8. bölüm · Yürek Tarlası "KIRIK BEYAZ"

8. Bölüm "Yalnız."

Velouria Grey 🍁

8. Bölüm

“Yalnız."

“İyleşmek mi? Ama ben hasta
değilim ki. Kırık döküğüm. Aynı şey değil.
Anlıyor musunuz?”
-Frida Kahlo-

Çok kullanılan bir tabir vardır:

Kendileri için tehlikeli olduğunu bildikleri halde hala aynı şeyi yapmaya devam edenlere “Tehlikeli sulardasın,” derler.

Bu tehlike, bazen bedensel, bazen ise ruhsal olabilir.

Bedensel olanı zaten hepimiz biliyoruz.

Ruhsal olan ise iki taraflıdır. Ya kendiniz bu riske girersiniz yada başka biri birşey yapar, tehlikeli sularda olduğunu bilir fakat umrunda bile olmaz.

İnatla devam eder bu hareketine ve sonunda olan size olur. Üzülen, parçalanan taraf siz olursunuz.

Onlara ise hiçbir şey olmaz...

O kırılma bir şok dalgası gibi tüm vücuda ve ruha yayılır. Acı verir, öyle bir acı verir ki soluksuz kalırsınız. Yapan kişiye karşı ise sizde ne güven kalır, ne de onun hakkında ufacık bir his beslersiniz.

Sevgi çoktan yok olmuştur zaten.

Ona olan daha yeni oluşmuş azıcık güveniminde kırılmasını istemiyordum. Birine daha, hem de yeni yeni güvenmeye başlamışken umudum kırılırsa nasıl bir daha güvebilirdim ki?

Atlas çok tehlikeli sularda yüzüyordu çünkü kendi yeminimi çiğnemiş ve herşeye rağmen ona güvenmiştim.

Ona olan güvenim kırılırsa bu benim kıyametin olurdu.

“Ha?” dedim dediklerinde ciddi olup olmadığını anlamaya çalışarak. Bu adam ya benim duygularımla oynayıp kendince eğleniyordu yada başına güneş falan geçmiş olmalıydı.

Gözlerini kıstı hafiften. “Öyle.” dedi umarsızca. Daha ben kendimi ufacık bile güzel bulmazken onun bana kurduğu cümleler çok garip ve sıradışı gelmişti zihnime.

Aklım ve kalbim öyle yadırgamışlardı ki bu fikiri, tüm benlikleriyle reddediyorlar, inanmak istemiyorlardı söylediklerine.

"Bir dakika bir dakika. Sen ciddisin.” İnanmaz gözlerle ona baktığımda yine o yarım gülüşü yüzüne yerleşti.

“Evet. Hem de çok.“ Başını masadan kaldırdı. Etrafında dönen olayları umursamıyormuş gibi bir tavrı vardı. Bana dedikleri sayesinde ben de etraftaki sesleri duyamayacak hale gelmiştim.

“E-emin misin?” dedim dilimin dolanmasına engel olamayarak. "Yok ya değilsindir canım."

Gözlerini bana çevirdi. “Evet. Hatta…” Bir soluk çekti içine. “Uğruna her şey yok edilir. Fakat sen bunun farkında bile değilsin."

Daha ne kadar şaşırabilirdim? “Hadi, dersi dinle.” Son sözleri konunun kapandığını işaretiydi. Aklımı öyle bir karıştırmıştı ki tek başına toparlamakok uzun sürecekti.

Bedenim benden izinsiz bir şekilde onun emrini yerine getirdi. Fakat zihnim tamamen farklı bir yerdeydi. Sadece onu ve söylediklerini düşünüyordum ve buna ne kadar engel olmak istesem de ipler hislerimin eline çoktan geçmişti.

Ne sınav sonuçlarının stresi kalmıştı aklımda, ne de hocanın anlattıklarını dinleyebiliyordum. Ona karşı anlamlandıramadığım his yine kendini gösteriyordu.

Beni korkutan, ama aynı zamanda güvende hissettiren, tanımadığım o his.

Ben onu düşünüyordum fakat o beni düşünüyor muydu hiçbir zaman bilemeyecektim. Yine masanın üstünde yatar pozisyonuna dönmüştü.

Sabahın köründe kalkmış, hiç işi yokmuş gibi bana kahvaltı hazırlamış, beni okula bırakmış, mafyalık işlerini -artık her neyse- hallettikten birkaç saat sonra nedenini bilmediğim bir şekilde okuluma gelmişti.

Bu dörtlü kafadar okulu önemsiyor olsa bile benden bir üstte, üçüncü sınıfta falan olmaları gerekirdi.

Sadece Atlas’ın değil diğerlerinin de gözlerinden adeta uyku akıyordu. Serdar ne kadar yorgun olsa da hocanın anlattıkları ilgisini çekmiş olmalıydı ki pür dikkat dersi dinliyordu.

Yada bu onun uyanık kalma yöntemiydi.

Kaan Atlas'la aynı şekilde kafasını masaya yaslamıştı. Fakat Atlas'ın aksine o dersin başından beri uyuyordu ve kim bilir kaçıncı rüyasındaydı.

Sinan’ın ise ayakta uyuduğu her halinden belli oluyordu.

Huzursuzca yerimde kıpırdandım. Aklım tamamen ele geçirilmişti sanki. İradem elimden alınmış gibi hissediyordum. Ben onu düşünürken zaman sanki olduğundan çok daha yavaş aktı. Ders bitti.

Ben ise ne dersten bir halt anlayabildim ne de yeterince çok düşünmeme rağmen sorularıma bir cevap bulabildim.

Hoca sınıftan çıktığında sınıfın çoğu dışarı fırladı. Liseli yeni yetme enerjisine sahip olmaları şaşırtıcı nitelikteydi.

Bazı kızlar için ise sessiz bir sınıf yeni gelenler hakkında dedikodu yapmak için harika bir karargah olduğundan burada kalmayı tercih etmişlerdi.

Şükür ki Lara ve grubu da dışarı çıkmanın daha güzel bir seçenek olduğunu düşünenlerdendi. Muhtemelen bahçede takılacaklardı. Uğraşacak birini bulamazlarsa belki sınıfa geri dönerlerdi.

Benimle uğraşmak için.

Umarım dönmezler.

İçimden onlara hak ettikleri derecede büyük bir küfür savurdum. Yorgundum ve bir belayla daha uğraşacak halde değildim. Keskin bir mide bulantısı ile cebelleşmem ise cabasıydı.

Her Allah'ın günü mide bulantısı çeken bir insandım.

Bir sonraki dersimiz boştu ve bu yüzden çok fazla boş vaktim olacaktı. Benim içinde kantin iyi bir fikir olabilirdi belki. Genelde sakin olan bir yer değildi fakat okulun her abartılı şeyi gibi gereksiz yere geniş olduğundan sakin olacağını düşünmüştüm.

Yanımda bir kıpırdanma hissettim.

Atlas herkesin çıktığını anladıktan sonra başını masadan kaldırdı. Ben onu izlerken gözlerini uykulu bir şekilde kırpıştırdı. İrislerinde anlamlandıramadığım bir karanlık yatıyordu sanki. Yada buzdan bile soğuk bakışlarından almıştım bu izlenimi.

Uyumamıştı fakat gözlerini dinlendirmişti ve bu ona bir nebze olsun iyi gelmiş gibi görünüyordu. O sırada Serdar’ında hareketlendiğini fark ettim. Ve ardından diğerleri de.

Onlar için arkadaş kelimesi çok hafif kalırdı. Hatta onlar için bir çok kelime hafif kalırdı. Sanki, kalpten bağlıydılar. Aralarındaki bağı koparmak isteyen biri olsa her halde bununla uğraşmaktan ömrü heba olurdu.

Ben aralarındaki uyumsuz halkaydım. Her anlamda, her yerde olduğu gibi.

Onlarla birlikte bende ayağa kalktım ve yere koyduğum çantamı elime aldım. Kitabı da içine koydum.

Ayağa kalkmamla Atlas’ın delici bakışlarıyla kesişmişti bakışlarım. “Nereye gidiyorsun?” dedi soğuk bir sesle. Onun sesi ya alaycı, ya soğuk, ya öfkeli yada meraklı bir tınıda çıkardı ve onu çözmek bu yüzden zordu.

Aslında bu soruyu benim ona sormam gerekirdi sonuçta okulu hepsinden daha iyi biliyordum. “Kantine gidiyorum,” Çenemi dikleştirdim fakat onun göz hizasına biraz olsun yetişemedim. “Siz?”

Duygusuz bakışları yüzünde yer edinmişken onunla cesurca konuşmak zordu. “işimiz var.”

Şey gibi çıkmıştı sesi; bana hesap mı soruyorsun?

Sıradan ayrıldı ve diğerleri ikiletmeden onun peşinden ilerledi. Beyin gücü ile anlaştıklarına neredeyse emindim. Fakat tek sorun bunu hiçbir zaman kanıtlayamayacak olmamdı.

Sinan onlardan biraz geride kaldı ki bunun sebebi bana görüşürüz demek istemesiydi. Sonra peşlerinden ilerledi. Ona aldırma herkese böyle soğuktur demeyi de ihmal etmemişti. Ardından hepsi gözden kayboldu.

İçimden bir ses “Vay, çok açıklayıcı oldu! Tebrikler!” diye bağırırken onu susturmak için elimden geleni yaptım ve sonunda şükür ki zaferi ben kazandım.

Sınıftan çıktığımda koridor çok sakindi. Bu sakinlikten faydalanarak pek de hoşuma gitmeyen şeyler yapan birkaç zeka gerisi arkadaşı geride bıraktım ve doğruca merdivenlere ilerledim.

Merdivenlerin sonuna yaklaşmışken düşüncelerim bıçak gibi kesildi. Birisi bileğinden tutup beni yanından geçtiğim duvara yasladığında zihnim, o geceki anları yeniden izlenime verdi sanki.

Tüm bedenim yabancı elim tutuşundan dolayı titredi. Ne zaman kapattığını hatırlamadığım gözlerimi açtığımda ise karşımda Berkay'ı görmeyi beklemiyordum.

Üniversitenin ilk yılında bana kafayı takmış ve neredeyse iki dönem hayatı bana zehir etmişti. Onun yüzünden evime bile zor gider gelirdim. Bu yıl ise peşimi bırakmış ve odağını Lara'ya çevirmişti.

Berkay sessizliğimden dolayı konuşmaya başladı. "Elbise..." dedi açık açık beni süzerken. "Yakışmış." Tek kolunu geçeceğim tarafa yaslamıştı ve bu yolumun kapanmasına sebep olmuştu.

Sertçe yutkundum. "Çekil." dedim sesimi ifadesiz tutarak. Bunu ondan öğrenmiştim. Geçirdiğimiz azıcık bir zaman diliminde bile ondan huy kapmış olmam şaşırtıcıydı.

"Neden?" dedi sorar gibi fakat bu bana yönelttiği bir soru değildi. O, başkalarının sözlerini önemseyen bir adam değildi. "Özlemedin mi beni?"

Ses tınısı ondan iğrenmem için yeterli bir sebepti.

Daha fazla tahammül edemedim. Cümlesinin altında yatan o iğrenç anlamlar yüzümü buruşturmama sebep oldu. Tüm gücümle göğsünden ittim onu.

Aramızdaki mesafe bir adımdan beş adıma çıktığı da derin bir nefes aldım. "Lara yüz vermeyince yeniden beni rahatsız etmeye dönmen iğrenç, Berkay. Senden nefret ediyorum!"

Hızlıca adımlarımı yeniden merdivenlere çevirdim. "G*t herif!" diye bağırdım. Sesli bir şekilde küfür etmezdim fakat cinlerimi tepele çıkartmıştı.

Arkamdan "Görmeyeli dilin çok uzamış senin. Keseceğim bir ara o dilini. Bekle sen." dediğini duydum ama önemsemedim.

Bu iğrenç anı da zihninin derinliklerine gömdüm. O kadar çok hasar verici anım vardı ki hepsiyle yüzleşsem sağlam kalamazdım. Bu yüzden güzel anıları gerilere fakat görülebilecek bir kısmına yerleştirirdim hep.

Soluksuz ilerleyişimin ardından sonunda kantine varabilmiştim. Tezgahın arkasında kantinin tam dolu olduğu zamanlar öğrencilere yetişemeyen görevli abi uyukluyordu. Yüzünden bile yorgun olduğu anlaşılıyordu.

Sabah dalgası savurup geçmişti sanırım.

Kantinde turuncu, krem ve lacivert tonları hakimdi. Her tarafı işgal etmiş dört kişilik beyaz, daire şeklindeki masalar ve sandalyeler birbirine tezat renklere sahip olmasına karşın hep çok uyumlu gözükmüşlerdi gözüme.

Duvar diplerine iki kişilik deri koltuklar dizilmişti. Boyu koltuğun başlığına kadar ulaşan geniş pencerelerden gün ışığı sızıyordu içeri.

Biraz daha arkalarda bulunan koltuklardan birine bıraktım stresten ve sorulardan yorulmuş bedenimi. Nedense tüm eklemlerim sızlıyordı.

Normale nazaran kantin çok daha sakindi.

Sessizliğin bahşettiği dinginlikle gözlerimi kapattım ve biraz olsun rahatlamaya çalıştım. Çok geçmeden zihnimin içine birkaç soru ve devamı hücum etmeye başladığında o rahatlama anında kayboldu.

Bu sesleri yok etmem gerekiyordu. Herkeste işe yarar mı bilmiyordum fakat bana göre kitaplar bu sesleri susturmanın en iyi çarelerinden biriydi.

Koltuğun kenarındaki çantama uzandım. Kitabımı almak amacıyla çantamın fermuarını açmıştım ki içinde beyaz, dikdörtgen şeklinde bir kutu gözüme çarptı.

Bunu ilk defa görüyordum, nereden gelmiş olabilirdi ki?

Yükselen merakımla kutuyu çantadan çıkarttım ve bu onun bir telefon kutusu olduğunu anlamama neden oldu. Hemen ardından ağzım bir karış açıldı tabii.

Son model bir telefondu bu. Bu şeyi satın alabilmem için bir ömür ödemek şartıyla borç almam gerekirdi.

İlk başta bunu Lara’nın veya bana düşman olan başka birinin üzerime çamur atmak için bıraktığını düşünmüştüm -ki lise yıllarında yapmadıkları şey değildi- fakat üzerindeki notla tüm şüphelerim yok oldu.

Ama bunun yerine aklımda “Ne?” sorusu yer edindi.

Şayet notta “Beyazların sahibi orkide güzeli’ne. Senindir. Geri çevirme kabul etmiyorum.” yazıyordu.

İçimdeki minik çocuğun merakına yenik düştüm ve kutuyu açtım. Açık konuşmak gerekirse çok güzeldi, hoşuma gitmişti. Kılıfı beyaz renkteydi ve üzerinde herhangi bir desen yoktu.

Güç tuşuna basılı tutarak aktifleştirdiğimde kilit ekranında beyaz bir orkide resmi beni karşıladı. Bunu Atlas’ın yaptığına adım gibi emindim. İçimde çocuksu bir heyecan dolup taşıyordu. Öyle ki yüzümde oluşan gülümsemeyi fark etmemiştim bile.

Ekran açıldığında ise sanki yıllardır kullandığım eski telefonummuş gibi hissettirdi bana. Hangi uygulamayı kullanıyorsam ekranda bulunuyordu. Ayrıca benim düzenlediğim halindeydi.

Sinan hem içindekileri kurtarmış, hem de düzeni buraya tekrar kurmuştu.

Rehberi açmaya karar verdim ve uygulama ikonuna tıkladım. Eski telefonumda herhangi bir numara kayıtlı değildi. Sadece birkaç hocanın numarası rehberimdeydi. Burada ise ekstradan dört numara vardı. Serdar’ınki, Kaan’ınki, Sinan’ınki ve,

Atlas’ınki…

Numaralar alfabetik sıra ile dizili olduğundan onun numarası en üstteydi. Her yerde olduğu gibi yine adeta ben buradayım diyordu.

Belki biraz daha inceleyebilirdim fakat kantine giriş yapan ayak sesleri telefonun ekranını kililememe ve kutusuyla birlikte çantama atmama sebep oldu.

Lara, seçmenlerini de toplamış bir belediye başkanı edasıyla buraya geliyordu. Gerçek şu ki hayallerim suya düşmüştü. Kendini eğlendirecek bir oyuncak bulamamıştı demek ki.

Ayağa kalktım. Şimdiye kadar onlara hiç karşı çıkmamıştım fakat son günlerde yaşadıklarımla birlikte bu canıma tak etmişti.

"Oo, minik hırsızımız şimdi nereyi ve nasıl soyacağını mı planlıyor yoksa?” Bunu söyleyen Lara’ydı. Yanlarında Sedef yoktu. Onu sabahtan beri hiç görmemiştim. Sanırım yeni arkadaşlarını ilk günden ekmişti.

Ah, ne yazık…

Kollarımı göğsümün üzerinde kavuşturdum. “Yeni eklentiniz nerede?” Yüzümdeki alaycı ifade sesime yansımıştı. Kalbimdeki sızıya rağmen konuşmaya devam etim. “Anlattıkları sizi tatmin etmedi mi yoksa?”

Lara’nın yüzünde aynı pişkin ifade vardı. Bana biraz daha yaklaştı. Aramızdaki mesafe iki adıma inmişti.

Dibime girmesi sinirlerimi attırıyordu!

Mecburen gördüğüm yeşil gözleri her karşılaştığımda bana bir yılanın derisini anımsatıyordu.

"Bilirsin Ahu kuş, gerçek hayattan uyarlanmış hikayelere bayılırım.” Yüzünde çok itici bir gülümseme vardı. “Ama birde baş karakterlerden dinlemeli, değil mi?”

İşaret parmağıya omuzuma dokundu ve ittirdi fakat kıpırdamadım. Lanet olası nereden vuracağını iyi biliyordu. Fakat geri adım atmayacaktım.

Ondan uzaklaşmak adına bir adım geri çekildim. Temas denilen şeye pislik bulaştırıyordu!

Gözlerimi kısarak karşımdaki ne uzun ne de kısa olan, sarı ve düz saçlara sahip kişiliğe baktım. İçten içe acıyordum ona. Böyle yaparak herkesi kendinden uzaklaştıracak ve yapayalnız kalacaktı.

Dudaklarımı araladım. “Evet… Hakkımda yazılmış bazı senaryolar var…” İçime ufak bir nefes çektim.

"Ama galiba ben de yazmaya başlayacağım. Ne dersin, senin için de bir hikaye yazmamı ister misin? Fakat haberin olsun, ben kötü son yazmayı çok severim.”

Lara açık yeşil gözlerini devirdi. Atlas’ın yeşilleri ne kadar soğuk baksa da bir ormanın dinginliğine sahipti. Lara’nın irislerinde ise bundan en ufak bir eser bulamazdınız.

İlk defa okulun zorbalarına karşı geliyor olmam onlara çok garip gelmiş olmalıydı. “Ne bu cesaret küçük sıçan? Benim bilmediğim kim var da arkanda bu kadar gözü kapalı oynuyorsun?” dedi resmen tıslayarak.

Tam dudaklarımı aralayıp bunun kendi cesaretim olduğunu söyleyecektim ki içeride yankılanan iki çift ayak sesi bütün gözlerin o tarafa çevrilmesine neden oldu.

“Orkide güzeli’nin yalnız olduğunu kim söyledi?” Atlas ve Serdar neredeyse yirmi adımlık mesafeyi birkaç adımda kat edip yanımıza geldiklerinde tarihi bir ana şahit oldum.

Lara, birinin önünde ilk defa geri adım atmıştı. Gerçi onların karşısında dik durmak bile imkansızdı. Bakışlarıyla öldürüyorlardı adamı.

Bugünü takvimime kaydetmeliydim.

Atlas ani bir hareketle elini belime atıp beni yavaşça kendine çektiğinde ne diyeceğimi, ne düşüneceğimi bilemez hale geldim.

Heyecan tüm bedenimi ele geçirirken Lara hala bizi izliyordu. Gözünde gizleyemediği bir kaygı vardı ki bu hiç onluk bir hareket değildi. Zorla da olsa yüzüne her zamanki maskesini takındı.

"Sen kim oluyorsun da benim işime karışıyorsun? Kimse size benden bahsetmemiş sanırım.” O gıcık gülümsemesi suratında tekrar yer edindi. Saçını omzunun üzerinden geriye doğru savurdu. “Olsun. Ben anlatırım.”

Kantinin diğer tarafından Lara’nın takılmaya bayıldığı belalı beş kişilik erkek grubu arkalarında belirdiğinde midem endişeyle kasıldı.

"Sana kalmadan ben kendimi tanıtayım,” dedi Atlas sesindeki ifadesiz tınıyı silah gibi kullanarak. Sonra Serdar'a döndü. Gözleri ile yine anlaştılar ve ben yine anlamadım tabii. Tekrar önüne döndü. Elini belimden çektiğinde içimi bir soğukluk sardı.

"Senin de mi hoşuna gidiyor bu sefil? Ben paylaşmayı sevmem yalnız." dedi grubun başı olan Berkay. Bugün çok fazla mı karşıma çıkmışlardı ne?

Atlas'lar ile aramda iki yada üç adım vardı. “Ben, Atlas Demirer. Bu ismi aklına iyi kazı." Erkek grubuna döndü. "Çünkü ben söylediklerimi tekrarlamayı hiç mi hiç sevmem.”

Bu sözlerden sonra Lara ve diğer kızlar birkaç adım geri çekilirken iki erkek grubu karşı karşıya gelmişti.

Bu gruptaki erkeklerden ne kadar korkmuyormuş gibi davransam da tüm okuldakiler onlara bulaşmamaya çalışırdı. Güçlü tiplerdi fakat Atlas’ların karşısında en ufak şansları yoktu.

Bunu öğreneli çok olmamıştı.

Öndeki çocuklardan biri Atlas’a yumruk atmak için öne atıldığında Atlas çevik bir hareketle bundan kurtuldu ve boşluğuna bir tekme geçirdi.

Birkaç saniye sonra birbirlerine girmişlerdi bile.

Birkaç adım geri çekildim. Korkmaya başlamıştım. Bunun yüz ifademden belli olduğuna da emindim üstelik. Ne kadar karşı tarafın ihtimali olmadığını bilsem de onlar için endişeleniyordum.

Sinan ve Kaan hangi cehennemdeydi?

O an biri kolumdan tuttu ve beni hızlı adımlarla kantinin dışına çıkardı. İyi insan lafının üstüne gelmişti. Kaan’dı bu. Bana sesleniyordu fakat benim aklım hala içerideki kavgadaydı. Sinan ve kantin görevlisi ise kavgayı ayırmaya çalışıyordu.

Ne ara uyanmıştı bu adam?

"Yenge,” Ne zaman dolduklarından bir haber olduğum gözlerimi ona çevirdim. “Beni duyuyor musun?!” Elini fark etmem için bana doğru sallıyordu. Evet dercesine başımı salladım.

Yüzüme sıkıntyla baktı mavileri. "Gözlerin dolmasın bir kere ya.” Of der gibi eliyle yüzünü ovuşturdu. “İçeriye bakma, olur mu?”

Sorgulamadım. Gözlerimi bu dünyadan soyutlarcasına yumdum.

Bu gözyaşlarım için engel değildi maalesef.

Yüksek sesten hoşlanmıyordum. Öyle korkuyordum ki içim parçalanıyordu. İstemsizce oluyordu bu. Tetikliyordu herşeyi. Hele bir de bu gürültünün ortasında sevdiklerim varken.

İki günde ne kadar sevilirse o kadar...

Birkaç dakika kadar daha böyle kaldık. Kaan yanımdan hiç ayrılmamıştı. Hatta bir ara, “Abi bir tane de bana bırakın be!” diye bağırdığını duymuştum.

Keşke ben de onun kadar rahat olabilseydim. Kaan hafifçe omzuma dokununca irkildim. Mavilerini benim gözlerime dikmişti.

Dolu irislerime baktı önce. “Atlas beni mahvedecek ya…” diye hayıflandı sessizce. Sonra tekrar konuştu. “Hadi, içeri geçelim.”

Tamam dercesine başımı salladım. Elini önden geçmem için uzatığında içerideki seslerin kesildiğini fark ettim. Beklemeden içeri girdim.

Lara diğer kölelerini de toplamış ve kantinin en köşesine çekilmişti. Beş dakika önce havasından geçilmeyen grup şimdi resmen dökülüyordu.

Birinin burnu kırılmıştı sanırım. Bazılarının ise yüzleri bayağı dağılmıştı. Onlardan ayırdığım irislerimi diğerlerinin olduğu tarafa çevirdiğimde harelerim anında onunkilere kenetlendi.

Hızlı adımlarla onların yanına geldim ve Atlas’ın önüne bir sandalye çekip oturdum. Aramızda çok az bir mesafe vardı. Gözlerimdeki korkuyu okumak için insan sarrafı olmaya gerek yoktu.

"İyi misiniz?” diye sordum endişeyle. Onun gözlerinde ise hiçbir ifade yoktu.

Gözlerimle kısa bir hasar kontrolü yaptım. Gördüğüm kadarıyla Serdar’ın dudağı patlamıştı. Sinan’ın sağ gözünün altında bir morluk yer edinmişti. Atlas’ın ise kaşı yarılmıştı.

İçimde bir şeyler ezildi o an.

Sol kaşının halini gördüğümde gözümden bir damla yaş daha aktı. Bir de tam heterokromi olan gözünün üzerindeydi... “İyiyiz.” dedi sadece. Duygusuz, tek düze bir sesle.

Gözyaşımı gören gözlerime içli bir ifade oturdu. Elini uzattı ve yanağıma dokundu. Baş parmağıyla gözyaşımı sildi. Yüzüne minik bir gülümseme yerleştirmişti.

"Göz yaşları kayan yıldızlar gibidir. Her bir tanesi çok özel ve paha biçilemedir. Onları önemsiz biri için heba etme Orkide güzeli.”

Gözlerime gelen diğer yaşları geriye gönderdim ve hafifçe burnumu çektim. Onlar iyiydi. Küçük yaraları da olsa bile iyilerdi işte.

Bu bana yeterdi.

Söylediklerine cevabım gecikmedi. “Belki de bu gözyaşları senin uğruna akmak istiyordur. Belki de onları hak eden tek kişi sensindir.” dedim kalbimden geçenleri dilime vurarak.

Yaşadıklarıma ağlayacağıma ona ağlamayı tercih ederdim.

Yüzündeki gülümseme büyüdüğünde ben de minik bir tebessümle karşılık verdim. Elini istemeyerek de olsa yüzümden çekti.

Çok tuhaf bir durumdaydık.

“Of be. Kavga etmeyeli de çok olmuştu.” Kaan boş boş söylenirken yüzüne üzgün bir ifade yerleştirmişti.

Sinan yüzünü ona çevirdi. “Ciddi misin birader?” Yüzünde dakikalar geçtikçe daha çok belli olan morluğu göstererek. “Bu kadar niyetli olduğunu bilseydim, yengemin yanında ben kalırdım. Sen ayırırdın kavgayı!"

Elimi ağzıma bastırarak gülmemi engellemeye çalıştım. Kaan Sinan’a göz devirdi. Atlas ise sessizdi. Her zamanki gibi.

Serdar konuşmaya başladı. “Allah aşkına susun lan! Bir de sizin dırdırınızı çekemem.” Bir yandan da dudağını kontrol ediyordu.

Kaan ağzına görünmez bir fermuar çekerken Sinan sıkıntıyla nefes verip önüne döndü.

O sırada benim gözlerim de, aklım da Atlas’ın yarılmış kaşındaydı. O beni, ben de onu izliyordum. Biz kantinde otururken okul müdürü ve müdür yardımcısı girdi içeri.

Kendilerinden iliklerime kadar nefret ettiğim müdür ile aynı oksijeni soluma fikri bile cinlerimi tepeme çıkartırken işe bakın ki şuan aynı salonda bulunuyorduk.

Acaba koşarak kantini terk etsem çok garip dururrmuydu?

Bu fikri zihnimde hemen yok ettim.

Çok sevgili müdürümüz Zafer Yılmaz konuşmaya başladı. “Oğlum siz kaç yaşında insanlarsınınız, bir kız için kavga etmek de ne oluyor?” dedi pat diye konuya dalarak.

"Ama hocam-” Kaan konuşmaya başlamıştı ki, Serdar zifiri karanlık gözlerini onun mavileriyle buluşturdu ve susmasını işaret etti. Kaan anında kapattı çenesini.

Zafer onları umursamadı. Diğerlerine çevirdi nefret edilesi çehresini. “Hadi ben bu başı boş aylakların sorun çıkartmasına alışkınım da,” Kavgayı başlatanlardan bahsediyordu.

"Sizden umutluydum. Hayal kırıklığına uğradım. Kızım sen şunları topla, revire götür.” Lara’ya, biricik kızına ithafen söylemişti bunları.

“Oğlum sen de bir ilk yardım çantası kap gel. Şimdi revirde de birbirinize girersiniz siz.”

Kaan koşarak kantinden çıktığında hoca son, klasik cümlelerini söylemek için hazırlandı:

"Bir daha böyle bir olay istemiyorum. Anlaşıldı mı?” Cevabı beklemeden kaninden çıktı ve müdür yardımcısı ile kantin görevlisi de onu takip etti. Yolda giderken yaşlı başlı adamı azarladığını duyabiliyordum.

"Bir dihi biyli bir iliy istimiyirim çiciklir. İnlişildi mi?” Gözlerimi devirdim. O adamdan gerçekten hiç haz etmiyordum.

Lara da diğerleri ile birlikte oflayarak kantinden çıktı. Erkekler pert olmuş hallerine rağmen Atlas'lara hala kötü kötü bakışlar atabiliyordu.

Yenilen pehlivan güreşe doymazmış.

Ona ve babasına duyduğum öfke içimde bir yanardağı tetikliyordu sanki. Yüzümü onlara döndüğümde Atlas’ın beni izlediğini ve dudağının bir kenarının yukarı kıvrılmış olduğunu gördüm.

Nasıl yani? Demin söylediklerimi duymuş muydu? Fakat çok kısık sesle söylemiştim. “Buradakilerle pek anlaşamıyor gibisin. Müdürü görünceki tavrına bakılırsa,”

Duymamıştı. Tabii bu bilgiyi kendine saklamak istemiyorsa… Fakat nefret ettiğim konusunda sonuna kadar haklıydı.

Değil benim; herhangi birinin bile bu okuldan biri ile anlaşmayı bırak, normal bir sohbete girmesi için bile mucizeden öte bir şey olması gerekiyordu.

“Burslu olan öğrencilerden bile saçma sapan bahanelerle haraç alan birisinden bahsediyoruz. Onun gibi birini kimsenin sevebileceğini sanmıyorum.”

Ben nefretle sözcükleri ardı ardına sıralarken o ise sadece yüzüme bakmakla yetindi.

Yine o yarım gülümsemesiyle.

Nasılsınız?
Bölüm nasıldı?
En sevdiğiniz sahne?
~Yorum + Oy~ lütfen
Hoşça kalın. Kitap okuyun;) 🦋