31. bölüm · Yürek Tarlası "KIRIK BEYAZ"

30. Bölüm "Zehir."

Velouria Grey 🍁

30. Bölüm

"Zehir."

"Ne söylediğinizi,
biraz da nasıl söylediğiniz
belirler."
-Jack London-

Sevginin can acıtmaması gerekirdi. Kalbi kırmayan tek şey sevgiydi. Bir insanı ne kadar çok severseniz, o o kadar çok ve çabuk iyileşirdi.

Atlas'ın sevgisi beni iyileştiriyordu.

Benim sevgim Atlas'ı.

Hayat onu bana, beni de ona bağlamıştı.

Ve bu bağ ne kadar zorlansa da hiçbir zaman kopmamıştı.

Ellerimle oynarken heyecandan ve tedirginlikten sırtımı koltuğa bile yaslayamıyordum. Ev halkının kararımıza vereceği tepki büyük merak konusuydu ve bu beni ister istemez panikletiyordu.

Atlas ise oldukça sakindi fakat gözlerine yer yer heyecan ve huzur parıltıları yer edinmişti. Büyük bir rahatlıkla cebinden gümüş halka yüzüğü çıkartıp sol elinin yüzük parmağına taktı. Sonra da küçücük bir şeymiş gibi ortaya evleneceğimiz haberini atıverdi.

Ve salondaki gözler birkaç saniyeliğine transa girdi.

Birkaç dakikalığına da alabilirdi tabii.

"Oha a-..." Sinan birkaç saniye hem hayatı hem de başladığı cümlenin devamını sorguladı "...lan! Hayal görmüyorum ben değil mi?"

"Yok Sinan, hayal görmüyorsun." dedi Fidan tüm durgunluğuna rağmen bize gülümseyerek bakarken. "Sürekli dilimizde olan şimdi gerçeğe dönüşüyor."

Kaan şoktan yeni yeni çıkarken elini mikrofon haline getirip Selim'e doğru tuttu "A-abimizin de hislerini alalım," dedi gerçekten de heyecandan kekeleyerek.

"Ben sizin kadar şok olmadım açıkçası." dedi Selim de aksi bir tavırla fakat gözleri karşı olmadığının da kanıtıydı. "Bu adam," Eliyle Atlas'ı işaret etti. "Yedi yaşındayken yanıma geldi ve ayaküstü benden kardeşimi istedi zaten."

"Oha." Neva'dan ilk defa argo kelime duyuyordum. Odağını Selim'den Atlas'a çevirdi. "Tezgah falan mı yoksa?" Sesi şaşkınlık ve hayretle doluydu.

Ben de bunu merak ediyordum.

Gözlerimi Atlas'a çevirdim. "Nasıl?" dedim Neva'nın sorusuna ek yaparak. Selim'in bu saatten sonra üzülmesini hiç istemezdim. Ondan önce de istemiyordum ve beni en çok korkutan ona yeni söylediğimiz için kırılmasıydı.

Atlas bana döndü ve gülümseyerek konuştu. "Hayal meyal hatırlıyorum. Çok küçüktüm. Elimde trileçe tabağı ile Selim'in odasının kapısına dayanmıştım. İçeri daldım ve dümdüz, "Allah'ın emri peygamberin kavliyle kardeşini senden büyüyünce eğlenmek için istiyorum." dedim."

"Trileçe ne alaka?" diye sordum merakla. Şaşırdığım şeyin o kadar kelime arasında bu olması da ayrı bir teraneydi.

"Abin fanatik bir trileçe taraftarı minnak." dedi Serdar diğer yanımda oturan Selim'e bakarak. Adam şoka girdiğinden sinirlenemiyordu bile.

Çatık kaşlarla Selim'e baktım. "Gerçekten trileçe mi abi... Yani ne bileyim, ekler varken..." dedim sesime yapay bir hayal kırıklığı katarak.

Selim bir anda elini enseme attı ve baskısıyla öne doğru eğilmemi sağladı. Söylediklerimden anında pişman oldum. "Abi!" diye çığlık attım. Elimle dizine birkaç tane geçirsem de taş gibiydi maşallah. Hiç etki etmemesi canımı sıkmıştı. "Ya, bıraksana be!"

Canımı yakmıyordu fakat gıcık olmuştum bir kere. Tüm salon bana gülüyordu. Böyle olmayacaktı. Tek kurtuluşum olan Atlas'a çevirdim odağımı. "Atlas! Kurtar karını abisinin elinden!"

Bu pozisyondayken Atlas'ın sadece bacağını görebiliyordum. Sözlerimle keyifli bir mırıltı sesi duyuldu, sonra da Atlas'ın dizi yavaşça hareket etti.

Birkaç saniye sonra Selim'in kıskacından kurtulmuş, nişanlımın güvenli kanatlarının altındaydım.

Başım Atlas'ın koluna değiyordu. "Oh, şükür." dedim gülerek ve Selim'e yandan bir bakış attım. "Ben de nerede kaldın diyordum." Atlas benim gözlerime, bende onun gözlerine güldüm.

"Şımartma şunu, tepene çıkar bak ben şimdiden uyarayım." dedi Selim büyük bir bilgiye dayanıyormuş gibi. "Küçükken de böyleydi. Yüz verirdin astarını isterdi."

Selim'e koca, sitem dolu bir bakış gönderdim.

Hatırlamadığım bir geçmiş hakkında kendimi savunmam anlamsız olacağına göre yine bütün iş Atlas'a kalmıştı.

Bakışlarımı Atlas'a çevirdim. "Yo, sana öyleydi o. Bana gayet usluydu." Burnumun ucuna minik bir öpücük bıraktı. "Hem benim kararım, benim karım, abi. İstediği kadar şımarabilir."

Yüzüme kocaman bir gülümseme koydum.

Selim muhtemelen bunun altında kalmazdı fakat bir anda etrafta zurna sesi yankılanmaya başladığında ortam suspus oldu. Refleksle pencereye döndüm, kaşlarım çatıldı. Evin bütün erkek halkı aynı anda ayaklanıp ellerini bellerine atmışlardı bile.

Atlas benim önümdeydi.

Gökyüzünden son model bir drone inip pencerenin karşısında durdu.

Hepimiz aynı anda kapıya yöneldik ve bahçeye çıktık. Ömer gözlerini dikmiş drone'a bakıyordu. Bir suç unsuru olup olmadığını anlamaya çalışıyormuş gibiydi.

Drone Atlas'a doğru uçtu ve tam karşısında durdu. Ona bağlı olan ipte dört tane mat siyah rengi mektup asılıydı. Hepsinin üzerinde kırmızı mum mühür vardı.

Mühürlerin üzerinde ise kıvrılmış, simsiyah bir yılan sembolü.

Gözlerimi mektuplara dikmişken zurna sesi durdu ve bir erkek sesi duyuldu. Odağımı drone'un kendisine çevirdim. Elim Atlas'ın elinin içindeydi.

"Saygıdeğer ev halkı, sizi rahatsız ettiğim için üzgünüm. En içten özürlerimi sunuyorum." Drone yüzünden ne hissetmeliydim emin olamadım. "Bu kadar masa üyesini aynı anda görmek benim için büyük onur."

Atlas, Serdar, Sinan ve Kaan.

Onlar şimdi koskoca, gücü ellerinde tutan adamlardı fakat hepsi özünde ailelerinden yaralı çocuklardı aslında.

Biri hasretle, diğeri yoklukla, diğeri terk edilmeyle, diğeri de nefretle sınanmıştı.

"Sadede gel, Sungur." dedi Atlas oldukça sert ve ifadesiz çıkan sesiyle. Fakat bedeni artık tetikte değildi. "Ve bu oyuncağın eline bin parça halinde ulaşacağını da bil."

"Kaç dolar gömdüm ben buna biliyor musun Demirer?!" diye sordu adam aksi bir sesle.

"O zaman heba etmek çok daha da eğlenceli olacak." Sanırım karşısındaki parasına bayağı düşkün bir adamdı ve Atlas onu bununla vurmayı iyi biliyordu. "Değer verdiğin başka şeyleri de."

"Elçiye zeval olmaz. Bir ay sonraki defileye hepiniz davetlisiniz." Drone zarfları tutmayı bıraktı ve siyah kağıtlar çimlerin arasına düştü. "Bilmem kaç toplantıya katılmadığınız için bilmiyorsunuz tabii. Zehir ruh ve sinir hastalıklarına yaraşır hareketler sergilemekte."

"S*ktir ol git, Alaz." Atlas bu işten gerçekten sıkılmış görünüyordu. "Bugün yeterince sesini duydum. Hatta fazla bile tahammül ettim sana."

"Sözünün arkasında durmanı sana ben mi söyleyeceğim?" Diğer taraftan bazı takırtı ve sıkıntılı bir nefes sesleri yükseldi. "Bu delilerin yanına bıraktın gittin beni!"

"Sanki sen çok sağlam testisin de." dedi Atlas en sonunda "Sus lan, geleceğim. Şu üyelerin de ben ta..." Cümlesini yarım bıraktı.

Masa diye adlandırılan şey her neyse iyi bir şey olmadığı kesindi.

Keşke böyle bir düzenle uğraşmak zorunda kalmasalardı.

Keşke bu masa denilen pislik yuvası hiç var olmasaydı.

Keşke, keşkeler bir şeyleri değiştirmeye yarasaydı...

Şu drone geldiğinden beri kaşlarımın çatık olduğunu fark ettim. Kaşlarımı çatmayı bıraktım. Bedenimde ayrı bir gerilmişti. Zurna sesini duyduğumda ne yapacağımı şaşırdığımdandı bu tepkim.

Zurna ile giriş mi olurdu?!

Odağımı arkamdan gelen çatırtıya çevirdim. Sinan ve Kaan danaya girer gibi bir pozisyonda bir şey tartışıyorlardı.

"Bak oğlum, yarısına sen, yarısına da ben diyorum! Tamam de olsun bitsin işte!" dedi Kaan bir elinde telefonla Sinan'ın cevabını beklerken. Sinan ise bu durumdan bıkmış gibiydi.

"İçecekleri yarı yarıya, pideleri üçte biri olarak diyorum birader! Benden tek kuruş fazla daha bekleme!" Kaan derince oflarken Sinan yeniden konuştu. "Seninle ne zaman bir halt yesem başıma bir çorap örülüyor!"

Kaan bu yorumla kaşlarını olabildiğince çatsa da sonunda ayrıldılar. "Tamam lan tamam! Senden anlaşma bekleyende kabahat!" Başını telefona gömerken de söyleniyordu. "Ben senin aklına her uyduğumda g*tüme don dikiliyor sen haline şükret diyeceğim de, söyleyecek yeni bir şey bulursun sen!"

Bu ufak çaplı tartışmanın hepsi fısıldaşmalarla geçmişti.

Sinan ellerini koyu yeşil kapşonlusunun ceplerine koyarak gülümsedi. Hazır cevaplılığıyla gurur dolu bir ilişkisi vardı sanırım.

Bu ortamda bile yemek düşünmeleri de ayrı bir komediydi.

Alaz denen adamın sesi yeniden kulaklarıma doldu. Drone'un odağı Kaan ve Sinan'a dönmüştü. "İnsan normalde en kaliteli düşmanınız olan fakat şimdilik ittifak yaptığınız adamı da davet eder ulan! Zıkkım olsun size!"

Bu sözlerinden sonra Serdar drone'u iki tarafından kavradığı gibi kaldırıp bacağına geçirdi. "Senin ettiğin beddua tutar mı lan it!" dedi sinirle drone'u ikiye ayrılmışken, sanki Alaz duyacakmış gibi. Birkaç defa daha vurduğunda drone'un her iki parçası da beşe bölünmüştü.

Elindeki parçayı kalan zarfların üzerine savurdu.

Selim Serdar'ın yanına gidip elini omuzuna koydu, "Vidalarına kadar ayırmana gerek yok kardeşim." dedi Serdar'a ters bir şekilde oldukça sakin bir tavırla. İkisi birlikte salıncağın olduğu tarafa yöneldiler.

Artık orası çardak olmuştu.

Malikanede en sevdiğim yer falan olabilirdi.

Bir yandan da kulağım diğerlerindeydi. Neva Kaan'la konuştuktan sonra bir koluna Fidan'ı, diğer koluna da beni alarak bizi çardağa doğru yürüttü. Bu sebepten Atlas'la ellerimiz ayrılmış oldu.

"Neva abla, bir şey mi oldu?" diye sordu Fidan tereddütle. Sesi yorgun çıkmıştı.

"Bizimkiler yemek sipariş etmiş." dedi Neva. "Evin delilerinin işleri işte ne yaparsın..."

Bu sözlerine üç kız birlikte güldük. Birimizin durgunluğuna, diğerimizin acısına ve birimizin de donukluğuna rağmen hem de. Gerçekten çok fırlama çocuklardı ama insan seviyordu.

Gerçi onları sevmemek mümkün müydü ki?

Birkaç dakika sonra Neva, Fidan ve ben salıncağa, erkekler de çardağın yerden kırk santim yükseklikte olan tahta kısımlarına oturmuştu. Geldiğimizde Selim ve Serdar salıncağa geçmiş olsa da Neva onları pek de kibar olmayan, sakin, kısa ve öz bir dille yere indirmişti.

Fidan'ın haberi olmasa da bilerek onu aramıza almıştık. Neye üzgün olduğunu bilmiyordum fakat iyi hissetmesi için çabalayacaktım.

Birkaç saniye önce korumalar bir kilim getirip yere sermiş, sayılarını saymamın uzun süreceği kadar pide getirmişlerdi. İçecek olarak da limonata, ayran ve soğuk çay alınmıştı.

"Kerim!" diye seslendi Atlas birkaç metre ötemizdeki korumaya. Koruma sesi duyduğu gibi hızlı adımlarla yanımıza geldi.

"Buyur abi." dedi. Gözleri ellerinde olsa da kulakları abisindeydi.

"İlk önce görevliler yesin, sonra sırayla siz de gidersiniz tamam mı koçum?" Atlas'ın sesi insana oldukça güven veriyordu. "Hiçbir yeri boş bırakmayın."

Kerim başı ile Atlas'ın sözlerini onayladı. "Emrin olur abi. Teşekkür ederiz." Atlas başı ile selamladığında koruma kendi yerine, kapının yanına geri döndü.

Erkekler pidelere gömülmüşken Neva uzanıp ortadan iki pide aldı, peçeteye sardı ve birini benim, diğerini de Fidan'ın eline tutuşturdu. Kendisininkini dizlerinin üzerine bıraktıktan sonra yanındaki soğuk çay şişesini aldı ve kağıt bardağı doldurmaya başladı.

Kıymalı pidemi tek elimle tutarken hemen yan tarafında olan Atlas'tan bakışlarımla limonata ve ayran şişesini istedim.

Atlas yarım bir gülümsemeyle şişeleri vermek yerine bir bardağa limonata, başka bir bardağa da ayran doldurdu ve ikisini de bana uzattı.

Gülümseyerek ayaklandım. Pidemi kilime bıraktıktan sonra bardakları aldım ve içinde ayran olanı Neva'ya uzattım. Bardağa birkaç saniye şaşkınlıkla baksa da gülümseyerek elimden aldı. Doldurduğu soğuk çayı da Fidan'a vermişti.

Hayatı boyunca pek çok sefer güçlü kalmak zorunda kalmıştı. Bu onun kalkanı haline gelmişti fakat artık sırtındaki kalkanı bir kenara bırakma zamanı da gelmişti çünkü biz vardık.

Hepimiz.

Bir elimde limonata bardağı, diğer elimde pide ile çardaktan dikkatli adımlarla hiçbir şeye basmadan çıktım. "Nereye, Orkide güzeli?" diye sordu Atlas arkamdan meraklı bir sesle.

Kaan o sırada diğerleri ile konuşuyor, "Evet güzelim biz çok elit, zengin bir aileyiz." diyordu gülerek.

Başımla Ömer'i gösterdim. "Zorlamasak yemeyecek belli ki. Hepimiz yerken o almadığı için boğazımdan geçmiyor." dedim kısa bir nefes bırakarak. Atlas sözlerimi başıyla onayladığında yoluma geri döndüm.

Gözlerim Ömer'i aradı, ama bulmak çok zamanımı almamıştı. Herkes sırayla yemeğe gitse de o yerinden kıpırdamamış, çardaktan gördüğüm kadarıyla yanına değişim için gelen bir korumayı da geri göndermişti.

Olmazdı ki böyle.

Ağaçların orada dikilen Ömer'in yanına ulaştım. "Sen neden yemeğe gitmiyorsun?" diye sordum merakla.

"Tokum ben yenge," dedi Ömer ise tekdüze bir sesle. Ellerini arkasında birleştirmişti. Siyah takım elbisesinde küçücük bir kırışıklık dahi yoktu.

"İstiyordur istiyordur." dedim bardağı ve pideyi ona doğru uzatırken. İtiraz edecek gibi olunca da "Şunu ye bari be adam birileri yemediğinde benim de boğazımdan geçmiyor!" diye hayıflandım huysuzca.

Kendine neden bu kadar acımasızdı? Sabahtan beri aynı yerde duruyordu.

Bunun nedenini ona da sorabilirdim fakat kendi kendinin celladı olan biri olarak bunun tartışmasını yapmaya hakkı olan en son kişiydim.

Daha fazla itiraz etmeden uzattığım pideyi aldı. Yüzünde tek bir mimik oynamadan bir ısırık aldı. Limonatayı ise kibarca reddetmişti.

Sanırım sevmiyordu.

"Afiyet olsun." Gülümseyerek elimdeki bardakla yeniden çardağa döndüm. Kendi yerime geçerken Atlas kendi hazırladığı bir pideyi bana vermişti.

Yıllardan beri şöyle bir aile ortamının hayalini kurmuştum. Hayalimde de kan bağı olmayan insanlardan oluşuyordu yuvam.

Şimdi de öyleydi.

Benim bir yuvam, sevdiğim bir ailem vardı.

"Evi ev yapan dört duvar bir çatı değil, içindeki insanlardır." derdi sevdiğim bir hocam.

Benim dört duvarım bu insanlardı.

Bir ay sonra:

Yazarın anlatımıyla:

İyi niyet dediğimiz şey çok çabuk harcanırdı. Öyle ki hiç ihtiyaçları olmayacakmışcasına bozuk para niyetine kullanılırdı iyi, temiz kalpler.

İyi niyetinden vurulan her kalp her vuruşta ise biraz daha iyi olmaktan vazgeçerdi.

İyi kalplerin intikamı ise katran kalplilerden çok daha acımasız olurdu.

Çünkü onlar acımasız olmayı bilmiyor değillerdi. Onlar iyi olmayı seçmişlerdi.

Tabii ki intikam almaya vakitleri olursa.

Ömürleri yeterse.

Ömer boynuna güç bela taktığı papyonun düzgünlüğüne bir kere daha emin olamayıp arabanın aynısından belki de ellinci defa kontrol ederken oldukça tedirgindi.

Yeniden yerine dönüp, arabanın şoför tarafının önünde sırtı dik bir şekilde durdu ve ellerini arkasında birleştirdi.

Atlas'ın yanında onun sağ kolu olarak çalışmaktan hiçbir zaman gocunmamıştı.

Onun yanına can borcunu ödemek için girmiş ve bir yerden sonra aralarındaki bağ bambaşka bir boyuta ulaşmıştı.

Can bağı ile Atlas kardeşi sayılırdı artık.

Kardeşini kurtlar sofrasında yalnız bırakıyor olmak ona hiç mi hiç doğru gelmiyordu. İçeriye davetliler dışında giriş izni olmaması onu dışarıda tutan tek şeydi.

Günler önceki olaydan sonra yüzüne bile bakamıyordu, aralarına soğukluk tohumları ekilmişti.

Ömer ise en çok bu konuda rahatsızdı.

Şurada bir çatışma olsa ve Ömer o kurşunlar arasında canını verse aklı bir kardeşinde bir de hamile karısında kalırdı.

Ölümden korkmuyordu.

Kardeşi ile arasındaki o ufak soğukluğu da bitirecekti.

Eşi ise ondan sonra canından kardeşine emanetti.

Korku yoktu.

İçi bu konuda rahattı.

O sırada yanına yaklaşan aceleci adım sesleri kulağına ulaştığında eli beline gitti. Başını anında sesin geldiği yere döndüğünde ise elini boşuna silahına attığını anladı.

Elinde bir koli gazoz çaşıyan on üç yaşlarındaki bir erkek çocuğu yanaştığında ellerini yeniden arkasında birleştirdi.

Gözleri yeniden önüne dönmüştü belki fakat aklı hala çocuktaydı. Çocuk yanına ulaşıp karton kutuyu yere bıraktığında ise içi hiç olmadığı kadar çok kanadı.

Kendi çovukluğu gözlerinin önündeydi sanki.

Kardeşini yaşatmak için kendini paraladığı yıllar şimdi başka bir bedendeydi.

"Abi, gazoz alır mısın?" dedi çocuk üstünü başını düzeltirken. Kan ter içinde kalmıştı. Hava da bugün sıcaktı. Kutu oldukça ağır olmalıydı.

İnsan kilometrelerce gezince daha da katlanırdı ağırlığı.

Bilirdi Ömer...

Keşke bilmeseydi.

"Sen nasıl girdin bakalım buraya?" dedi çocuğun yanına ulaşıp saçını hafifçe okşarken. Çocuk etrafına göz gezdirdikten sonra panikledi.

"Biraz kaçmam gerekti ama, yapmam gerekiyordu, abi. Burada hep zengin insanlar var." dedi bir umut. "Kardeşimle anneme bakmam lazım."

Ömer beklediği cevabı almaktan korkarak sordu. "Baban nerede? Buralarda mı?" Biliyordu fakat soruyordu işte. "Seni bu yaşta çalıştırıyor mu yoksa?"

"Hayır." Telaşla başını iki yana salladı çocuk. "Babam öldü benim. Ben sekiz yaşındayken. Annem de üzüntüden felç kaldı ondan sonra. Yürüyemediği için çalışamıyor."

Çocuğun gözünden bir yaş aktı. Kutuyu kucağına alıp Ömer'e doğru kaldırdı. "Abi... Bir tane alsan?" Ömer'in kalbi acıyla kasıldı. Yüzünü gökyüzüne çevirip oldukça büyük bir nefes aldı.

Yeniden önüne döndü ve kutudan limonlu bir gazoz aldı. Çocuk kocaman gülümsediğinde ise elini cebine atmıştı. Yanında ne kadar nakit varsa hepsini çocuğun kutusunun üzerine buraktığında çocuğun gözleri parladı.

Paraların yanına bir de numarasının yazılı olduğu bir kağıt bıraktı. "Yarın beni ara olur mu?" dedi. Çocuk başını hızla aşağı yukarı salladı. Mutlu olmuştu. Annesinin ameliyatı belki de yapılabilecekti artık.

Çocuk onun yanından uzaklaşırken şişenin kapağını açtı Ömer. İçi oldukça yanmıştı. Koca bir yudum aldığında limonlu gazoz geçtiği yerleri yaktı. Sıkıntı dolu bir nefesi dışarı verip şişeyi yere bıraktı, ve ellerini yeniden arkasına birleştirdi.

Tadı ona geçmişi hatırlattı.

Soğuktu.

Fakat Ömer'in çocukluğu kadar değildi.

Kardeşinin hayatta kalabilmesi için sattığı, ne kadar canı istese de bir yudum bile içmediği içeceği ilk içişiydi.

Sonu olacaktı.

O sırada küçük çocuk alandan çıktığında ona kutuyu veren amcanın yanına koştu. Kutuyu ona geri verdi. "Aldı mı?" diye sordu Fırat duygusuz bir sesle. Başını çevirip uzakta,lüks arabanın önünde duran abisine baktı saniyeliğine.

Hiçbir şey hissetmedi.

"Aldı." dedi küçük çocuk herşeyden habersiz. Gülümsüyordu. "Ben gideyim mi abi?" Sesi heyecanlı çıkıyordu.

"Git." dedi Fırat.

Çocuk gitti, Fırat kaldı.

Ömer gidecek, Fırat tek kalacaktı.

Abisinin sonunu kendi getirmişti fakat abisi hep onun için savaşmamış mıydı?

Neydi bu kin?

Fırat abisinden hep gizliden gizliye nefret ederdi.

Nedendi?

Abisini bir şişe limonlu gazozla zehirleyecek kadar mı sevmiyordu abisini?

Sadece birkaç saat önce:

Ahu'nun anlatımıyla:

"Suskunsun,

Hayır, sadece toparlamaya çalışıyorum."

Üzerimize patlayan flaşların ışıkları filmle kaplı camlardan bile gözümü alıyordu. Derince bir nefes aldım. Üzerimdeki geceden bile daha koyu siyah elbisenin eteğine bir defa daha dokundum.

Tasarımın gerçeğe dönüşmesi bambaşka bir duyguydu.

Benim tasarımımın.

"Hissizsin.

Hayır, yalnızca bir süre daha hissetmek istemiyorum."

Benim tarafımın kapısı usulca açıldığında kapımı açan kişiye döndü harelerim. Orman yeşili, yarısı kızıl kahve gözler gözlerimle kesiştiğinde ise kalbim dolu dizgin koşmaya başladı. Bana uzattığı elinin içine elimi bıraktığımda zaten varolan heyecan daha da arttı.

Onunla sadece bir saniyeliğine bakışmamız bile, kalbimin göğüs kafesimden çıkıp ayaklarımın dibine düşmek istemesine sebep oluyordu.

Ben Atlas'a öylesine aşıktım.

Sâye'ye öylesine aşıktım.

"Yalnızsın...

Hayır, artık değilim."

Atlas'ın yardımıyla arabadan dışarı usulca süzülürken ayaklarımın yere basması bana oldukça güven veriyordu. Bu gece güvene çok ama çok ihtiyacım vardı çünkü şuan yanımda Atlas'tan başka, ailemden başka kendimi emanet edebileceğim hiçbir kimse yoktu.

Benim ailem yedi kişilikti.

"Korkaksın!

Hayır, aslında sandığından çok daha güçlüyüm."

Gözlerim etrafta kısa bir anlığına dolaşırken ne kadar büyük bir kalabalığın içinde olduğumuzu daha da iyi anlıyordum. Kendi zihnimde hayal ettiğim buranın yarısı kadar bile olamazdı.

Elim Atlas'ın elindeyken yavaş adımlarla birkaç metre ötemizdeki siyah binaya doğru yürümeye başladık. Diğerleri binaya bizden önce gelmişti. Üzerinde yürüdüğümüz halı gece siyahıydı.

Elbisem ondan daha da karaydı.

Yüzlerce, belki de binlerce, yabancı, türk... Çok fazla gazeteci vardı. O kadar çoklardı ki kameraların flaşları adeta geceyi aydınlatmıştı. Korumalar yer yer barikatlarla, yer yer ise bedenleriyle bile onlara zar zor engel oluyor, fakat soruları kimse susturamıyordu.

Bize doğru tutulan pek çok farklı miktofonlara tek bir bakış dahi atmadan ilerliyorduk.

Dünyanın en ünlü tasarımcılarının olduğu, yılda sadece bir defa yapılan bir defiledeydik.

Burnumdan titrek bir nefes aldım ve tüm odağımı, içimde deli gibi panikleyen tarafımı elimin Atlas'ın elinin içinde olduğuna odaklamaya çalıştım. Aşırı derecede heyecanlıydım.

"Atlas bey, yanınızdaki kadın kim acaba!? Aranızda bir ilişki mi var!?" diye sordu yanından geçtiğimiz bir muhabir yüksek sesle.

Çok fazla ses vardı. Normalde dayanamayacağım türden bir yükseklikti fakat kulağımdaki, dışarıdan belli olmayan küçük kulaklıklar sesi biraz olsun engelliyordu. "Sen onlara kulak asma yengecim." dedi Sinan kulaklıktan duyulan sesiyle.

O davete katılmayacağını söylemişti. Gerçi meraklı da sayılmazdı. Binadan birkaç sokak ötede güvenlik kameralarından bizi izliyor, arada bir bizimle iletişime geçiyordu. "Birazdan bu tantanayı dışarıda bırakacaksınız. Diğerleri sizi bekliyor."

"Atlas bey! Bu yıl da mı üç tasarım çıkaracaksınız?!"

"Hanımefendi, ülkenin en iyi tasarımcısı ve D. G. H. A.'nın baş CEO'su, Atlas beyle çıkmak nasıl bir duygu!?"

"Atlas bey hanımefendinin ismi nedir!?"

"Atlas bey soruları yanıtlamayacak mısınız?!"

"Atlas bey basın açıklaması olacak mı?!"

Binanın bahçesine giriş yaptığımızda kameraların ve soruların hepsi dışarıda kaldı. Hala binanın içerisine girmemiş olsak da sesler bir hayli azalmıştı. "Nasıl hissediyorsun, orkide güzeli?" diye sordu Atlas bugün belki de ellinci defa tekrarladığı sözleri yeniden diline vurarak.

"İyiyim," dedim sesim kendimden beklemediğim bir şekilde güçlü çıkarken. Kapıya ulaştığımızda görevli bizi gördüğü gibi kapıyı selam vererek kapıyı açtı. İçeri girdiğimizde "Sadece sesten başım ağrıdı, heyecandan bayılmak üzereyim ve çok gerginim."

"Rahatla." Üzerindeki simsiyah takım elbise zaten güçlü olan aurasını bambaşka bir boyuta taşımıştı resmen. "Başaracaksın. Bundan şüphen olmasın."

Herşeyi bir kenara bıraktım ve asıl korktuğum şeyi sordum huzursuzca. "Kapı kapalı olur ama değil mi?" Şu anda benim için en önemli konu buydu.

"Hiçbir kapı açık olmayacak." dedi Atlas beni inandırmak ister gibi. Birkaç kapıdan daha geçtik. "Orkide güzeli, sadece "Gidelim." de; tam o dakika geri dönüyoruz."

"Hayır hayır." dedim anında. Topukluların üzerinde yürümek zordu fakat insana ayrı bir özgüven veriyordu. "Bir yerden başlamam gerekiyor."

Bir yerden başlamam lazımdı.

Hayata dönmem lazımdı.

İyileşmem lazımdı.

Küçük Ahu'ya bir sözüm vardı.

Birkaç saniye sonra büyük, ihtişamlı bir kapının önünde durduk. Atlas elimi bırakıp koluna girmem için bana kolunu uzattığında iki takım elbiseli görevli de kapıyı bizim için açmıştı.

İçeri nişanlımla birlikte kol kola giriyorduk.

Ayağımdaki inci detaylı beyaz topuklular elbisenin detaylarıyla aşırı uyumluydu. Birkaç saat önce kızlarla hem hazırlanmış hem de sohbet etmiştik. Fidan hiçbirimizin saçlarını kuaföre dokundurtmamış, hepsi için ayrı ayrı vakit harcamıştı.

Neva'nın saçlarına güzel bir topuz modeli yapmıştı. Saçı ile siyah, üzerine bir kat tül geçilmiş, çok da derin olmayan göğüs dekolteli elbisesi aşırı derecede mükemmel görünüyordu.

Kendi saçlarını jilet gibi düzleştirirken uçlarını hafif dalgalandırmıştı. Tek omzu açık, fuşya renkli, beyaz detaylarla süslenmiş ışıltılı elbisesi onun için yapılmış gibiydi.

Benim saçlarımı ise özenle düzleştirmiş, önden iki örgü yaparak arkada incili bir tokayla birleştirmişti. Perçemlerim ise özgürdü. Elbisemin renginin ağırlığı kırık beyaz ile dengeleniyordu.

Bir metre genişliğindeki yoldan birlikte geçtikten sonra kendi koltuklarımıza yan yana oturduk. Kapı arkamızdan kapatıldığında manken girişleri dışında başka hiçbir kapının açık olmadığını fark ettim. İçimden bir kasvet bulutu daha kalktı.

Benim arkamda Fidan, Atlas'ın arkasında Serdar oturuyordu. Serdar'ın yanında Neva otururken onun önünde Selim, Atlas'ın yanındaydı. Fidan'ın hemen yanında ise Kaan oturuyordu. Önü ise Sinan'ın yeri olduğundan boş kalmıştı.

Hilal şeklindeki podyumun modellerin giriş çıkışları için iki uç kapısı bulunuyordu. Giriş tarafında bizim, çıkış kısmında ise geri kalan masa üyelerinin alanı bulunuyordu. Onları buradan gayet net görüyor olmak oldukça tüyler ürperticiydi.

Haris pisliği ile bir saniyeliğine bile olsun göz göze gelmemeye çalıştım. Etrafa yaydığı enerjiok kirli hissettiriyordu. Yüzündeki pişkin, psikopat sırıtışı özellikle.

Bazı insanlar gülümsemeyi hak etmiyordu.

Bana bunca şey yaşatmış, geçmişimi kirletmiş ve herşeyi o planlamış olsa da ondan zerre kadar bile korkmuyordum.

Sadece tiksiniyor ve nefret ediyordum.

Ölesiye.

Geri kalan koltuklar diğer ünlü davetliler ve tasarımını sergileyecek on üç tasarımcı için ayrılmıştı. Salonda toplam üç yüz davetli vardı. Koltuklarla podyum arasında yarım metrelik bir boşluk vardı. Podyumun ortasında ise kocaman, tavanla birleşen üç taraflı bir ekran.

Koltukların hepsi kan kırmızısıydı.

Sanki bir mesaj verir gibiydi.

"Her an tetikte kal." diye fısıldıyorlardı sanki.

Saniyeler sonra koltuk taraflarındaki ışıklar söndüğünde ve sadece sahnedeki aydınlatma kaldığında başlayacağını anladım.

Elim anında Atlas'a doğru gittiğinde Atlas da gerildiğimi anlamış gibi elini sıkıca tuttu. Uzanıp saçlarıma ufak bir öpücük kondurduğunda korkumun yarı yarıya azaldığını hissettim.

Bugün sessizdi.

Onun da gerginliğini kalbimin en derinliğinde hissediyordum.

Bizim için endişelendiğini hissedebiliyordum.

Fidan bu tarz davetlere alışık olduğundan ona bir sürü soru sormuştum. Sonuçta çok iyi bir model ve oyuncu olduğundan böyle şeylere alışıktı. On yaşından beri kameralarla haşır neşir olduğundan da bahsetmişti. Söyledikleri beni bayağı bir rahatlatmıştı.

Eski neşesi geri gelmişti ve bu son birkaç haftadır beni mutlu eden çoğu şeyden biriydi.

Ekranda ilk tasarımcının ismi çıkıp ardından da elbisenin adı belirdiğinde müzik de değişti. Podyuma ilk manken adım attığında ise herkes suspus olup onu izlemeye başladı. Takdir edilesi bir güzelliği vardı.

Arkamdan Fidan'ın Kaan'la konuşan kısık sesi duyuldu. "Kaan bak bak, bu varya geçen yaz estetik yaptırmıştı yine yaptırmış. Bu kaçıncı ve kadın! Üç oldu üç!"

Estetikli hali buysa eğer doğal güzelliği göz kamaştıran cinsten olurdu muhtemelen.

Başımı usulca Fidan'a doğru çevirirken Kaan konuştu. Elinde bir paket ay çekirdeği vardı. "Yazık etmiş kendine. Su gibi kadındı eskiden." Sesinde kınama yoktu fakat kadının kendine ve doğal güzelliğine yazık ettiği on metre öteden bile belli oluyordu.

"Kaç yaşında ki bu?" diye sordum merakla. Makyaj ve estetik düşünüldüğünde tahminde bulunmak zordu.

"Yirmi sekiz!" dedi Fidan hayıflanarak. "Sadece yirmi sekiz! İnanabiliyor musun gelinim? Şaka gibi!" Başımla onu onayladım. Üzülmüştüm. Allah bilir ne sebeptendi.

Yeniden önüme döndüğümde Neva konuştu. Bu sebepten yeniden onlara döndüm. Sesinden resmen öfke fışkırıyordu. "Kaan sen nasıl soktun o çekirdeği içeri?!" Başını sinirle iki yana salladı. "Üye falan demeyip atacaklar bu çocuğu en sonunda!"

Ufak çantasını sıkı sıkıya tutuyordu.

Kaan'ın kafasına indirmeyi falan mı planlıyordu acaba?

Neva özünde sakin ve otoriter bir kadındı. Fakat Kaan ise onun tam tersiydi. Onları tanımlayacak en doğru ifade zıt kutuplar olurdu.

Hangir kardeşler birbirlerine öylesine tersti.

"Tamam canım ablam, sakin ol..." dedi Kaan ise sakinleştirici bir sesle. "Dökülmesinden korkuyorlarsa girişte dağıtmayacaklardı o zaman." Ablasının gözlerinin içine baka baka paketten bir çekirdek alıp çitlemeye başladı. Çıt sesi resmen en ufak ses çıkmayan salonda yankılandı...

Neva öfke dolu bir nefes vererek önüne döndü.

Bir anda kulaklıktan Sinan'ın sesi duyuldu. "Dırırırırırırııııı..." dedi gülüşlerinin arasında. "Neva ablayı tutmayın. Biraderimden kebap yapacak." Atlas dışında hepimiz onun sözlerine tebessüm ettik.

"Of Allah'ım of..." diye hayıflandı Serdar fısıldayarak. İnsan içinde olmasak dizlerini döveceğinden emindim. "Biz bu çocukla yapışık ikiz falanız da benim mi haberim yok?" Yüz ifadesi bunu tasdikliyordu. "Kardeş gerçi. Atsan atılmaz... Satsan satılmaz..."

"Seni duyuyorum abi!" dedi Sinan aksi bir tavırla.

"Duy diye dedim zaten." dedi Serdar ise onun sözlerine karşılık olarak.

Dakikalar birbirini kovalarken saat gece yarısı olmak üzereydi. Fidan yarım saat kadar önce yanımızdan ayrılmıştı. Tam gece yarısında son gösteri olacak, Atlas'ın tasarımları sahneye çıkacaktı.

Heyecanlıydım.

Onun tasarımları şuan ilgimi çeken tek şeydi.

On üçüncü tasarımcının son modeli de podyumdan indiği anda tüm ışıklar söndü. Geriye sadece giriş çıkışların ve ortadaki ekranın ışıkları kaldı. Birde tavandaki birkaç aydınlatma.

Tabelada ilk önce "Atlas Demirer’s designs" yazdı ve yazının etrafını yavaş yavaş zincirler çevreledi. Ardından zincirler bir anda duraksadı ve anında parçalandı. Diğer tasarımcıların aksine onun açılışı sesliydi.

Bu sırada bir şarkı introsu duyulmaya başladı. Şarkıya bir kadın da güzel sesiyle eşlik ediyor fakat şarkıyı kapatmıyordu.

Bu Fidan'dı.

Tabelada zincir parçaları ve yazı yavaşça toz olarak yok oldu. Ve elbisenin adı ekranda belirdi. Bu sefer ismin etrafında hem zincirler, hem de sarı nergisler vardı.

Moonlight.

"Ay ışığı."

Fidan podyuma tüm asaletiyle ilk adımını attığında giriş kısmından dumanlar çıkmaya başladı. Adımları sert, hareketleri bunun tersine ise oldukça zarifti. Her adımını attığı yerden başka bir duman hüzmesi çıkarken ayağını çektiği yerler yeniden karanlık oluyordu.

Elbise süt beyazı renginde, saten kumaştandı. Dizini hafif geçen yırtmacı abartısızdı. Elbisenin tek omzu ve sırtından tek karışlık bir kısım açıktı. Açık taraftaki elinde bileğini hafif geçen tülden, kapalı olan kolunda ise dirseğini geçen saten bir eldiven vardı. Elbisenin eteği yerlere sürünüyordu.

Her yeri küçük ışıklarla kaplıydı

Tam manasıyla ay ışığıydı.

Saçları su yolu yapılmış, yüzüne fazla sert olmayan bir makyaj yapılmıştı.

Hiçbirimiz ondan gözlerimizi alamıyorduk. Özellikle de Serdar. Gözlerinde öfkenin karanlığından eser yoktu. Onun yerini hayranlık kaplamıştı.

Resmen zarafetin tanımıydı bu kız. Onu izlerken yüzümdeki gülümsemeye engel olamıyordum.

(Şarkı, NDA - Billie Eilish)

Fidan sahnenin ortasına ulaştığında adımları yavaşladı. Şarkı hala dilindeydi. Bu sefer ise sözlerinin anlamına göre yapıyordu gösterisini sanki. "Did I take it too far?" (Çok mu ileri gittim?) "Now I know what you are," (Artık senin ne olduğunu biliyorum.)

Birkaç adım daha ilerlerken ve ellerini göğsüne bastırırken yere doğru ağlıyormuş gibi hafifçe eğildi. "You hit me so hard." (Bu çok zor.) Ardından başını gökyüzüne doğru kaldırdı ve gerçekten de dolmuş gözlerle tavana bakarken kollarını iki yana açtı. "I saw stars." (Yıldızları gördüm.)

Onun bu hareketiyle tavanda, onun üzerinde olan birkaç ışık sanki bozukmuşçasına birkaç defa yanıp söndü.

Fidan yüzüne silik bir gülümseme ekleyerek yeniden önüne döndü ve birkaç adım daha attı. Sonra tökezlemiş gibi yere çöktü ve saçlarını önüne alarak seğircilere baktı. "Think I took it too far." (Sanırım çok ileri gittim.) Seğirciler ise gösterinin büyüsüne kapılmıştı bile.

"When I sold you my heart," (Sana kalbimi sattığımda.) Bu sözleri söylerken yerden yavaşça doğruldu ve bizim olduğumuz tarafa bakarak birkaç adım daha attı.

Aslında bize değil...

Resmen Serdar'ın gözlerine bakarak.

Onların arasında hep bir elektrik hissetmiştim fakat belli belirsizdi. Şuan ise bunu hepimiz hissediyorduk. Serdar'ın gözleri şaşkınlıkla hafifçe büyümüştü.

Adam bu gidişle kalpten gidecekti.

Başımı Atlas'a çevirdiğimde ise kardeşine bakan gözlerinin gururla dolduğunu gördüm. Yüzümde doğan tebessüm hakikiydi.

Çıkış kapısına birkaç adımlık bir mesafe kalmıştı. Saçlarını eliyle hafifçe düzeltirken diğer masa üyelerinin yanından geçiyordu. Eli hala saçlarındayken kaşlarını bir anda derince çattı ve anında masa üyelerine döndü. "How'd it get so dark?" (Nasıl bu kadar karanlık oldu?)

Ve bir anda tüm ışıklar söndü.

Şarkının sesi hafifçe kırılmaya başlarken son kelimeler Fidan'ın dudaklarından döküldü. "I saw stars..." (Yıldızları gördüm...) Sonra tüm ışıklar titreşerek açıldı.

Fidan sahnede değildi.

Çıkış kapısından ise dumanlar yükseliyordu.

Salondan yüksek alkış sesleri duyuldu. Tüm davetliler Fidan'ın performansını alkışlıyordu. Tabeladaki yazılar ve simgeler parçalanarak kaybolurken ise bir cızırtı sesi duyulmuştu.

Sonra başka bir elbise ismi çıktı. Bu sefer etrafında sadece zincirler vardı.

"Blood well"

Kan kuyusu.

Bu sefer başka bir şarkı başladığında koltuk tarafındaki ışıklar yeniden söndü ve sadece podyum aydınlatmaları kaldı. Şarkı biraz ilerlediğinde ise model sahneye ilk adımını attı.

O sırada bizim girdiğimiz kapı açıldı ve aceleci fakat sessiz adım sesleri duyuldu. Herkesin gözleri sahnede olduğundan kimse onu fark etmemişti.

"Ahu hanım," diye fısıldadı kulağıma görevli genç kadın. "Sizin sıranız yaklaşıyor, hazırlamanız gerek." Sesi aceleciydi. "Fidan hanım sizi kuliste bekliyor."

Onu başımla onayladığımda salondan çıktı ve arkasından kapıyı kapattı fakat beni kapının yanında beklediğini adım gibi biliyordum.

(Şarkı, Summertime Sadness - Lana Del Rey)

"I got my red dress on tonight.
Dancin' in the dark, in the pale moonlight."

Şarkı inanılmaz huzurlu hissettiriyordu. Kalkmadan önce elbiseyi hızlıca inceledim.

Adına yaraşır bir rengi vardı. Kan kırmızısıydı. Katle eteği yere sürünüyor, siyah incilerle süslenmiş kumaşı adeta asalet olduğunu belli ediyordu. Omuzları açık, kol kısımları düşük yapılmış, boynundan arkaya doğru bağlanmıştı. Göğüs ve sırt dekoltesi abartısızdı.

"Done my hair up real big, beauty queen style,
High heels off, I'm feelin' alive."

Manken sahnede zarifçe süzülüyordu.

Kısa bir nefes vererek ayaklandım. "Sanırım benim sıram." dedim bizimkilere bakarak. Dizginlenen gerginliğim yeniden tavan yapmıştı.

"Oh my God, I feel it in the air.
Telephone wires above are sizzlin' like a snare."

"Hadi bakalım yengecim." dedi Kaan oldukça neşeli fakat kısık bir sesle. Sessizce çekirdeğini yiyordu. Serdar ve Neva da rahatlamam için bana inandıklarını söylediler.

Selim koltuğunda geriye doğru kaykılarak duruşunu düzeltti ve geldiğimizden beri ilk defa konuştu. "Sahnenin tozunu atacak kardeşim benim." dedi gülümseyerek. Sıcak bir tebessümle karşılık verdim Selim'in sözlerine.

"Honey, I'm on fire, I feel it everywhere.
Nothin' scares me anymore (one, two, three, four)"

İki haftadır bunun için hazırlanıyorduk.

O kadar da olsundu bari.

Eğer Fidan ısrar etmeseydi bu işe asla ama asla gitmezdim fakat diğerlerinin bunu bilmesine gerek yoktu.

O sırada Atlas ayaklandı ve tam önümde durdu. Yüzündeki ifadesizlik herkesin, gözlerinin derinliklerinde yanan gurur ise sadece benim görebileceğim bir şeydi. "Sanırım orkidenin yanan dallarını canlandırma vakt geldi." diye fısıldadım gözlerine bakarak.

Elini yanağıma koyduğunda başımı avucuna doğru yasladım. Yüzündeki tüm ifadesizliği bir kenara bırakarak gülümsedi. "En önde izliyor, en yüksek sesle alkışlıyor olacağım." dedi başparmağı yanağımı hafifçe okşarken.

Başımı çevirip avucuna minik bir öpücük kondurdum ve yanlarından ayrıldım.

Beş dakika kadar sonra görevli kadın ile birlikte Fidan'ın yanına gelmiştik. Makyaj işi hızlıca hallolmuş, saç işine geçilmişti. Bu sırada bir görevliden öğrendiğimiz kadarıyla sıra yeni mankendeydi ve o da yanımızda son kontrollerini yapıyordu.

Bu bizden önceki son modeldi. Üzerindeki elbise haki rengi saten kumaştan yapılmış, üzeri siyah yıldızlarla bezenmişti. Omuzları açık, kolları düşük modeldi. Uçlarından minik püsküller sarkıyordu. Elbise dizin bir karış yukarısında bitiyordu. Beli bir zincirle bağlanmış, uçlarından daha küçük zincirler sarkıyordu.

Adı "Midnight Forest"di.

Gece yarısı ormanı.

(Sahne şarkısı, Ride Or Die - Sevdaliza)

"Hayatımda ilk defa sahneye çıkacağım." dedim heyecanla. O sırada kuaför saçlarımın uçlarını bukle yapıyordu.

Fidan'la ilgilenen kuaför ise onun saçlarını düzleştirmiş, ön kısımdan iki örgü yapıyordu. "O da bir şey mi gelinim?" Küçük bir kahkaha attı. "Bende ömrü hayatımda ilk defa gelinimle sahneye çıkıyorum."

Bu sözlerine hepimiz aynı anda kıkırdadık.

O sırada bir kapı tıklatılma sesi duyuldu. Saçlarımı bitiren kuaför beni bırakıp kapıya yöneldi. Bu sırada diğer manken hepimize selam vererek kendi yerine geçmişti.

Kapı açıldığında otomatik olarak o tarafa döndük. İlk önce düz sarı saçlar, ardından da açık yeşil gözler görüş alanıma girdi. Onu görmem geçmişimi hatırlatsada içimin ilk defa acımadığını fark ettim.

Ben onu tanımıştım fakat o daha beni görmemişti.

Lara.

Burada ne işi vardı?

"Merhabalar," dedi kibar bir şekilde konuşarak. Üzerinde bedenini ikinci bir deri gibi saran, dekoltesi abatılı denilebilecek mini bir elbise vardı. Bir elinde de telefounu tutuyordu. "Hanımefendiler müsaitse birkaç fotoğraf çekilebilir miyiz acaba? Sadece beş saniye..."

Ve beni gördü.

Gözlerine o, tiksindirici ifade yerleşti.

Kadın birşey diyemeden içeri daldı. Fidan'ın da saçları bitmiş, birşey olduğunu anlamıştı. Anında ciddileşerek müdahale etmek isteyen kuaförü durdurdu. O sırada Lara benim yanıma varmıştı.

"Senin ne işin var burada?" Sesi bir pislikle konuşuyormuş gibiydi fakat o günler geçeli çok olmuştu.

"Olmam gereken yerdeyim. Ailemin yanında." dedim yerimden kalkıp karşısına dikilirken. Gözlerinin içine bakmak eskiden zor gelirdi. Şimdi ise onun adına içimde nefret, hatta tiksinme bile yoktu.

Hayatımda onun olduğu kısımlar sadece bir boşluktu.

"Ne kadar da kolay yalan söylüyorsun sen," dedi küçümseyerek. "İnanacağıma dair beklentin oldukça da şaşırtıcı açıkçası." O kadar zaman geçmişti. Ama hareleri hala bir yılan derisiydi.

Ruhu ise yılanın takendisi.

Bir anda Fidan yanımda, elinde saç maşasıyla bitiverdi. "Konuştuğun laflara dikkat et, sarı çıyan." dedi kelimeleri bastıra bastıra telaffuz ederek. Gözleri öfkeden alev alev yanıyordu. "Defol git! Yakmayayım o bebeksi yüzünü."

Ona benim taktığım lakapla seslenmesi de hayatın cilvesiydi sanırım.

Lara ise bu sözlere ufak bir kıkırtıyla gülse de birkaç adım gerilemişti. Fidan ise bir iki adım daha atarak açılan mesafeyi yeniden kapatmıştı. "Oo... O kadar konuştuk ama bu kadar açılacağını da düşünmemiştim." Lara etrafına kısaca bir göz attı. "Sahi, hangi haltı yedin buralara gelebilmek için?"

Bu kadar iğrenç bir ifade kullanması beni ne kadar delirttiysede dışarı yansıtmadım çünkü bu hoşuna giderdi. Fakat Fidan gizlemeye gerek bile duymadan bir anda elini Lara'nın saçlarına attı.

Bunu yaparken oldukça sessizdi.

Lara çığlık çığlığa kendini kurtarmaya çalışsa da Fidan saçına öyle bir yapışmıştı ki bir daha bırakmayacak gibiydi. Birkaç adım sürükleyerek Lara'nın başını makyaj masasına yapıştırdı. Lara'nın yanağı far paletine adeta montelenmişti.

"Psikopat manyak!" diye inledi Lara Fidan'ın elinin altında çırpınırken. Gözleri saniyeliğine bana değdi. Belki de engel olacağımı falan sanıyordu. Hala üzerimde bir etkisi olduğunu sanıyordu.

Büyük yanılıyordu.

Fidan az bile yapıyordu.

"Hemde nasıl!" dedi Fidan dişlerinin arasından tıslayarak. "Sen o kız hakkında bir daha o şekilde konuş! Bir daha! İşte o zaman senin derini yüzeceğim!" Başını bir santim kadar kaldırıp masaya geri vurdu. "Hadi! Benim elime bir fırsat daha ver!"

Fidan sözlerini bitirdikten sonra ise Lara'nın saçlarına daha da asılıp başını masadan kaldırdı ve adeta sürükleyerek dışarı fırlattı. Ellerini silkelerken ise hala söyleniyordu. "Aşağılık pislik!" Kaşları derince çatılmıştı.

Kuaförler ve görevliler ise bizi şaşkınlıkla izliyordu.

"Saçım bozulmuş mu?" dedi Fidan saniyeler sonra, tamamen sakinleşmişken. Kuaförler sessizce başını iki yana salladı. Fidan cevabını aldıktan sonra ise bana döndü mahcup bir ifadeyle. "Gelinim alınma nolur olur mu? Vallahi görünce kendimi tutamadım."

Artık onlar benim, bende onların tüm hayatını sonuna kadar biliyordum.

Bu yüzden Fidan da Lara'yı görünce oldukça sinirlenmişti.

Buna alınacağımı düşünmesi ise oldukça tatlıydı.

"Hayır, canım benim. Neden alınayım?" dedim gülümseyerek. "Önemli olan, hak ettiğini almış olması. Ha sen ha ben fark etmiyor." Birbirimize sıkıca sarıldık fakat buok uzun sürmedi çünkü fazla vaktimiz kalmamıştı.

Son model neredeyse bitirmiş olmalıydı.

Son işlerimizi hızlıca bitirip yerlerimize geçtik. Ben çıkış, Fidan ise giriş tarafındaydı. Yanımda iki görevli kapıyı açmak için saniyeleri sayıyordu.

Üzerimdeki elbise soft sarı rengindeydi. Eteği diz üzerimde bitiyor, çapraz bir şekilde diğer tarafa doğru iniyor ve yerle buluşuyordu. Bacaklarımın açık olan kısmı ise iki kat tülle kapatılmıştı. Beli bedenime tam oturuyordu.

Yine omuzları açık, kolları düşük bir modeldi. Göğüs dekoltesi yok denecek kadar azdı. Sol omzumdan dirseğime kadar bir tül kısmı vardı. Yine sol yaka üç sarı gülle süsleniyordu.

Fidan'ın elbisesi ise soluk mavi rengindeydi. Dizin biraz üzerinde bir yırtmacı vardı, eteği yerlere sürünüyordu. Onun elbisesinin kolları biraz daha düşük, göğüs dekoltesi bir tık daha fazlaydı. Sol tarafta yine aynı tülden vardı fakat onunki daha uçtaydı. Kollarından ve belinden kristaller sarkıyordu.

İkimizin modelleri de birbirin ebenziyordu fakat özünde apayrıydı.

Onunki "Dewdrop" isimliydi.

Çiğ damlası.

Benimki ise "Ray of light".

Işık hüzmesi.

Birbirinden tamamen zıt fakat birbirine de en yakın iki şeydi.

Biri olmadan diğeri parlamazdı.

Girişimizin yaklaştığını belli eden şarkı introsu çalınmaya başladı. Son kez derin bir nefes aldım ve içimde ne kadar panik ve gerginlik varsa hepsini kökünden koparttım. Bu yöntemi bana Neva öpretmişti ve oldukça da işe yarıyordu.

(Şarkı, Tattoo - Loreen)

Yirmi beş saniye kadar sonra kapılar açıldı ve Fidan'la aynı anda podyuma ilk adımımızı attık. Koltuk taraflarındaki ışıklar yine sönüktü. İlk adımımızla birlikte etrafa sis bulutları yayıldı.

Onun rengi benim, benim rengim onun duman bulutundaydı.

Sarı mavide, mavi ise sarıdaydı.

Seğircilerden çıt çıkmıyordu. Hatta Kaan'ın çekirdek sesleri bile duyulmuyordu. İkimizin de aklı sadece yapması gerekendeydi. Öylesine odaklanmıştık ki adımlarımız bile senkronizeydi. Sahnenin ortasına yaklaşmıştık.

"Violins playin' and the angels cryin'
When the stars align, then I'll be there."

(Kemanlar çalınıyor ve melekler ağlıyor.
Yıldızlar hizaya geldiğinde orada olacağım.)

Her satırda birimizin üzerine tavandan bir ışık düşüyordu. Şarkı sözleriyle birlikte arka fonda usulca çalan keman sustu ve tavandaki ışıklar titredi.

"No, I don't care about them all
'Cause all I want is to be loved."

(Hayır, onların hiçbiri umrumda değil.
Çünkü tek istediğim sevilmek.)

Benim ışığım söndü ve Fidan'ın ışığı yandı. Aramızda bir, taş çatlasın iki metre kalmıştı.

"And all I care about is you.
You're stuck on me like a tattoo."

(Ve önemsediğim tek şey sensin.
Bende bir dövme gibi takılı kaldın.)

Işık yeniden benim üzerimde yandı. Kalbim boğazımda atsa da aklım sadece sahnedeydi.

No, I don't care about the pain
I'll walk through fire and through rain."

(Hayır, acı umrumda değil.
Ateşin ve yağmurun içinden geçeceğim.)

Bu sözler o kadar bendi ki. Şarkı kelimesi kelimesine ikimizi anlatıyordu sanki. İkimiz için yazılmış gibiydi.

"Just to get closer to you.
You're stuck on me like a tattoo."

(Sadece sana yakın olmak için.
Bende bir dövme gibi takılı kaldın.)

Işık bu kısımdan sonra ikimizin de üzerine düşmüş, aramızda sadece bir metre kalmıştı. Tam sahnenin ortasındaydık.

Adımlarımızı yavaşlatırken birbirimize doğru uzandık. Boşta kalan kollarımız geriye doğru uzanmıştı. Parmak uçlarımız birbirlerine dokundu.

"No, I don't care about them all.
'Cause all I want is to be loved...
And all I care about is you.
You're stuck on me like a tattoo."

(Hayır, onların hiçbiri umrumda değil.
Çünkü tek istediğim sevilmek...
Ve önemsediğim tek şey sensin.
Bende bir dövme gibi takılı kaldın.)

Ufak temasımız anında kesilirken karşılıklı bir adım daha attık ve ellerimiz birbirimizin bileklerini kavradı. Tutuşumuz can yakmıyordu, fakat asla kopartılamazdı.

"No, I don't care about the pain.
I'll walk through fire and through rain.
Just to get closer to you
You're stuck on me like a tattoo."

(Hayır, acı umrumda değil.
Ateşin ve yağmurun içinden geçeceğim.
Sadece sana yakın olmak için.
Bende bir dövme gibi takılı kaldın.)

İkimiz de birbirimizin bileğine aynı anda asılırken acı bileğimden dirseğime tırmandı. Fakat gözlerimizde hiçbir duygu yoktu. Başlarımızı geriye atarak birbirimizi döndürdük.

Böylece Fidan çıkış yoluna, bende giriş yoluna sürüklenmiştim.

Ellerimiz birbirinden ayrılmış, gözlerimiz önümüzdeydi.

"All I care about is love.
Oh, oh, oh."

Adımlarımız eski sert, hızlı haline dönmüş, bu şekilde neredeyse çıkacağımız kapılara ulaşmıştık. Şarkının bu kısmıyla ikimizin gözleri bizimkilerin tarafına kaydı.

Atlas ve Serdar'a.

"All I care about is love.
You're stuck on me like a tattoo."

Son adımlarımızı attığımızda şarkının son sözleri duyuldu ve salonun bütün ışıkları tek seferde yandı. İkimiz de kendi kapımızdan çıktık ve kapılar alkış tufanı ile birlikte kapandı.

Başarmıştık.

Sorunsuz halletmiştik.

O kadar mutluydum ki çığlık atmak istiyordum.

Ben daha kendime gelememişken bir beden adeta üzerime atladı. Boynuma sarılan kollar ve sevinç gülüşleri etrafa saçıldı.

Bende ona eşlik ettim.

Fidan benim sadece görümcem, nişanlımın kardeşi değil; aynı zamanda can parçamdı.

Seviyordum.

Ben bu kızı çok ama çok seviyordum.

Nasılsınız?
Bölüm nasıldı?
En sevdiğiniz sahne?
~Yorum + Oy~ lütfen
Hoşça kalın. Kitap okuyun;) 🦋