12. bölüm · Yürek Tarlası "KIRIK BEYAZ"
12. Bölüm "Bağırma."
12. Bölüm
"Bağırma."
"Gerçekten sessiz biri misinizdir?
Kimin dinlediğine bağlı."
-Stephen King-
♡
"Güçlü duygulara sahiptir insan. Keşke onları taşıyacak kadar güçlü bir yüreği de olabilseymiş..."
Genelde tanıtmazdım kendimi insanlara. Şunu sever mişim, bundan hoşlanır mışım, ondan korkar mışım falan filan.
İhtiyacım olmazdı çünkü. Kimse beni tanımak istemezdi. Hoş, ben de onların nelerden hoşlandığını çok merak etmiyordum.
Kendimi bildim bileli yalnızdım.
Fakat, kalbim ilk defa biri hakkında daha çok şey öğrenmek ve kendimi ona anlatmak için çırpınıyordu...
Onun sevdiği rengi, hoşuna gitmeyen yemeği, kalbini kıran sözcükleri, hatta nefret ettiği şeyleri bile merak ediyordum. Benimkiler bir köşede dursun; şuan önemli olan onunkilerdi.
O kapalı kutunun kapağını aralamak için yeterli cesaretim var mı yada buna yetecek kadar güçlü müyüm kestiremesem de en kolay yol olan konuya bodoslama dalma yolunu seçtim.
Biz zaten selamını sabahını sessizlikle halletmiştik.
O da şimdiye dek benim sorularıma alışmış olmalıydı. Yanında oldukça çenem düşüyordu ve bu düşünülmesi gereken ayrı bir konuydu.
Kelimeler ne kadar boğazımda bir barikatmışçasına beni zedelese de kararımı vermiştim. Gözlerimi uzun süredir izlediğim ağaçlardan alıp yine bir kısmı kızıl kahve olan o gözlere döndüm ki nitekim beni güvende hissettiren tek orman orasıydı.
"Atlas," dedim ve dikkatinin tekrar üzerinde toplanmasını sağladım. İkimiz de dakikalardır önümüzdeki yeşil alanı izliyorduk. "Sence de haksızlık değil mi? Son günlerde devamlı hayatımdasın ve benim senin hakkında bildiğim tek şey ismin, soyadın, mafya olduğun, bir kardeşin olduğu,"
Konuşurken sesimde hafif bir sitem vardı ki bunu çoğu kişi fark edemezdi. "Ha bir de, şekerli kahve sevmediğin." Başımı geriye doğru yasladım. Gözlerime temas etmek istemiyordum.
Atlas ketum biri miydi yoksa insanlara kendini mi anlatmayı sevmiyordu emin değildim. Belki de konuşmak yerine dinlemek daha çok hoşuna gidiyordu.
"Neleri merak ediyorsun?" diye duygusuz sesiyle konuştuğunda içimdeki çocuk mutluluk naraları atmaya başlamıştı sanki.
Soğuktu, kapalı kutuydu falan filan ama belli başlı kişilere iyiydi ve cesaretimi toplamamın sebebi de buydu zaten.
Birlikte geçirdiğimiz o sayılı günlerde onun hakkında öğrendiğim tek bir şey varsa bu, duygusuz olduğu değil duygularını gizlemede ustalaşmış biri olduğuydu.
Buraya bir Oscar ödülü alalım.
Dudaklarımı hafifçe büzdüm. "Ne bileyim... Neleri seversin? Nelerden hoşlanmazsın? En sevdiğn renk mesela?" dedim aklımdakileri kısaca özetleyerek.
Resmen taksit taksit tanışıyorduk. Utanmasak borç senedi imzalayacaktık herhalde.
"Ama," Bedeninin yarısını bana doğru çevirip gözlerimin içine bakmasıyla kalbim yine o uzun koşusuna başladı. Sesinde bir kabul etme tınısı vardı sanki. "Ben de senin hakkında ismin, soyadın, yaşın, ve tasarım okuduğun dışında bir bilgiye sahip değilim, orkide güzeli." dedi gözlerini kısarak.
Haklıydı. Kendimi birine tanıtacak olsam bu kişi Atlas olurdu. "İstesen bulabilirdin ama," dedim omuz silkerken.
"Ben senin anlatmanı istiyorumdur belki de," dediğinde içimde minik çiçekler açtı sanki. Benim alanıma saygı duyuyordu. Ben istediğim kadarını anlatabilirdim o da bunu en başından kabullenmişti.
"Tamam ben de anlatacağım. Ama ilk sen!" Sesimde yaramaz bir çocuğun sevinci saklıydı. Başımı kaldırmış, yine onun gözlerine dikmiştim irislerimi.
Kısa bir nefes vererek "Anlaştık." dediğinde ise tüm odağım iki dudağının arasından çıkacak olan kelimelerdeydi.
Gözlerini tekrar gökyüzüne çevirdiğinde yeşillerinden mahrum bıırakıldım. O ise bana hiçbir zaman yükseltmediği tok sesi ile sıralamaya başladı zevklerini.
"Adım Atlas, ki bunu zaten biliyorsun orkide güzeli."
Merakla dinliyorum efendim.
"Ne kadar önemlidir bilmem ama, renk olarak siyah ve soluk gri benim için dünyadaki tek renktir. Sevmem pek diğerlerini."
Derin bir nefes aldı. "Yemek ayırt etmem ama balığın adını bile geçirmesek daha iyi."
Balıktan kim hoşlanırdı ki zaten?! Asıl seviyorum dese tuhafıma giderdi.
"22 yaşındayım. Motorum can yoldaşım gibidir. Arada kış bahçesi ile ilgilenirim. Serdar ve Fidan kadar olmasa da arada açarım kitap kapağını. Kağıt karalarım bazen." Merakımı cezbetmişti şimdi. "Bir ara gösteririm."
Adam yürüyen sanat harikası daha ne diyeyim...
Herşeyde bir eli, uzmanlığı vardı maşallah.
"Bağırmaktan hiç hoşlanmam, ki en azılı düşmanım bile bağırdığıma şahit olmamıştır. Ben işimi sessizlikle halledenlerdenim."
Tanışmamızın arasına giren günlerin ardından zihnimdeki Atlas profili sonunda tamamlanabilmişti.
En sonunda "Sıra sende." diye topu bana attığında ne yapacağımı bilmiyordum fakat sanırım onun izinden gitmek en iyisiydi.
Derin bir nefes aldım ve konuşmaya başladım. "Adımı biliyorsun zaten. Renk olarak beyaz ve mat sarı en sevdiğim. Balıktan hiç haz etmem, lise zamanında okulda Karadeniz şenliği yapılmıştı. Kapıdan geri dönmek zorunda kaldım."
Ağzımdan minik bir kıkırtı kaçtığında aklım anılara dalmıştı. O an fark ettim bir çift yeşil ve kahve gözün beni pür dikkat izlediğini. Söylediğim her şeyi aklına kazıyor gibiydi.
"Motorum yok ama onlara ayrı bir ilgim var. Neden bilmiyorum. Sanırım özgürlük tanımına çok yakın oldukları için." Dilimi kuruyan dudaklarımda gezdirdim. "Tasarım defterim var, ben de onu gösteririm bir ara." Bana bu kadar dikkatli bakması rahatsız ediciydi.
Kimse görmemiş, kimse kapağının arkasıyla tanışmamıştı o defterin.
İlk o görmeliydi.
Defterim benim en önemli sınırımdı ve o sınırı şimdiye kadar kimse geçememişti. Sedef bile hep bakmak istemişti fakat ben izin vermemiştim. Doğu beni rahatsız eden şeyin üzerine gitmezdi zaten.
Neden bilmiyordum ama ilk o sınırlarımı geçmeliydi.
"Kitap okumak benim için herşeydir." dedim kişiliğimin omurgası olan o maddeyi söyleyerek. "Özellikle romanlar ama. Okuduğumuz şeyin, her satırının bir hikayesi olmalı bence."
"Ha bir de, bu hayatta en çok korktuğum şey; yüksek ses ve böcekler." Böcek dediğimde bile içim titriyordu resmen. Tüylerim diken diken olmuştu yine.
"O zaman başını sola doğru çevirmemelisin," dediğinde anlamayarak yüzüne baktım. O an sol kolumun üzerinde bir kıpırdanma hissetmemle başımı o yöne çevirmem ve kulak tırmalayıcı bir çığlık atmam bir oldu.
Ki bir kere de değildi. Dirseğimin üzerinde anca bir iki santim büyüklüğünde olan ama benim için bir karış boyutunda bir örümcekle bakışıyordum!
Travmalarım zar zor gömdüğüm yerden bana el sallıyordu.
"Atlas! Kolumun üzerinde! Kolumun üzerinde bir örümcek var!" Böcekler, özellikle örümcekler beni mahvediyordu. Biri üzerime çıktığında bam telime basılmış gibi hissediyordum.
Öylesine panik olmuş ve bedenim öyle bir gerilmişti ki, korkudan kalbimin boğazımda atmaya başladığını hissediyordum.
O anki panik halim, çığlıklarım ve korkum birleştiğinde ağlamanın kıyısına gelmiştim. Göz pınarlarım sızlıyordu.
Allah'ın cezası koluma yapışmıştı sanki!
Bu halimle örümcek bile benden korkmuştu belki de fakat bunu düşünecek veya önemseyecek hal, empati falan yoktu bende.
Atlas'ın yüzünde yarım bir gülümseme belirirken kaskatı kesilmiş koluma uzandı. Üzerinden uzanıp örümceği dikkatlice işaret parmağının ucuna aldığında zor da olsa sakinleşebilmiştim. Hayvanı benden uzak bir tarafa bıraktığında derin bir nefes aldım.
"Bu kadar korktuğunu bilmiyordum, orkide güzeli. Bilseydim fark ettirmeden alırdım." dedi mahcubiyet dolu bir ses tonuyla.
"Bende biraz aşırı tepki verdim sanırım fakat onu öyle koluma yapışmış halde görünce..." Ellerimin bir yaprak misali titremesi bedenimin şoku hala atlatamadığının göstergesiydi.
İkimiz de konuşmadık bir süre. Ben sakinleşebilmek için o da bana izin vermek adınaydı bu sessizlik. Garip bir iletişimimiz vardı. Araya illa bir sessiz an koyacaktık sanki.
Beni nedensiz bir şekilde bu kadar önemseyen bir adamın sorusunu cevapsız bırakmak canımı sıkıyordu ama anlatmak da benim için kolay değildi. Konuşmamızın arasına birkaç dakika eklememiz bu yüzden en iyisiydi.
O belki de çoktan unutmuştu sorusunu fakat içimde ukde kalmıştı bir şekilde.
Kelimeleri aklımda az daha toparlayabilmiştim. Biz konuşurken hava kararmış ve ay gökyüzünde yer almıştı bile.
"O gün..." diye başladım konuşmaya. Onun ise hangi gün diye sormaması bunu beklediğini, unutmadığını gösteriyordu.
"Sormuştun ya bunları," Kolumu ona doğru uzattım. Ne zamandan kaldığı bilinmez birkaç yara izi kaşlarını derince çatmasına sebep olmuştu yine. "Kim yaptı diye." dedim sözümü tamamlayarak.
Derin bir nefes daha aldım. Kelimeleri kanatmadan telaffuz etmek zordu. "Babamdı. Yani babam denilen kişi."
Atlas'a çevirdim yüzümü. Ne tepki vereceğini merak ediyordum. Kızıl kahve kısmı sanki yine kırmızıya dönmüş, ateşler içinde yanmaya başlamıştı. Yeşilleri ise yine buzdu. Gözlerinden saf nefret akıyordu. Çenesini öyle bir sıkmıştı ki dişleri kırılacaktı.
Ölürmek istiyordu o adamı.
Bilmiyordum, belki de.
Ama bir şeyleri parçalamak istediği çok açıktı.
"Neden?" Dudaklarından sadece bu kelime döküldü ki bu kelime her duygunun hapsolmuş haliydi. Nefret. Belki de üzüntü.
Oysa ne kadar da küçüktü...
"Bilmiyorum. Bazen babalar, kızlarının cehennemi olabiliyor." dedim ve gözükmeye başlayan ayı izlemeye başladım. Zordu benim için. Bu kadarı bile gözlerinin dolmasına yeterken onları gizlemek için elimden geleni yapıyordum.
Birkaç saniye sonra birinin omzuma dokunduğunu hissettim. Temastan ciddi anlamda nefret etmem de babamın eseriydi. Bedenim yine kaskatı kesilirken "Atlas?..." diye fısıldadım kısılan sesimle.
Sesimde sen misin der gibi bir tını vardı. Bilmeme rağmen sesini duymalıydım ki tüm gardımı indirebileyim...
"Bana güven." deyip yavaş hareketlerle başımı dizine yasladığında öyle bir boşluğa düştüm ki kalbim bile titremişti sanki. O güçlü, ama bunun aksine kibar parmaklar saçlarımın arasında gezinmeye başladığında bedenim yavaş yavaş gevşemeye başlamıştı.
O an hissettiğim huzurun tarifi yoktu. Fakat kalbimin içimdeki boşluğa inat daha da acılı atması hayatın takdiriydi belki de.
Acımın emaresiydi.
Yalnızlığımın cefasıydı.
Umudumun uzaklığıydı...
Bir süre daha öyle kaldık. Ne kadar olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Gözlerim onun verdiği huzurdan dolayı kapalmak için yalvarırken tek istediğim şey tam burada uyumaktı.
Sadece uyumak.
İlk defa güvende hissederek uyumak.
"Atlas," dedim hala orada olduğunu kendime kanıtlamak ister gibi.
"Efendim, orkide güzeli." Bana neden böyle seslendiğini bilmiyordum. Ama o yapıyorsa mutlaka mantıklı bir açıklaması olurdu.
O bir şey yapıyorsa doğru olurdu.
"Sen... Tehlikeli biri misin?" dedim. Kırılganlığım sesime yansımıştı. Bazı itiraflara ihtiyacım vardı. Sorularımı yok etmeye ihtiyacım vardı.
"Bilmem. Tehlikeli biri miyim?" dedi o da. Sakki bunu benim düşüncem belirliyordu.
Neden bana soruyordu?
"Bilmiyorum Atlas. Gerçi ben bayağıdır hiçbir şey bilmiyorum. Ama... Bana değilsin. Onu biliyorum..." Daha fazla dayanamadım göz kapaklarımın kapanma isteğine.
"Uyuyacağım galiba." dedim fısıltıdan öteye gitmeyen bir sesle. Ben uykuya dalarken onun elleri hala saçlarımdaydı. Sanki bana varlığı ile güven vermek istiyordu.
"Uyu." dedi o da beni telkin ederek. "Ben buradayım." Son duyduklarım bunlardı.
Bir süre sonra -muhtemelen saatler oluyordu- başımın narince salıncağa bırakılması, üzerime örtülen battaniyenin sıcaklığı ve güçlü kollar arasına alınmam benim için bir ömre bedeldi.
Öylesine rahat ve huzurlu hissettim ki, bencillik olduğunu bile bile hep burada kalmak istedim.
Kapıdan içeriye girmemiz ve merdivenlerden çıkışımız film şeridi gibi gelmişti kalbime. Bir süre sonra yumuşak bir yatağa bıraklımam kasılan bedenime de çok iyi gelmişti.
Başımı iyice yastığa gömdüm uyku sersemliğiyle. Bu, burnuma onun kokusunun buram buram vurmasına sebep olmuştu.
Adım sesleri benden uzaklaşırken bir mırıltı çalındı kulaklarıma. "İzin ver, o adamı geberteyim. İzin ver sana zarar veren herkesi bin misliyle bu dünyadan sileyim." dedi ve sonra kapı sessizce kapandı.
Benden izin istemesi garipti. Ne söylerse söylesin mantıklı geliyordu ki zaten.
"Onları mahvedebilirsin. Bedenimdeki yaraları iyileştirebilirsin. Peki kalbimdeki kırıkları, daha da fazla parçalamadan, kendi izlerini silmeden düzeltebilir misin?..."
♡
"Aile sıcaklığına ihtiyacım vardı. Gerçek bir aile sıcaklığına..."
"Bak bak! Eğer buna da inanırsa bu diziyi izlemem ben!" Fidan'ın heyecan ile anlattıklarına dikkatimi veremiyordum. İçimde değişik bir huzursuzluk vardı, ki bu en son olduğunda günüm tam bir felakete dönüşmüştü.
Yıkılana kadar bu felaketlerin ardı arkası kesilmeyecekti anlaşılan. Bilmiyorlardı ki o girmeseydi hayatıma ben çoktan yıkılmıştım...
Sabah uyandığımda Atlas'ın odası olduğunu düşündüğüm bir odada açmıştım gözlerimi. Bunu düşünmemin sebebi her detayına kadar soluk gri ve siyah olmasıydı.
Dağ evinde uyandığım oda gibi sadeydi düzeni ve onun gibi kokması da cabasıydı zaten.
Fidan'dan öğrendiğim kadarıyla Atlas geceden beri eve gelmemişti. Saat neredeyse öğlen olmuştu fakat gelen giden yoktu ve bu onun için daha da endişelenmeme neden oluyordu.
Stres, hüzün ve endişenin bir karışımı olan şeyin bir adı var mıydı bilmiyordum fakat her zerrem bu hisle kuşatılmıştı.
Sessizce yerimden kalktım ve koridora doğru yürüdüm. Kalbimde hafif bir sızı vardı. İğne batırılıyormuş gibiydi sanki. Bana kırılacağımı ve burayı acilen terk etmemi söylemek istiyordu.
İlk geldiğimde geçtiğimiz koridora çıktım. Gözlerim yüzümü yıkamak için lavaboyu ararken birkaç kapıyı kontrol ettim fakat boşunaydı. Sanırım bu katta değildi.
Ayaklarım beni üst kata yönlendirdi. Hızlıca merdivenleri tırmandığımda yine bir koridor karşıladı beni. Koridora doğru bir adım attığımda kulaklarıma bir ses çalındı.
Bir erkek sesi.
Daha çok canı acıyan birinin sesi gibiydi. İnleme gibiydi sanki.
Hızla o tarafa doğru ilerlerken sesin geldiği odayı buldum. İçimdeki endişe hali öyle büyük bir boyuta çıkmıştı ki içeride ne olduğunu bile düşünmeden odaya dalıverdim.
Burası sabah uyandığım odaydı.
Evet, Atlas'ın odasıydı.
Fakat ben uyurken yatak kan revan içinde değildi. Kızıla boyanmış değildi...
Gözlerim korkuyla büyürken titreyerek içeri bir adım attım. Bedenim uyuşmuş gibiydi sanki. Beyaz önlüklü biri ve Serdar yatağın önünde durmuş, kanlar içinde yatan ama bilinci hala açık olan o kişiye endişeyle bakıyordu.
Sinan, bir koruma ve Kaan duvara yaslanmış sessizce bekliyorlardı. Kaan ağlıyordu sanırım.
Uyuşmuş halde yatağa doğru ilerledim ve yaralı bedenin sahibine baktım.
Atlas...
Vurulmuştu. Sol göğsünün hemen altından...
Gözlerim acıyla titrerken o an sanki bende vurulmuştum. Kurşunun acısını bende aynı yerde hissediyordum. Fakat benimki kalbimdi. Sızı, acı tam da kalbimin içindendi.
"A-atlas..." dedim titreyen sesimle. Öyle canım yanıyordu ki. Terden sırılsıklam olmuştu yüzü. Yüzü kasılmış olsa da gözlerinde hiçbir acı ifadesi yoktu.
Canı acımıyor muydu?
"Hayati bir organa denk gelmemiş ama acilen kurşunu çıkartmamız gerek." dedi sol yanımdaki, doktor olduğunu düşündüğüm adam. Adamın dediklerinden hiçbir şey anlamamıştım. Gözlerimi bir saniye olsun yarasından ayıramıyordum.
Hipnotize olmuş gibiydim.
Kuruyan dudaklarını ıslattı. "Orkide güzeli, çık." Bir fısıltı duyduğuma emindim fakat gözlerim sadece yaraya odaklıydı. Öylece bakıyordum sadece.
"Orkide güzeli," Acıdan zedelenmiş fakat hala güçlü çıkan ses kulaklarıma çalındı. Burnum sızlamaya başlarken gözlerim hala aynı yerdeydi. Öylesine tityordu ki bedenim sesi sadece kalbimdeki sızıya körük oluyordu.
"Ahu çık odadan!" diye bir kükreme duyduğumda ise çok içinde başımı sesin sahibine çevirdim. Gözlerim anında dolarken neler olduğunu idrak etmeye çalışıyordum.
Benim gözlerim acıdan dolayı kolay kolay dolmazdı. Gözyaşlarımın sebeplisi genelde anılar olurdu. İnsanlar olurdu
Atlas bana bağırmış mıydı?
Bana?
Dudaklarım küçük bir çocuk edasıyla büzülürken ona bakmaya devam ettim. Belki altı, belki de beş saniye sürmüştü. Konuşmadım fakat gözlerim çok korktuğumu bile bile nasıl bağırırsın diye kederle soruyordu yeşillerine.
Hani bağırmazdın, diye soruyordu.
Hani bana tehlikeli değildin, diye soruyordu.
Hani beni koruyacaktın, diye soruyordu.
Beş saniyeye ne kadar soru, ne kadar acı sığdırabilirdiniz?
Ben bu kadarını sığdırmıştım.
Yeşillerine acı ile baktım yine. Sonra fısıltılı bir nefes döküldü dudaklarımdan. Sesimi yüksek çıkarmaya bile mecalim yoktu.
"Bana bağırma, canım yanar..." dedim ve koşarak odayı terk ettim. Kapıyı yavaşça çektim ve bedenimi kapıya yasladım. Aşağı doğru kayarak yere oturdum. Kollarımla dizlerimi sardım ve başımı dizlerime gömdüm.
Göğsüm şiddetli nefeslerimden dolayı inip kalkarken acı ise tüm uzuvlarımdaydı.
Canım neden bu kadar çok yanmıştı?
Neden?
Gözlerimden yaşlar bir yağmur misali dökülürken tek bir cümle vardı zihnimde.
Bile bile beni nasıl kırdın?
Kalbimin kırılgan olduğunu bilen sen, bile bile onu nasıl parçaladın?...
♡
Nasılsınız?
Bölüm nasıldı?
En sevdiğiniz sahne?
~Yorum + Oy~ lütfen
Hoşça kalın. Kitap okuyun;) 🦋
