hiç tanımadığımız birinin evini, kendilerine güvenli alan olarak ilan ederlerdi.

Karşısında durduğum malikaneyi uzun uzun süzmeye devam ediyordum fakat buna çok vaktim olmayacak gibiydi. Atlas neredeyse yirmi saniyede o upuzun bahçenin yüzde seksenini kat etmişti ve şuna bakılırsa kalan vaktimi ona yetişmek için harcamam gerekiyordu.

Boyum kısa değildi fakat onun kadar uzun da değildim ve bu işimi daha da zorlaştırıyordu.

Bu sarayı andıran dev yapının dış cephesi soluk gri ile renklendirilmişti. Bazı yerlerinde beyaz ve siyah detayları olsa da o koyu gri tondan hiç taviz vermiyordu. Bahçenin yeşili ile tezatlığı ise ayrı hoş bir kombinasyondu.

Malikaneden uzakta kalan, aralarında belki iki yüz, belki de üç yüz metre olan bir yapı daha vardı ki, bu çalışanların kaldığı müştemilattan başkası olamazdı.

Dışarıda bu kadar adam varken içerideki yardımcıları düşünemiyordum. Muhtemelen bir kısmı orada kalıyor olmalıydı. Müştemilattan çok daha ileride, gözle zor seçilen birbirine bitişik iki yapı daha vardı fakat ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu.

Aynı anda hem masallardan fırlamış gibi, hem de nasıl bu kadar modern olabiliyordu? Abartı yoktu, özen vardı. Gösteriş yoktu, önemli olan koca beton yığınlarını yaşanılabilir kılmaktı.

Detaylara önem veren bir kadının elinden geçtiği barizdi.

Koşar adım Atlas'ın peşinden ilerlerken aynı zamanda bu rengin ona çok yakıştığını fark etti gözlerim. Kendisi, tarzı, davranışları, konuşması, hatta bu ev tasarımı bile bir Demirer olduğunu bas bas bağırıyordu insanın yüzüne.

Demirer soyadı hakkında tek bildiğim Atlas'tı ve buradan bakınca Atlas asaletti, huzurdu, soğuktu fakat gerektiğine soğuktu.

En sonunda Atlas'a yetişmeyi başarabildiğimde onu kapının önünde beni beklerken bulmuştum. Beni evini süzerken yakalamış olmalı ki, dudağının kenarında o alaycı gülümseme vardı. Yaptığım şeyin doğru mu, yanlış mı yada şuan ne düşündüğü hakkında hiçbir fikrim olmadığı için yanaklarım yanmaya başlamıştı.

Soğuk ve öfkeli gözler, ifadesiz bir surat. Ve belki de tek gerçek ve sahici gelen o gülümseme.

Aynı anda hem ateş, hem huzur ve hemde soğuk hapsolmuştu irislerine.

Elini geçmem için öne doğru uzattığında bir şey daha fark ettim; beni bir çok şeyden koruduğu gibi utandırmaya da meraklı değildi. Belki de rahatsız olduğumu düşünüyordu. Ki bu doğru bir tesbitti.

İnsanı kendisinden bile koruyan bir adamdı.

Sessizce gösterdiği yöne doğru ilerledim. O an iç sesim adeta çalıp oynamaya başlamıştı. Belki bencilce bir hareketti fakat onların hayatımdan çıkmasını hiç istemiyordu bir tarafım.

Demirer'lerin evinde olduğuma hala inanamamıştım fakat artık o uzun koridoru yürüdüğüme göre hayatımın içine ani bir şekilde giriş yapan bu soyadını ve bana getireceklerini kabullenmeliydim.

Koridor cidden uzundu ve hem aşağıya, hem de yukarıya olan merdivenler dışında bir çok kapıya da sahipti. Bir an hiç bitmeyeceğini bile düşünmüştüm.

Bir mafya ailesinin bu kadar zevkli ve kültürlü olması ne kadar normaldi, bilmiyordum. O upuzun koridorda ünlü ressamların elinden çıkma olduğuna emin olduğum sayısız tablo asılıydı. Fakat hepsi aynı kefede birleşiyordu; melankoni.

Dış cephede olduğu gibi iç kısımlarında da hiç canlı renk görmemiştim. Grinin ve kahvenin tüm tonları ve beyaz renkler dışında parlak bir renk bulunmuyordu. Fakat bu beni şaşırtıcı bir şekilde boğmamıştı.

Normalde ruhum daralırdı bu kadar koyu renk arasında fakat içim buraya ilk adım attığından beri ilk defa gerçekten nefes almış gibi hissediyordu.

Bahçe gibi evin içinde de çeşitli bitkiler bulunuyordu. Yeşil olanları dışında tek bir çiçek rengi vardı; beyaz. Beyaz gül, beyaz lale, zambak...

Özellikle de orkide.

Sonsuz gibi görünen koridorun sonuna ulaştığımızda kulağıma bazı konuşma sesleri çalınmaya başladı. Çoğu bilindik, tanıdık ve güven verici seslerdi. Biri hariç.

Ki onun kim olduğunu az çok tahmin edebiliyordum.

Koridor sonlanıp da büyük ve genişçe bir alana çıktığımızda burası koridorun aksine bayağı aydınlıktı. Koridor özellikle loş bırakılmış olmalıydı. Bu ona ayrı bir hava katıyordu.

Salonun bir duvarı boylu boyunca camdan oluşuyordu. Buraya da açık kahve tonu hakimdi. Geri kalan duvarların hepsi ahşap kitaplıklarla kaplıydı.

Bir de kendimi kitaplara takıntılı sanıyordum. Bu aile beni bile geçmişti anlaşılan.

Girişin solunda kalan duvarda genişçe bir şömine bulunuyordu ve üzerinde büyük, fakat göze batmayan bir televizyon asılıydı. Çok kullanılmadığı her halinden belliydi. Az ileride siyah, deri koltuk takımına kurulmuş tanıdık yüzlerde gezdirdim gözlerimi. Serdar, Kaan, Sinan... Hepsi buradaydı.

Tanımadığım, koyu kahve saçlı, en fazla benimle yaşıt olabilecek bir kız daha vardı yanlarında. Sanırım o Atlas'ın kardeşiydi.

İçeriye adımımızı attığımız anda kız yüzünü kimin geldiğini anlamak adına bize doğru çevirdi. Manken güzelliğine sahip birisi olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Abisini görür görmez oturduğu yerden ayaklandı.

"Abim!" diye bir koşuşu ve Atlas'ın boynuna bir sarılışı vardı ki bilmesem yıllardır görüşmediklerini bile düşünebilirdim.

"Boncuk." diye kardeşinin sarılışına karşılık verdi Atlas. Bu nasıl bir abi kardeş sevgisiydi böyle?

Benim abim olmadığı için kıskanmalı mıydım?

Atlas kızın saç diplerini öptü ve kokusunu doya doya içine çekti. Kız abisinin boyuna yetişebilmek için parmak uçlarında duruyordu. Başını abisinin göğsünden kaldırdı ve merak dolu bakışlarını abisine çevirdi.

"Abim, benimle tanıştıracağın kişi bu kız mı?" Atlas başımı evet anlamında salladığında kız abisinin kollarının arasından ayrıldı ve benim olduğum tarafa yöneldi.

Bir anda kaskatı kesildim çünkü büyük bir sarılma ile karşılaşacağımı tahmin etmemiştim. Kız tepkimi fark ettiğinde korkuyla geri çekildi.

"Ay çok özür dilerim! Bir an çok heyecanlandım. İlk defa gerçek bir arkadaşım oluyor da. Canını yaktım mı? Ah ne kadar aptalım!" Sesi çok telaşlı çıkıyordu. Onun kadar hayat dolu birini tanıdığımı sanmıyordum. Ben ise onun yanında matem evinden farksızdım.

"Hayır hayır. Sadece temastan pek hoşlanmıyorum da." dedim daha fazla kendini üzmemesi için. "Sorun değil."

En sonunda tokalaşmakta karar kıldık. "Ben Fidan," dedi kız o cıvıl cıvıl sesiyle. "Abimin boncuğu." sesi son söylediği ile yaramaz bir çocuk halini almıştı. Yüzüne bir gülümseme oturmuş, gülümsemesi gözlerinin kısılmasına sebep olmuştu.

Atlas'ın isimlerle ciddi bir problemi vardı anlaşılan. Karedşine bile ismiyle değil taktığı lakapla sesleniyordu.

"Ben de Ahu." dedim sesimi olabildiğince canlı çıkarmaya çalışarak.

Ellerimiz birbirinden ayrıldığında içimde bir his olduğunu fark ettim. Bu kız o kadar masumdu ki, onu sevmemeniz imkansız gibi duruyordu. İnsanın yüzünü görünce bile gülesi geliyor, içi sıcacık oluyordu.

Usul adımlarla ikili deri koltuklardan birine geçtim. Serdar yine tekli koltuğa kurulmuş, kitap okuyordu. Yan tarafımda Kaan, tam karşımda ise Atlas oturuyordu. Fidan başını abisinin göğsüne yaslamıştı. Hemen yanlarında Sinan vardı. Her zamanki gibi telefonuyla uğraşıyordu.

"Abim," Atlas yüzünü kardeşine çevirmişti. "Sence de çok güzel bir kız değil mi? Bana anlattığından daha fazla hem de. Bence masallara bir prenses olarak konu olmalı. Sen de o masalın yakışıklı prensi..."

O an, birinin bana olmamama rağmen güzel demesine mi, Atlas'ın beni kardeşine anlatmasına mı şaşıracağımı bilemedim. "Abim, ne demiştim ben sana?" diye fısıldadı kardeşinin kulağına fakat ben dudak okuyabiliyordum.

Daha çok utanmamın bir ihtimali var mıydı ki? Yüzümdeki silinmeyen gülümseme işimi daha da zorlaştırıyordu.

"Of abim ya!" dedi Fidan tatlı bir sitemle. "Ama gerçekler zaten günyüzü gibi ortada!" Diğerlerine döndü. "Allah'ın bildiği kuldan saklanır mı Allah aşkına?"

Hepsi onayladı Fidan'ın sözlerini.

Atlas'ın yüzü ifadesizdi ve ben ne düşündüğünü kestiremiyordum. Kardeşinin sözleri hoşuna mı gitmişti yoksa rahatsız mı olmuştu acaba?

Bazen çok zor olabiliyordu.

Gerçekten.

Fidan'ın çikolata kahve irisleri benim üzerime döndü. "Sahi," dedi sanki aklına çok önemli bir şey gelmiş gibi. "Ahu, senin burcun neydi?"

"Fındığın astroloji aşkı tekrar şahlandı desene." dedi Kaan aramızdaki muhabbete dahil olarak. Su mavisi gözleri her zamanki gibi ışıldıyordu.

Fidan'a ithafen, bilmiyorum dercesine omuz silktim. "Hiç araştırmadım." Aklımın ucundan bile geçmemişti ki bu düşünce.

"Hım. Doğum tarihin neydi?" Fidan cümlesini bitirince kaan ona alay eder gibi baktı. "Demirer ailesinin ünlü astroloğu, bakalım aramıza yeni katılan Ahu hanımın burcunu tekte bulabicek mi?" dedi bir sunucu edasıyla. Atlas konuşmamıza çok dahil olmuyordu. İzlemek hoşuna gidiyor gibiydi.

"28 Mart." dedim. İlk defa burcumu merak ediyordum.

Her yıl cehennem gibi geçen bu tarihle öğreniliyorsa burcum, çok bir hayrı olmaz gibiydi.

Fidan ise çok kolaymış gibi hızlıca cevapladı. "Buldum, Koç!" dedi sevinçle. Kaan eline ne ara aldığını bilmediğim telefonuna bir şeyler yazdı ve bize döndü. "Doğru." Sesinde muzip bir kabulleniş tınısı vardı.

"Ne dedim ben sana? Bulurum demedim mi?" Fidan minik zaferinin keyfini abisinin kolları arasında kutluyordu. Sanki hala on iki yaşındaydı.

Belki yaşından küçük ve çocuksuydu bu halleri. Fakat abisi ve manevi abileri onu bir masalın prensesi gibi büyütmüştü.

"Güzelliğinin en büyük nedeni Koç burcu olması." Fidan bu konuya bayağı bir ilgili duruyordu. "Bahse girerim abimin gözünü kör etmiştir." dedi neşeli şekilde kıkırdayarak.

Atlas Fidan'ı uyarırcasına öksürdü. Fidan abisinden sessiz bir intikam almanın sevinciyle haylazca gülümsüyordu. Ben ise oldukça şaşkındım. Burada tam olarak ne dönüyordu?

"Abim, sen bize bir kahve yapsan nasıl olur?" Atlas onun bu konuda daha fazla konuşmasını istemiyor gibiydi. Fidan ise pek vazgeçmemiş gibi duruyordu.

Yavaş hareketlerle abisinin kollarının arasından ayrıldı ve ayaklandı. Atlas ise kendi söylemesine rağmen sanki Fidan'ın onun kollarından çıkması onu rahatsız etmişti.

"Tabii abim." dedi Fidan o uzunca koridora yönelirken. "Ben gideyim de hem abilerime, hem de gelinime şöyle güzel bir Türk kahvesi yapayım."

Atlas ona uyarıcı bir bakış attığında Fidan abisine göz kırptı. "Herkes orta şekerli içer değil mi?" Kimse itiraz etmemişti. "Ama abime şekersiz. O şekerli sevmez." dedi ve mutfağa doğru yöneldi.

Fidan'ın kalkmasının ardından biri daha ayaklandı. Serdar elindeki kitabın sayfasını hafifçe kıvırıp masaya bıraktı. "Ben de yardım edeyim." dedi ve Fidan'ın peşinden ilerledi.

Atlas ile göz göze geldik o an. Gözlerini kısmış onların gittiği tarafa şüpheli bir ifadeyle bakıyordu. Kızmamıştı. Sadece sorguluyordu bir şeyleri.

Abilik damarı kabarmıştı demek ki.

Yazarın anlatımıyla:

Ne yaşarsan yaşa gülümsemeni kaybetme.

Kimsenin senden ışığını çalmasına izin verme.

Ne olursa olsun, kimi kaybedersen kaybet, ne kadar canın yanıyorsa yansın...

Kendi ışığını söndürme.

Fidan hızlı adımlarla mutfağa ulaştığında bayağı bir sevinçliydi. Abisinin o kızı anlatırken ne kadar gizlemeye çalışsa da gözlerinin nasıl parladığını görmüştü.

Bir kez görmesi ise onun için yeterliydi.

Abisinin mutlu olabilmesi için, bir kez kocaman gülümseyebilmesi için gerekirse canını bile verirdi.

Aynı neşeyle kahve malzemelerini teker teker tezgaha dizmeye başladı. Fincanlar, şeker, süt...

Kahve sanırsa en üst raflarda olmalıydı. Cansu'dan rica edebilirdi fakat ondan istemişti canı, abisi. Kendi ellerinden çıkmış olmalıydı.

Parmaklarının ucuyla birkaç dolabın kapağını araladıktan sonra aradığını buldu fakat yetişmesi imkansızın ötesindeydi. Kısa bir kadın değildi ama en arkalarda kalmış o kavanoza ulaşması için de kısa kalıyordu.

Parmak uçlarına yükselse de pek bir işe yaramamıştı. Birkaç kez olduğu yerde zıpladı, yine yetişmedi eli, parmak uçları bile değmedi. Tam bir sandalye almak için niyetlenmişti ki iki büyük bir kol yukarıya uzandı. Tepedeki kavanozu kolayca aldı ve tezgaha bıraktı.

Ona yardım eden kişi tezgahın diğer tarafına geçtiğinde kim olduğunu anlayabilmişti Fidan. Hisleri onu yine yanıltmamıştı. Bu abisinin en güvendiği ve yeri hep ayrı olan çocukluk arkadaşı Serdar'dı.

"Teşekkür ederim Serdar abi." dedi Fidan minnettar bir ses tonuyla. Yüzüne bir tebessüm konmuştu onu görünce.

Fakat Serdar'dan, "Abi mi?" diye bir karşılık beklemiyordu.

Serdar 22 yaşındaydı. Aralarında dört yaş varken ona abi demesinde ne gibi bir yanlışlık vardı? "Sana abi demem gerekmiyor mu?" dedi hafifçe dudak büzerek.

Serdar ketum biriydi. Hislerini herkese ifade etmezdi. Onlar hakkında konuşmaktan da nefret ederdi. Fakat bu küçük kıza duyduğu sempatiyi kimseye de duymamıştı.

Sadece sempati olmadığını kendisi de biliyordu fakat sempati olarak adlandırmak çok daha kolaydı onun için.

Ona abi demesinin sinirlerini bozmasının sebebi de buydu. Can dostum dediği adamın kardeşine bir şeyler hissetmesi yanlıştı. Fakat kalpti bu ya, kim ona söz geçirebilmişti?

İçini yine o sebepsiz sinir kapladı. Fakat dışarı vurmadı. Gerçi düzeltmekten de geri duymamıştı karşısındaki kızın sözlerini. "Yok, gerekmiyor. Hem niye gereksin ki? Ne alaka şimdi abi falan. Yok abi falan."

Fidan Serdar'ın bu tavırlarına anlam veremese de hoşuna gitmiyor değildi. Yüzünde bir gülümseme oluşurken Serdar'ın yüzüne kaçamak bir bakış attı fakat bunu Serdar fark etmemişti.

"Kalp sessizce çekerdi ipleri; dizginler kopardı, mantık devre dışı kalırdı. Ve sona sadece yüreğin haritası kalırdı."

Buna kim engel olabilirdi?

Kim bunu durdurabilmişti?

Ellerini koyu gri pantolonunun ceplerine koyarken adımları sonunda birbirine bitişik iki deponun önünde durmuştu Atlas. İçinde tanıdığı, ama adını koymaktan hep kaçındığı bir hisle birinin daha hayatını karartmaya doğru gidiyordu.

Kıskançlık.

Sadece bu olsa gerçek yüzünü gösterirdi fakat öyle bir pislikti ki karşısındaki, kara toprak bile onun cesedini reddedebilirdi.

Yüzündeki ifadesizlikle büyük, demir kapının önündeki korumalara bir baş hareketi yaptı. İki koruma aynı anda hareketlenip ağır kapıyı iki yana doğru açtılar.

Atlas içeri girdiğinde ve kapı arkasından kapandığında gözleri, yüzünü ilk gördüğü anda içini nasıl nefretle doldurduğunu merak ettiği kişiye değdi.

Berkay Viran.

Onun nefreti hızlı yükselirdi fakat bunu tetikleyen kişiydi asıl mesele. Birinden kolay kolay nefret etmez, ilk önce tiksinirdi ve karşısındaki kişi doğru taşa oynarsa artık ondan sadece tiksinmez, bir de nefret ederdi.

Nefret ettiğini ise buz karşılardı.

Yanarak değil, donarak öldürürdü içten içe.

Onun öfkesi yakıcıydı fakat nefreti tam tersine dondururdu.

"Sen kimsin!? Sen kimsin de buni buraya kapattırma cesaretini kendinde buluyorsun s*kik herif!" diye bağırdı ve Atlas'ın üzerine doğru hışımla yürüdü Berkay.

Gülümsedi Atlas. Soğuk bir gülümsemeydi bu.

Çırpınan avları severdi.

"Anlat." dedi Atlas ellerini yeniden ceplerine koyup depoyu arşınlamaya başlarken. Yüzündeki buzdan gülümsemeyi silmemişti.

Berkay'ın surat ifadesi bir an bocaladı. "Lan, neyi anlatayım? Şizofren mi başladı bu yaşta it!" dediğinde Atlas, tam onun yanından geçiyordu.

Anında iki yakasından kavrayıp yüzüne kafa attı.

Berkay Atlas'ın bu hareketinden dolayı sendeleyerek yere düştü. Elini kanayan burnuna götürmüştü.

Ellerini silkeledi ve yakalarını düzeltti Atlas. "Ne b*klar yediğini, geminin altından ne sular yürüttüğünü. Anlat, Berkay Viran."

Sabrını sınıyordu. Tekrar etmeyi sevmediğini ona dün, kavgalarından önce söylemişti oysa.

Sağır falan mıydı?

Berkay konuşmayınca Atlas devam etti konuşmaya. "Yaşlı babandan gizli Almanya'da açtığın ufak şirket," Parmaklarını yumruk her söylediğinde bir tane daha kaldırıyordu. "On yaşındaki kardeşinin hakkını az yememişsin he. Nasıl abisin sen?"

Berkay yerde muhtemelen kırılan burnuna bakıp acıyla inliyordu. Umursamadı. "Ahu'yu," ismiyle seslenmek içini yaktı. "Rahat bırakmadığın o iki dönem."

Parmakları üç olmuştu. "İçip içip sızdığın zamanlar, trafik cezaları, yaşlılara hakaret..." Dudak büzdü hafiften fakat sesi öyle buz gibiydi ki, soğuk üflüyor gibiydi.

"Ulan, senin adını Berkay koymuşlar da senin neren ay gibi parlak? Kaç dakikadır önümdesin hala çözemedim." dedi bunu gerçekten merak ederek.

Bu yaşta bu kadar pisliğe batması soyadının en büyük emaresiydi.

Viran soyundan olan biri temiz kalamazdı.

"Sen bunları nereden biliyorsun?" Berkay yerinden resmen şahlandığında Atlas'ın yüzündeki soğuk gülümseme genişledi. Cümlesinde hakaret veya küfür yoktu.

Tutuşmuştu desene.

"Benim elim kolum bayağı uzundur." Kendini övmekten de övenlerden de nefret ederdi fakat bu söylediği zaten su götürmez bir gerçekti.

Berkay biraz daha ona doğru yaklaştığında herhangi bir Viran'dan daha korkak olduğunu fark etti Atlas. "Kimseye söyleme." dedi, yalvarır gibi. "Çekip giderim bu ülkeden. Lütfen, kimseye söyleme."

Atlas elini saçlarına götürdü ve hafifçe karıştırdı. Sonra iki elini Berkay'ın omzuna koyup öyle bir ittirdi ki, Berkay yan taraftaki duvara sertçe yapışmış hatta sırtının acısından inlemişti bile.

Gözlerindeki kızıl damarlar iyice belirginleşmişti. Öfkenin damarlarında kaynadığını hissediyor fakat onu daha fazla zapt edemiyordu.

Zincir'i daha fazla içinde tutamıyordu.

İki eliyle yakasına yapıştı Berkay'ın. Sırtını duvara vurdu. Hızını alamadı, bir kez daha vurdu. Boynundaki damar patlayacakmış gibi atarken çenesi seğiriyordu.

"Öldürmeyeceğim." dedi, bunu atlamamak ister gibi. Defalarca vuruşundan dolayı başının arkasından kan akmaya başlamıştı. Bilinci gitmek üzereydi.

"Öldürmeyeceğim." Yüzüne birkaç yumruk daha attıktan sonra Atlas'ın öfkesi hala dinmemişti fakat Berkay'ın bilinci çoktan uçmuştu bile. "O bana lazım. Öldürmeyeceğim."

Derince soluklandı ve ellerini silkeleyerek yerden kalktı. Yakalarını yeniden düzeltti. Üzerine kan bulaşmıştı. Onun karşısına böyle çıkamazdı.

"Özgür!" diye bağırdı kapıdaki korumalara ithafen. Öfkesi sesine yansımıştı.

Adam koşar adım içeri girdi ve yerde baygın yatan çocuğa göz ucuyla bile bakmadan Atlas'ın önünde durdu. Bilmesi gereken ona söylenirdi, söylenmeyeni ile bilmesine gerek yoktu.

"Şunu temizle şuradan." dedi Atlas gömleğinin düğmelerini açmaya başlarken. "Arabayı hazırla. Yanına biraz adam al. Rusya'ya gidiyorsun."

Özgür'e güvenirdi Atlas. Tamamen olmasa da işini sorunsuz yapacağına dair güvenirdi.

"Herkesle vedalaş. Her günü aynı saatte rapor edeceksin." Nefeslendi.

"Bir de, bana bir gömlek bul. Acil."

Ahu'nun anlatımıyla:

Bahçenin tenha kısmında bulunan salıncak ben üzerindeyken ileri geri sallanıyordu. Öylece oturmuş etrafı izlerken zihnimde çok fazla soru vardı yine. Eve gelmemizin üzerinden dört saat geçmişti. Fidan'ın eşsiz kahvesinin tattıktan sonra Atlas işleri olduğu için diğerleri ile çıkmıştı.

Ben de Fidan'a hava almak istediğimi söyleyip bahçeye çıkmıştım. Aslında hava almak tam bir bahaneydi. Temiz havanın bazı soruları yok edeceğini düşünmüştüm fakat konu benken bu da pek yeterli olmuyordu.

En çok aklımı bulandıran buraya neden bu kadar ait hissettiğimdi. Sanki, küçükken bu bahçede koşturmuş gibi hissediyordum. Gecelerim, çocukluğum buraya aitmiş gibiydi ve bu, kalbimin saçma sapan, sıcacık bir hisle dolmasına sebep oluyordu.

Bir parçam burada kalmış gibiydi.

Derin bir soluk daha çektim içime. Hislerim buraya ait olduğumu düşünüyor olabilirdi fakat ben değil bu aileden olmak, arkadaşları bile zor olurdum. Tuhaf olan ise yollarımızın kesişmesiydi.

Bağlanmamam gereken insanlara bağlanıyor, yanlış yerlerde evim hissine kapılıyordum. Hatalı olduğumu bildiğim halde.

İnsan kendini bile bile ateşe atar mıydı?

Atardı.

Gözlerimi karşıma dikmiş huzurlu bahçeyi izlerken salıncağa bir ağırlık bindi. Kim olduğuna bakmadım çünkü zaten biliyordum. Sâye gelmişti.

Gölge. Koruyucu.

Atlas.

Güven verici kokusu akşam üstü rüzgari ile burnuma ulaştığında bedenimi saatlerdir kastığımı yeni fark etmiştim. Gözlerimi ona doğru çevirdim. İçinde hem huzur, hem de aynı anda hiddetli bir öfke barındıran gözlerine diktim irislerimi.

O da hissetmiş gibi bana döndü ve o an göz göze geldik.

"Ona veya sevdiklerine dokunmak şöyle dursun, yaklaşmak bile cayır cayır yanmaya sebepti. Bu adam herkese ateşken bana nasıl huzurlu bir orman olabiliyordu?"

Sanırım bunun sebebini asla öğrenemeyecektim.

Bazı şeyleri öğrenmememiz gerekliydi.

Belki de hayat, bize bunu kendi anlatmak istiyordu kim bilir?

Bazen acı, bazen ise şanslı bir tecrübeyle...

Nasılsınız?
Bölüm nasıldı?
En sevdiğiniz sahne?
~Yorum + Oy~ lütfen
Hoşça kalın. Kitap okuyun;) 🦋