25. bölüm · Yürek Tarlası "KIRIK BEYAZ"
24. Bölüm "OnDört."
24. Bölüm
"OnDört."
"Sana ait olan seni bulur."
-Şeker portakalı-
♡
Ahu'nun anlatımıyla:
"Kaçırıldın, hayatın yalandı.
Hançer bana doğru çevriliyor.
Anne, öldü.
Hançer göğsüme saplanıyor.
Baba, öldü.
Hançer daha da derine batıyor.
Abin olan adamla bunu bilmeden arkadaş oldun.
Hançer olduğu yerde daire çiziyor.
Aile sevgisini tattın, fakat sana unutturuldu.
Hançer kalbimi parçalıyor..."
İrislerimi bir saniye olsun kapalı ekrandan ayıramıyordum. Belki de kısa süreli bir felç falan geçirmiştim. Haris gideli ne kadar süre olmuştu bilmiyordum ve bir tahminde de bulunamıyordum.
Gözlerimden akan yaşlar yüzümde kurumuş, dudaklarımın arasından sık ve sert nefesler çıkıyordu. Bedenim tir tir titrerken kalbim ve aklımda ona eşlik ediyordu. Etraf çok ama çok soğuktu.
Aklımı mı kaybediyordum?
Hayır, hayır, hayır. Şimdi değildi, şu anda olamazdı fakat o sınırlarda dolaştığımdan da emindim çünkü aklımdan hiçbir mantıklı düşünce geçiremiyordum.
Zihnimin ortasına öyle büyük bir bomba düşmüştü ki mantığım tüm yetkisini aniden yitirmişti.
Ben annemin ölüm çığlıklarını dinlemiştim dakikalar önce. Onu sadece bir kez görmüştüm ve o da öldüğü an olmuştu. Feryatları hala kulaklarımda yankılanıyordu.
Annem beni sevmişti.
Ben annemi hatırlamıyordum...
Ben gerçek annemi bir parça olsun hatırlamıyordum...
Babam, ben ve annem için o yangına girmişti. İstese kendini kurtarabilirdi fakat yapmamıştı. Sevdiğini kurtarmak için canını tehlikeye atmış ve aynı yangında birlikte kül olmuşlardı. Annem ve babam birbirine çok aşıktı.
Babam beni sevmişti.
Ben babamı da hatırlamıyordum...
Saatlerdir yapabildiğim tek şey çocukluğumu hatırlamaya çalışmaktı ve bu başıma balyozla vurulmuş gibi bir acı yaratıyordu. Göğsümü yarıp kalbimi söküp atmışlardı ve hiçbir şey iyileştiremezdi artık.
Belki altı yaşımdan öncesine dair ufacık bir anı bile hatırlayabilseydim söylediklerini yalanlayabilirdim fakat hiçbir görüntü olmaması onun lehine bir detaydı.
Benim küçüklük fotoğrafım bile yoktu ki...
Haris'in söylediklerinden sonra şiddetli bir kriz geçirmiştim. Sinir krizi miydi, neydi, onu bile bilmiyordum. Tek bildiğim bacağımdaki zinciri ve elleriminin bağlı olduğu kalın ipi umursamadan Haris'in üzerine doğru atılmamdı.
Zincir ve ipler derimi zedelemişti fakat hiçbir şekilde umrumda olmamıştı. O zaman düşüncelerim yok denilecek kadar azdı ve sadece dürtülerime göre hareket etmiştim.
Haris'i öldürmek istiyordum.
Haris'i, hayatımı zehrettiği için; annemi ve babamı benden aldığı ve bana onları, abimi unutturduğu için en acı öldürmek istiyordum.
Bu düşünce ise birkaç ay önceki Ahu'nun artık tamamen öldüğünün ve yerine yeni, öfkeli bir Ahu'nun geldiğinin en büyük kanıtıydı.
Çağla demişti bana.
Ben ne olursa olsun Ahu'ydum.
Yalanından değil, gerçek olanından.
Gözlerimde bittiğini sandığım an yenileri gelmeye başlayan yaşlar beni daha da şaşırtıyordu. O kadar çok ağlamıştım, şimdiye kadar bitmeleri gerekmez miydi?
Gözlerimi karşımdaki ekrandan ayırmazken dışarıdan gelen adım sesleri kulaklarıma doldu. Kapı açıldı fakat başımı oraya çevirmedim. Gelen kişiyi zaten az çok tahmin edebiliyordum.
"Evet... En sevdiğim kısım." dedi Haris sesinde psikopat neşesi bulunan bir tonlamayla. "Aile dramı. En keyiflisi."
Neredeyse fısıltı sayılacak bir tonda konuştum. "Yetmedi mi?" dedim pürüzlü çıkan bir sesle. Sesimi çıkartmaya bile mecalim kalmamıştı artık.
Sahi, gerçekten yetmez miydi?
Yeterince beden ödediğimi, acı çektiğini düşünüyordum oysa.
Gece zifiri karanlıktı ve ay ışığı yoktu.
Ne zaman doğacaktı hayatıma?
Haris bu sefer sandalyeye oturmadı. Ayakta dikilmeye devam etti. Yüzüne bakmasam bile gözlerinde o itici parıltının olduğuna emindim çünkü unuttuğum şeyleri bana anlatırken oldukça keyif almıştı ve hepsi onun yüzündendi.
"Şimdi seninle bir challenge oynayacağız, Çağla'cık." Ellerini silkeler gibi birbirine sürttü. "Kazanırsan, yaşarsın; kaybedersen, ölürsün."
"Zaten öldüm ya ben!" Titremem bir türlü dinmiyordu. "Halime, aileme, yaşadıklarıma üzülecek bir kalbim bile yok artık. Üzülme hakkımı bile aldınız benden!" Sesim sonlara doğru yükselmişti fakat bu öfkeden dolayı değildi.
İçimdeki acıyı daha fazla dizginleyemiyordum ki.
Hissettiğim hiçbir şey kalbime ulaşmıyordu sanki; asıl olay beynimdeydi ve bu canımın daha çok yanmasına sebep oluyordu.
"Ama ben 'Yok olmanı.' istiyorum." dedi karanlık bir ses tonuyla. Yok olmanı derken kelimelerin üzerine bastırmıştı. Zaten yok olmuştum ben, anlamıyor muydu?
Ben konuşmayınca o yeniden lafa girdi. "Şimdi, oyunun kurallarını anlatıyorum." dedi sanki ölmek çok da tınımdaymış gibi.
Normalde ölmekten korkardım; intihar etme denemelerimde bile korkmuştum çünkü yaşayamadığım hayatı merak ediyordum. O zamanlar bu hayatı yaşayanların nasıl hissettiğini hep merak etmiştim.
Hep bu ihtimalde tutunmuştum ve artık o ihtimal de yoktu.
Bu bahsettiği challenge her neyse sessizce teslim de olabilirdim.
Ölüme kucak açabilirdim...
"Bu odanın dışında, saatli bir bomba düzeneği var." Gülümsedi. Utanmasa kahkaha atacaktı hani. "İki buçuk dakikalık bir zaman kaldı aktif olmasına. Aktif olduktan üç saniye sonra binanın havaya uçacağını düşünürsek, yaşamak için iki dakika otuz üç saniyen var."
O sırada kapı açıldı ve içeri bu sefer tanımadığım bir adam girdi. Yanıma gelip ilk önce ayağımdaki zinciri, sonra da ellerimdeki ipi çözdü. İp ve zincir yüzünden derim kalkmıştı. "Fiziksel bir kısıtlanman olmayacak. Aslında olsa çok daha keyifli olurdu ama bu sefer sonuç kesin ölümdü." Dudak büzdü. "Ben kesin sonları pek sevmem. Ne olacağını önceden bilmek sıkıcı."
Kolumu kaldıracak mecalim yoktu ne fiziksel engelinden bahsediyordu bu?
"Açman gereken sadece bir kapı var." İlk önce adamı, sonra da kendisi çıktı bulunduğum odadan. Kapıyı kapatmadan önce konuştu. "Bol şans." Yüzündeki uyuz gülümsemeyi de alıp odadan çıktı.
Yüzümü pencere tarafına çevirdim usulca. Muhtemelen saat gece yarısını geçiyordu olmalıydı. Yaklaşık beş saniye sonra ise bir motor sesi duydum.
Yavaşça ayağa kalkmaya çalıştım fakat zincir bileğimi çok kötü zedelemişti.
Acıdan gözlerim kararırken sendeledim ve elimi yanımdaki duvara yasladım. Ekim kurumuş kan lekelerine değdiğinde kendimden bile iğrendim o an.
Saçlarım yüzüme dökülüyordu.
Saçlarımdan bile nefret etmeye başlamıştım.
Ben herşeyden nefret etmeye başlamıştım.
Gözlerimi kapattım ve birkaç saniye görüşümün düzelmesini bekledim. Yanlış hesaplamadıysam yaşamak için sadece bir dakikam kalmıştı.
Ters anlaşılmasın; yaşamak istediğim falan yoktu. Bunun için çabalamıyordum ya da umut falan da etmiyordum.
Umut kelimesi artık benim gibi bir enkaz yığını için hiçti.
Bazı insanların hayatına isteğim dışında girmiştim. Elimde olmadan onların hayatında bir yer edinmiştim ve kimse böyle bir şeyi, yarı yolda bırakılmayı, sözsüz vadasız terkedilmeyi hak etmezdi.
Özellikle de Atlas...
Ayrıca abim bunca yıl ailesiz kalmıştı. Onu bir kere daha tek bırakamazdım. Sadece onun iyi olması için yaşayacaktım.
Zaten istedem de artık kendim için yaşayamazdım.
Sarsak adımlarla kapıya doğru ilerledim. Her iki adımımdan birinde sendeliyordum. Kapıya ulaştığımda zorlukla kulpuna tutundum ve güç bela iterek kapıyı açabildim.
Kapıyı açtığımda beni beklediğimden daha ufak bir yer karşıladı. Açıkçası daha geniş bir depo hayal etmiştim. Yaklaşık üç dört adım ötemde duran düzenek ise yaşayıp yaşamayacağımı belirleyecek son saniyeleri sayıyordu.
Kırk iki saniyem kalmıştı. Üç saniyede bomba infilak edeceğine göre kaba hesap kırk beş saniyeydi.
Duvardan tutunarak yürümeye devam ettim. Ayağım çok acıyor ve yürüyüşümü yavaşlatıyordu fakat bunu yüzüme yansıtmadım. İfadem bomboş ve soğuktu.
Kapıyla aramızda beş altı adımlık bir mesafe kaldığında kulaklarıma bir araba sesi doldu.
Bir değil, bir kaç...
Kalbim ne olduğunu çoktan anlamış ve hatta ihtimalleri bile sıralamışken aklım ona yetişmekte zorlanıyordu. Çok değil, iki saniye kadar aklıma olanlara yetişmesi için zaman tanıdım.
Kaldı, otuz saniye...
O sırada aklıma bir düşünce oturdu. Atlas... Atlas'lar gelmiş olabilir miydi?
Beni bulmuş olabilir miydi?...
İçim panikle dolarken adımlarımı hızlandırdım. Hayır, ben varken patlarsa sorun yoktu fakat onlara zarar gelmemeliydi.
Gelmesindi.
Zorlukla son kapıya ulaşıp onu da açtığımda karanlık gökyüzü beni karşıladı. Gözlerime araba farlarının yoğun ışıkları dolduğunda bir an kör olduğumu bile düşünmüştüm. Ondan fazla araba vardı burada.
İçimden ise kalan saniyelerimi saymaya devam ediyordum. Gözlerim ışığa alıştığında yeniden araladım gözkapaklarımı.
Tam o sıra ise gözlerim o iki renkli irislerle buluştu anında.
Ne kadardır onları görmemiştim, kaç saat geçmişti aradan bilmiyordum fakat onları ne kadar özlediğimi şimdi çok daha iyi anlıyordum.
İrislerimiz buluştuğunda o orman yeşili gözlere öyle hızlı bir şekilde huzur doldu ki bakmaya doyamazdı insan. Güzeldi gözleri. Çok güzeldi.
Tek eliyle sol gözünden akan yaşı hızla silip bana doğru hzılıca gelmeye başladığında kalbim bu sefer onun için korkuyla doldu.
Ayağımın acısını, sendelememi umursamadan ona doğru koştum. Gözlerimden yeniden yaşlar boşalmaya başlamıştı.
Bileğim büküldüğünde yere kapaklandım fakat bu bir saniye bile umrumda olmamıştı. Tekrardan ayağa kalktım ve zorlukla da olsa ilerlemeye devam ettim.
On... Dokuz...
Aramızda çok az mesafe kalmıştı fakat binadan yeterince uzaklaşamamıştık.
Sekiz... Yedi...
Son gücümle Atlas'a doğru atıldım ve ellerimiz buluştu. Ayakta zor durduğumdan dolayı kollarımdan tutmuş bana destek oluyordu. Tabii bunlar inanılmaz hızlı bir şekilde gerçekleşmişti.
Aramızdaki boy farkına rağmen ikimizde birbirimizin gözüde dalıp gitmiştik. Sanki ikimizin dili de lal olmuştu. Gakat sessizlik yine bize muhbirlik yapıyor; hissettiklerimizi, konuşamadıklarımızı kalplerimize fısıldıyordu.
Altı... Beş... Dört...
Bina tarafından gelen tiz bip sesi gerçekliğe dönmeme ön ayak olurken o tarafa döndüm ve aynı anda büyük bir çığlık kopararak Atlas'ı yere doğru ittim. Diğerleri bu tarafa gelmemişti.
Üç... İki... Bir...
Daha Atlas ne olduğunu anlamadan yere düştük ve bir salise bile geçmeden büyükçe bir patlama sesi duyuldu. Patlamanın şiddetiyle yerde yuvarlanıp ileri doğru savrulmuştuk.
Kulaklarıma şiddetli bir uğultu hakim olurken gözlerimi korkuyla yumdum. O da benimle aynı anda kapattı gözlerini.
Minik şarapnel parçaları tenime dokunuyor, değdikleri yerde ufak çizikler açıyordu fakat canım yedi kurşunla vurulmuşçasına acıyordu. Gerektiğinden çok daha fazla acıyordu canım. Fakat acıyacak bir yerim de kalmamıştı ki.
Hala nasıl kanayabiliyordum?
Patlamanın şiddeti durulmaya başladığında gözkapaklarımı yavaşça araladım. İrislerim yine o güven verici irislerle buşuştuğunda yüzüme buruk bir tebessüm kondu. Kulaklarım çınlıyordu.
Karşımda saçları alnına dökülmüş, yer yer terden yüzüne yapışmış, göğsü korkuyla inip kalkan ve gözleri dolu bir Atlas vardı. Dudaklarından çıkan sert nefesler yüzüme çarpıyordu.
Vücuduma kendi bedeniyle siper olmuş, beni ufak yaralardan bile korumaya çalışmıştı.
"Geldin, buldun beni..." dedim gözlerim dolu doluyken.
Yarım şekilde gülümsedi. "Bul beni dedin, ben de buldum. Orkide güzeli..." Bu hali bana ilk tanıştığımız ve birbirimize iki yabancı olarak baktığımız günleri anımsatmıştı."Ve seni asla bırakmayacağım."
Gözlerime son bir kez içli içli baktı ve hızlıca üzerimden kalktı.
Patlama yüzünden üst üste düşmüştük.
"Toplan!" dedi Atlas korumalara ithafen. Ben ise hala yerden kalkamamıştım. Ayağımın acısı tüm bedenimde yankılanıyordu.
Hafifçe doğruldum ve başımı çevirip yanan binaya baktım.
Haris haklıydı; beni yok etmişti.
Benim vicdanlı ve masum olan tarafımı yok etmişti.
Gözlerimi yanan binadan ayıramazken ne olduğunu anlamadan bir anda havalandım. Atlas'ın güven verici kokusu burnuma dolduğunda içimdeki acının az da olsa hafiflediğini hissettim. Kollarımı boynuna doladım ve başımı göğsüne yasladım.
Gözlerimi kapattım fakat kulağım dışarıdaydı. Her kafadan farklı bir soru çıkıyordu fakat Atlas ileri doğru yürümeye başlamıştı bile.
Yine aklımı okuyordu işte.
Kaçmak istediğimi, sorularla uğraşmak istemediğimi anlamıştı.
O beni sessizliğimde bile duymuştu.
Duymaktan ise hiçbir zaman vazgeçmemişti.
Bir arabanın kapısının açılma sesini duyduğumda kısık bir nefes verdim. Kalbim acıyla kıvranıyordu. O sırada kulağıma başka birinin telaşlı sesi ulaştı.
"O... İyi mi?"
Gözlerimi hafifçe araladım ve kısık gözlerle Selim'in çehresine baktım. Gözlerinin akı kıpkırmızı olmuş, saçları dağılmış ve yüzü kızarmıştı.
Onu çok fazla tanımıyordum fakat öfkelenince kızardığına birkaç kez tanık olmuştum. Gözlerimi o derin mavi irislerden birkaç saniye çekmedim. Gerçek olanı hazmetmek istedim.
Abim...
Hep hayalini kurduğum, fakat varlığından dahası yeni haberdar olduğum abim...
Bu gerçeklerin bana fazla olduğunu anladığım başka bir andı.
En sonunda "İyiyim... Merak etme." diyebildim kuru bir ses tonuyla. Yaşadığı rahatlama omuzlarının yavaş yavaş gevşemesine sebep olurken gözlerini yavaşça açıp kapattı sakinleşmek ister gibi.
Gözlerimi yeniden kapattım ve başımı tekrar ait olduğu yerine koydum. Atlas ise yine ne demek istediğimi anlamış ve yeniden hareketlenmişti. Beni arabanın arka koltuğuna oturtup yanıma geldiğinde hiç konuşmadan başımı dizine yasladım ve gözlerimi kapattım.
O saçlarımı okşamaya başlarken araba yola çıkmıştı bile.
Saçlarıma her dokunuşu içimdeki bir düğümü çözüyor, kandırmacalı bir soruya cevap oluyordu sanki.
Dakikalar sonra "Atlas," dedim yorgunca. Sadece uyumak istiyordum.
Aynı Atlas'ın dediği gibi; yine uykuya kaçıyordum.
Çünkü uyku hissetmekten soyutlandığım tek andı ve ben bu kadar fazla hissetmekten çok ama çok yorulmuştum.
İnsan hissetmekten yorulur muydu?
İnsan duygularından nefret eder miydi?
Ben etmiştim.
"Efendim, orkide güzeli," İlk başlarda bana lakap ile seslenmesi garip gelmiş olsa da, şu an çok iyi geliyordu. İsmimle seslenmemesi iyiydi.
Çünkü ben de bilmiyordum ki.
Kimdim ben?
Ahu muydum, yoksa Çağla mıydım?
Gerçek miydim, yoksa yalan mıydım?
Masum muydum, yoksa ben de mi simsiyah olmuştum?
"Ben bugün bir şey öğrendim de." dediğimde sesim sonlara doğru titremişti. Gözlerimi sertçe açıp kapattım birkaç defa. Sıxlıyorlardı. Hayır, ağlamamalıydım.
Ağlamamam lazımdı.
Söylediklerimle onun da bedeninin kasıldığını hissettim. "Ne öğrendin?" dedi tereddütlü bir sesle.
O sırada ufak çaplı bir aydınlanma yaşadım. Bana izletilen videoda Selim'i zapt etmeye çalışan adam Fidan'ın yanında oturan ve Atlas'a tip olarak çok benzeyen adamla aynı kişiydi. Tabii o zamanlar daha gençti fakat tanımıştım.
Yani şimdi tanımıştım.
O adam, Atlas'ın babasıydı.
Atlas belki de herşeyi tanıştığımız ilk andan beri biliyordu.
Kalbimde bir uyuşukluk peyda olurken yutkundum.
Atlas konuşmadığm için"Orkide güzeli?" diye seslendiğinde daldığımı anca fark edebilmiştim.
"İnelim, öyle söyleyeceğim." dediğimde sessiz kaldı. Biliyordu, öğrendiğimi de anlamıştı ve ne tepki vereceğimden korkuyordu.
Ona kızamazdım. Haklıydı. Ben olsam bende saklardım diyemiyordum çünkü ne pahasına olursa olsun söylenmesi gereken bir şeydi fakat tepkilerini de kestiremezdim sanırım. Bu büyük bir riskti. Sadece nedenini soracak ve geçmişten bahsetmesini isteyecektim. Başka bir şeye mecalim de yoktu zaten.
Dakikalar sonra araba dağ evinin önünde durduğunda bir kere daha geçmişe ışınlandı zihnim. Yüzüme minik bir gülümseme yayıldı.
Başımı Atlas'ın dizinden usulca kaldırdım. Ön koltuktaki tanımadığım koruma sürücü koltuğundan inip arkadaki arabalardan birine bindi ve gözden kayboldu.
Geriye sadece iki jeep kalmıştı. Korumalar arabalardan inip dağ evinin etrafına dağılmışlardı bile.
Atlas arabanın kapısını açıp indi ve benim tarafıma geldi. Kapıyı açtı ve beni yavaşça kucağına aldı. Başımı yine göğsüne yasladım ve kollarımı boynuna doladım.
Burası güvenliydi.
Korumalardan biri kapıyı açtı, biz içeri girdiğimizde ise kapıyı arkamızdan kapattı.
Ömer neredeydi bilmiyordum. Atlas'ın yanında hep onu görmeye alışmıştım. Zaten zor güvenen bir tiptim ve son olanlardan sonra korumalara bile hepten şüpheyle yaklaşacaktım sanırım.
Atlas beni yavaşça koltuğa oturttu ve salonun ışıklarını açtı. Burayı seviyordum, çok huzurlu bir ruhu vardı. Onun için de önemli olmalıydı.
Atlas mutfak tezgahının yanına gidip dolapları karıştırmaya başladığında onu izlemeye başladım. Neyi aradığını bilmiyordum fakat tahmin edebiliyordum.
Gözüm ayak bileğime kaydı bir saniyeliğine. Bacağım ilk önce kırılmıştı, şimdi ise zedelenmişti. İyileşememişti bir türlü. Birileri tek başıma yürümemi istemiyordu sanırım.
Tepemde bir gölge belirdiğinde başımı kaldırdım. Elinde ilk yardım çantası tutan Atlas ile kesişti gözlerim. Önümde diz çöküp çantadan birkaç şey çıkardı ve ayağıma pansuman yapmaya başladı.
Eli çok ama çok hafifti fakat canım inanılmaz şekilde yanıyordu. Bunu yüzüme yansıtmadım. Bu psikolojik bir şey miydi bilmiyordum fakat o kadar yakıyordu ki bir anlam da yükleyemiyordum.
Ben canım daha da yanamaz derken bedenim canımın on kat yandığına inanıyor ve buna göre tepki veriyordu.
Bu komik olmayan bir şaka gibiydi.
Gözlerimi Atlas'tan çektim ve ellerine indirdim. "Neden?" dedim yorgunca. "Neden anlatmadın?" Asıl konumuza geri dönmek garip hissettirdi.
"Neyi... Neden anlatmadım?" dedi Atlas ayağımı yavaşça sararken. Sonra ilk yardım çantasını hızla topladı ve aldığı yere koydu aceleyle.
"Atlas..." Yanıma geri döndü ve yine önümde diz çöktü. Kederli bakışları üzerime değdiğinde burnumun ucu sızladı fakat kendimi frenleyebildim.
"Selim..." Yutkundum. "Abimmiş?" Ses tınım sorar gibiydi. Bir de ondan duymak istiyordum. Haris onların düşmanıydı ve belki de yalan söylemişti.
Gözlerini yere dikti. "Ahu..." Bana adımla seslenmezdi ve bu; bazı şeylerin doğru olduğuna işaretti.
Bana adımla seslenmesini yadırgamamam gerekiyordu fakat aşırı garip hissettirmişti.
Ve, berbat.
Sorumu yineledim. "Neden söylemedin?" Sesim sertleşti fakat aynı zamanda titriyordu. Kendimi zorlayarak ayağa kalktım fakat tüm kaslarım dayanılmaz şekilde sızlıyordu. "Neden Atlas! Neden sakladın bunu benden!?"
Artık bağırıyordum. İçimdeki öfkeyi durduramıyordum.
Atlas da benimle birlikte ayağa kalktı. Aramızdaki boy farkı yine çok ironik duruyordu.
Başım döndüğünde gözlerimi kısacık yumdum ve koluna tutundum. "Ahu? Güzelim iyi misin!?" diye seslendi yüzüme doğru endişeli bir sesle.
Gözlerimi açtım ve irislerine odaklandım. Fakat bu sefer gözlerim dolu doluydu. "Neden sakladın?!" dedim, acı çektiğim ses tonuna yansımıştı.
Onun gözleri de hafiften sulandığında içim daha da çok yandı. Elimi yumruk yaptım ve kalan tüm gücümle göğsüne vurdum. Bir elimle de ondan destek alıyordum.
O ise bir adım bile geri çekilmiyordu.
"Neden?!" Bir kez daha vurdum.
Onun bir suçu yoktu. "Abimmiş o adam benim... Hep hayalini kurduğum abimmmiş!" Bir kez daha vurdum.
"Annem sevmiş beni! Babam korumuş!" İdrak ettikçe daha da çok ağladım. "Zarar vermemiş bana!" Hıçkırdım ve bir kez daha vurdum.
"Ailem..." Yutkundum. "Atlas ailemi hatırlamıyorum ben!" Vuruşlarımda tüm gücümü kullanıyordum fakat onun canını yakacak kadar kuvvetli değildi hiçbiri.
Alnımı göğsüne yasladım ve sesli şekilde ağlamaya devam ettim. Bir yandan da vuruyordum. "Seslerini hatırlamıyorum! Görünüşlerini, zevklerini, nasıl hissettirdiklerini bilmiyorum!"
Zorlukla yutkundum. "Atlas ben sevgilerini hatırlamıyorum! Neye kızarlar onu bile bilmiyorum!" Elim yavaşça aşağı düştü. "Başım acıyor, hatırlamaya çalıştıkça daha da çok acıyor!"
"Neden?..." Ağlayışım hıçkırıklarıma karışırken Atlas'ın eli yavaşça sırtıma dokundu. Bu hareketi daha da çok ağlamama sebep oluyordu.
"Neden?..." diye fısıldıyordum sadece. "Neden?... Neden?... Neden?..."
Sahi hangi soruya cevap olmuştu ki 'Neden?'...?
Ne kadar süre öyle kaldık, bilmiyordum. Ağlayışlarım durmuş, hıçkırıklarım sesli nefeslere dönüşmüştü.
Kalbimin acı çekmekten sertleştiğini hissetmeye başlamıştım ve bu, bir daha eskisi gibi olanayacağımın başka bir işaretiydi.
Atlas'ın "Korktum." dediğini duyduğumda başımı kaldırıp yüzüne baktım zorlukla. "Biliyorum, biliyorum bu bir bahane değil. Ama çok korktum."
Sertçe yutkundu. "Yine o geceki gibi kırgın, ama aynı zamanda da soğuk bakıyorsun." İntihar etmek istediğim geceden bahsediyordu.
"Yine ölmek istersin diye çok korktum. Hala da korkuyorum..." Onun da korktuğu bir şey vardı demek. "Hep ölüme kucak açıyorsun, Ahu. Onu bekliyorsun. Belki de her dakika ölmeyi yeniden diliyorsun." Gözlerini acıyla yumdu.
"Ölüme aşık etti beni felek.
Ben aşığıma hep kucak açarım.
Yok olmaya mecbur etti beni kader.
Yaşayıp da ne yaparım?..."
"Neden korkuyorsun?" dedim inanılmaz titreyen bir sesle. "Kimim ki ben?"
Kimdim ki ben onun gözünde...
Burnundan güler gibi bir nefes verdi fakat acı ile harmanlanmıştı. "Bunu şimdi söylediğim için kendimden nefret ediyorum." dedi fısıldayarak. Bunu kendine söylediği için ses etmedim ve orman yeşili gözlerine bakmaya devam ettim.
Dudakları yavaşça aralandı. "Aşığım."
Duyduğum kelimeyle gözlerim büyüdü. Yok, ben yanlış duymuş olmalıydım. Sanırım cidden delirmiştim, hayali sesler falan duymaya başlamıştım.
"Çok aşığım." dediğinde daha da şaşırdım. İnsan aynı sesi iki kez duymazdı değil mi?
Eli saçlarıma dokundu. "Deliler gibi aşığım sana, orkide güzeli." Derin bir nefes aldı. "İster benden nefret et, yüzümü bile görmek isteme. Anlarım... Tek taraflıysa da anlarım."
Fakat irisleri tam tersi olması için bana adeta yalvarıyordu.
Titrek bir nefes aldım. "Biz tanışalı üç ay bile olmamışken... Bu kadar çabuk aşk olmaz Atlas." Gözlerimi gözlerinden çekmedim.
"On dört yıl yeter mi peki?" dediğinde gözlerim doldu yeniden. Biz birbirimize çocukken aşık olmuş olmuştuk demek ki.
Onu da unutmuştum.
Sevgimizi de unutmuştum.
Bu gözleri de unutmuştum fakat hayat onu bana geri vermişti.
"Yeter de artar bile..." dedim içimdekileri onunda anlamasını isteyerek. "Kırık bir kız ve güçlü, gizemli bir adam... Birbirine aşık mı oldu?"
Hayır, hala içim yanıyordu.
Fakat artık tutunabileceğim bir dal daha vardı.
Onun için savaşmam gereken bir can daha vardı.
Ve ben, onları kendi isteğimle terk etmeyecektim.
"Oldu..." dedi Atlas. Onun da sesi ilk defa güçsüz fakatok mutlu çıkıyordu. "Bir mucize oldu..."
♡
Nasılsınız?
Bölüm nasıldı?
En sevdiğiniz sahne?
~Yorum + Oy~ lütfen
Hoşça kalın. Kitap okuyun;) 🦋
