13. bölüm · Yürek Tarlası "KIRIK BEYAZ"

13. Bölüm "Ziyan."

Velouria Grey 🍁

13. Bölüm

"Ziyan."

"Sadece derin sevgisi olanlar
derin acıları hissedebilir."
-L. Tolstoy-

"Kalbinize ekilen çiçekleri, onları ekenden bile koruyun.

Sebeplisinden bile saklayın onları.

Belki bir gün, farkında olmadan onları sökebilir..."

Şimdiye kadar başıma gelen çoğu şeyin kendi kaderim olduğunu biliyordum. Hiçbir zaman farklı bir yanılgıya da düşmemiştim. Öylesine acılar yaşamıştım fakat dilim hiçbir zaman yanlış yola kaymamıştı.

Fakat ihanetler yüzünden aldığım darbeler, bu saf kalbim yüzündendi.

Canımın yanması da hep bu, sevgiye aç zavallı kalbim yüzündendi.

Sırtından bıçaklanmam ise hep bu, güvene susamış kalbim yüzündendi.

Orada, o soğuk zeminde kaç dakika daha ağladığını hesap edemezken içeriden de bir ses soluk yoktu. Arada inleme sesleri çalınıyordu kulaklarıma ve bu, kırıklarımın arasından çığlık atan kalbimin sesinin, inlemelere karışmasına olanak sağlıyordu.

Dakikalar sonra kapıya yaklaştığını işittiğim adım sesleri ile kapının önünden biraz daha yana kaydım ancak başım hala dizlerime gömülüydü. Dönüp bakmadım.

Kim olduğunu bilmiyordum ve umrumda da değildi. Sadece bir ses yükseltmesi yüzünden döktüğüm yaşların haddi hesabı yoktu ve bu kendi acizliğime de ağlamama sebep oluyordu.

Yüzümde nasıl bir ifade vardı bilmiyordum fakat gözlerimin kan çanağına döndüğüne emindim.

Bir iki gözyaşı döksem bile kızarırdı hemen gözlerim.

Bu kadar üzüldüğüm için mi kendime kızmalıydım? Yoksa bunu ona yakıştıramadığım için mi?

"Minnak..." Serdar'ın mizacına ters bir şekilde şefkat dolu sesinin kulaklarıma dolmasıyla omzumda bir el hissetmem bir oldu.

"Nasılsın?" diye sorup yanıma oturduğunda düşünüyordum. Aramıza bir iki adımlık mesafe bırakmıştı.

Sahi, nasıldım ki şuan ben?

"Beni bırak," dedim ağlamamın etkisinden kurtulmak adına aldığım derin soluklarla. "O... İyi mi?" Sesimin daha fazla titrememesi için sertçe yutkundum fakat bu gram faydalı olmamıştı.

Bana demin bağıran adamı umursamam, hem de çok ama çok umursamam tuhaf gelebilirdi. Ama onun neden bağırdığını biliyordum. Herşeye rağmen kalbim onu anlıyordu.

Ne yaparsa yapsın onu umursamaya devam edecektim.

Bu benim lanetimdi belkide.

İnsanları önemsemek.

"İyi, merak etme." dedi Serdar kendinden emin bir ses tonuyla. "Daha da iyi olacak, eminim." Ses tonu bir abi edasıyla çıkıyordu fakat içimdeki bu fikri öldürdüm çünkü iç sesim ona abi gözüyle bakılmasından hoşlanmayacağını düşünüyordu.

Birkaç saniye durdu. "İnat etme be minnak... Sen iyi misin onu söyle." dedi durgunluğun arasına hüzün sıkıştırarak.

Sesinde acıma sezmiş olsam, buradaki herhangi birinin sadece bakışlarında bile acıma görsem bu evde bir dakika daha durmazdım.

Onlar acımıyorlardı bana.

Sadece kıyamıyorlardı.

Yüzümü dizlerimden kaldırıp ona döndüğümde belki biraz daha iyi durumda olmamı bekliyordu. Yüzünde bir hüzün ifadesi daha yer bulduğunda ne kadar berbat halde olduğumu düşündüm.

Bu kadar kolay paramparça olmak zorunda mıydım?

Herşeyi affedebilirdim. Herşeyin üzerine sünger çekebilirdim ama bu, atlaması zor bir yarıktan farksızdı.

Bilinçaltım bağırılmayı öyle bir tanımlamıştı ki, yüksek ses yeterince korkmama sebep olurken, birinin bana bağırması karşımda babam varmış gibi hissettiriyordu.

O canavar varmış gibi.

Aklım kalbimi ne kadar sakinleştirmeye çalışsa da kalbim o gecede hissettiğimle birebir aynı duyguları pompalıyordu.

"Baban. Baban. Baban. Kaç, sana zarar verecek."

Ben bu etiketi ne kadar ona yakıştırmak istemesem de bu benim suçum değildi ki. Atlas bana öyle bağırdığında içimde elimde olmadan bir şeyler yıkılmıştı üzerime.

Serdar gözlerimin içine bakmaya devam ederken o kadar yalnız ve yanlış hissediyordum ki kendimi. Hep bir yanım eksik kalmıştı.

Ona güvenmiştim.

Ve şimdi bunu bile bile bana bağırmış mıydı?

Ben bunları düşünürken hiç beklemediğim bir anda güçlü kollar tarafından sımsıkı sarıldım. Temastan dolayı kaskatı kesilen bedenim öyle garip bir durumdaydı ki ne yapacağımı hiç mi hiç bilmiyordum.

Serdar'ın yine bir abi edasıyla bana sarılan kolları belki de ilk kez abi şefkatini hissetmeme sebep oldu. Biraz da orada ağladım hıçkırıklarımla.

Her sarılma bir kurtuluştu fakat güven çukuruna düşenin hastalığına deva olacak bir ilaç da yoktu.

"Serdar..." dedim kollarından ayrılırken. Yanlış insanlar bana evimde hissettiriyordu ve bu garipti. "Bana bağırdı. Bana..." Zihnim bile hala saatler önce yaşanan olayları idrak edemezken kalbime nasıl söz geçirecektim ki?

"Minnak..." dedi bir kez daha. Onun da lügatı beni teselli etmeye yetmiyordu. Atlas'ın bana bağırması bilerek değildi ve o da bunu biliyordu. Anlamıyordum. Bilerek olmadığını ben de biliyordum fakat neden o yarığın karşısına geçemiyordum?

Birkaç dakika daha orada, duvara yaslanmış halde dururken içeride ne olduğunu çok merak ediyordum. Ona gitmem için haykırıyordu her zerrem. Ama gidemezdim. İçimdeki o güvenli, huzurlu alanı biraz daha zedeleyemezdim.

Sertçe yutkunurken kelimeleri zor da olsa toparlayabildim. "Serdar," diye fısıldadım sessizce. Konuşmaya bile gücüm yoktu. Kollarımdan, bacaklarımdan derman çekilmişti sanki.

Simsiyah gözlerini bana çevirdiğinde cesaretimi korumaya çalıştım. "Söyle ona... Bana neden bağırdığını biliyorum." Yir kez daha yutkundum. "O an, Atlas'ın güçsüz olduğu ve bunu göstermek istemediği nadir anlardan biriydi ve... Onu öyle görmemi istemedi işte,"

Gözlerine baktığımda anladım o an haklı olduğumu.

Haklı olmak ağır olur muydu?

Olurmuş.

Zorla da olsa devam etmeye zorladım kendimi. "Ben ona kızmadım. Kırılmadım da. Ama burasının," dedim kalbimi göstererek. "Un ufak olmasına da engel olamadım."

"Acıdı." Yüzümde acılı bir gülümseme oluştu. "Güvenim çatladı biraz. O kadar işte... Bana bağıran kişinin, kim olursa olsun babamı hatırlatmasına engel olamadım..."

Ellerimle yüzümü kapattım acı içinde. "Unutmaya çalıştığım şeyleri tekrar hatırlamama da engel olamadım. Serdar ben, yine hiçbir şeye engel olamadım..."

Elimden geldiğince sessiz ağlamaya çalışıyordum. Fidan beni duyup da abisinin durumunu öğrenmesin diye. İçerideki adam yaralı haliyle bana bağırdığı için hüzünlenmesin diye...

Bir süre daha kaldık orada. Serdar da hiç ses etmedi bu halime. Ketumdu zaten. Bu kadar konuşması bile bir mucizeydi. Ağlamama da karışmadı. O an, orada sadece varlığını hissettirdi bana.

Bu kadar Atlas'a benzemesi ne de tuhaftı...

İçimdeki tüm gücü sarf ederek merdivenlerin korkuluklarına tutunarak ayağa kalktım zorlukla. Benim ayağa kalkmamla o da ayaklanmıştı.

"Serdar, beni evime bırakabilir misin?" diye sordum bitkinlikle. Başım önüme eğikti. Başını salladığında usul adımlarla merdivenlere doğru yöneldim.

Sessizce arkamdan geldiğini adım seslerinden anlayabiliyordum. Merdivenlerin sonuna geldiğimizde ne düşüneceğimi bilemez haldeydim. Aklım o kadar bulanıktı ki.

"Ahu! Serdar ne oldu? Bir şey mi oldu? Abime... Abime bir şey mi oldu!?" Fidan'ın ardı ardına sorduğu endişeli sorularına verecek bir cevabım yoktu.

Serdar sorun yok dercesine başını salladığında heyecanla girdiğim o koridora, çıkarken hüzünle attım adımlarımı. Bu evden bu şekilde ayrılacağım kimin aklına gelirdi?

Siyah bir arabaya binişimiz film şeridi kadar hızlıydı benim nezdimde. Serdar ile gittiğimiz birkaç saatlik yol o kadar sessiz geçmişti ki. Kendimden ne kadar kaçsam da eninde sonunda onunla baş başa kalıyordum.

Acınası bir haldeydim.

Araba tekrar o dar sokakta durduğunda yolu nasıl bildiğine şaşırmadım. Atlas onlara cidden güveniyordu demek ki. Her bildiğini anlatacak kadar hemde. Ciddi anlamda güven problemim olduğundan aynı illetle cebelleşeni yüz metre öteden hissederdim.

Güven problemi olanın gözlerinde bir boşluk olurdu ve Atlas'ta olanı dolduran çok kişi görüyordum zaten.

Benimkinde ise sadece Atlas vardı ve onun, oradan inmesine ne yaparsa yapsın izin vermeyecektim.

Arabadan çıkmak için elimi kapının koluna uzattığımda bir şey fark ettim. Atlas ile geldiğimizde arabadan çıkmamak için ne kadar can atsam da, şimdi kaçmak için an kolluyordu bedenim.

Arabadan çıkmadan önce arka koltuktaki kitaba ilişti gözlerim. Bu Serdar'ın malikanede okuduğu kitaptı.

"Kürk Mantolu Madonna," dedim buruk bir hüzünle gözlerim kitabım kapağına dalıp gitmişken. Okuyalı yıllar olmuştu.

Serdar ise bana bakıyordu. "Çok güzeldir. Ama can yakar." dedim fısıldayarak. Hiçbir şey söylemedi. Konuşmasına da gerek yoktu zaten.

Arabadan inmeden ve koşarak uzaklaşmadan önce söylediğim son sözlerdi bunlar. Uzaklaşmak istedim her şeyden. Herkesten...

Ve yaptım.

Herkesten olmasa da etrafımdakilerden kaçtım.

Babam evde değildi yine. Kendimi direk odama attım. Gözlerimden yaşlar sanki bugün yeterince ağlamamışım gibi yine boşalırken yorganımın altına sığındım yine.

Bu hayatta en aciz olduğunuzu düşündüğünüz an hangisiydi?

Benimkisi, günler önce üşümeyeyim diye omuzlarıma bırakılan o adamın ceketine sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlamamdı.

Onun bam telini tam çözememiştim fakat benim bam telim yükses sesti ve ben o sesin bedenimdeki yankısını hala susturamamıştın.

"Eksiktim. Hep eksik olmuştum. Fakat beni tamamlayacak olan kişi de bende bir yarık daha açmıştı."

Yazarın anlatımıyla:

Tam bu dakikalarda:

Rusya:

Başı fena halde sızlarken gözlerini zorla da olsa araladı Berkay. Araba kokusundan nefret ederdi. Şuan bulunduğu yer her neresiyse de kokusu ayılmasına hiç mi hiç yardımcı olmuyordu.

Elini sızlayan başına götürdüğünde parmağına değen yumuşak şey, aklının iyice karışmasına neden oluyordu.

Sahi, neredeydi şuan?

Karman çorman bir halde bulunduğu zemine baskı uygulayarak biraz doğrulduğunda, hareket eden bir araçta olduğunu anladı. Gözleri şaşkınlıkla büyürken bayılmadan önce olanları ona yeniden hatırlatıyordu zihni.

O psikopatın eline düşmüştü. Yaptığı şeyleri birer birer yüzüne vurmuştu. Hiçbirinden zevk almıyordu fakat doğru bu olarak kazınmıştı zihnine.

Onu neden öldürmemişti ki?

Gözleri içinde bulunduğu Jeep'in camından dışarıya kaydığında gözleri şaşkınlıkla biraz daha açıldı.

Mart ayında İstanbul'a bu kadar çok kar yağmazdı.

Bu kadar soğuk da olmazdı.

O şaşkınlığını üzerinden hala atamamışken kulağına hiç tanımadığı birinin sesi çalındı.

"Sonunda uyandın demek." dedi şoför koltuğunun yanındaki koltukta oturan siyah saçlı, buğday tenli, izbandut gibi duran adam. "Seninle işimiz zor olacak, çocuk." dedi usta şekilde Rusça konuşarak.

O adamın ismi Özgür'dü fakat Berkay'ın öğrenmesine daha çok zaman vardı.

Ses tınısında uyarı gizliydi. "Bu son şansın. Semem o ki, iyi değerlendir."

Ahu'nun anlatımıyla:

"Leke sürme içimdeki sana. Bunca zaman onun varlığıyla ayakta duruyorum ama tabii sen bunu da bilemezsin..."

Dersin bitmesi ile tutulan boynumla birlikte kalktım masadan. Dün olanlardan sonra okula gitmek ne kadar zor olsa da, sınav haftaları olduğundan mecburen gelmek zorunda kalmıştım.

Düşünmemek için iyi bir yol olabilirdi.

Üzerimdeki mavi tişört ve bol kesim kot pantolon ile özenden yoksundum, ki bunu takacak bir kafada da değildim. Saçlarımı ensemde toplamıştım fakat perçemlerim yine özgürdü.

Ben değildim bari onlar özgür olsundu.

Üzerimdeki krem, örgü hırkanın kollarını sıkıntıyla çekiştirdim. Duygularımı, hissettiklerimi yüzüme vuran bir insandım. Hüzünlüysem hüzünlüyüm derdim çünkü içime gömdükçe bin katı ile birlikte gelirlerdi.

Sadece başkalarına anlatamadığım için kendi yüzüme vurduğum duygular içimde birikmişti.

İlk dersler acayip bir şekilde yoğun olduğundan dışarıya çıkamamıştım. Son iki dersimiz boş olduğundan kafa toplamak adına arka bahçeye inmek için sınıftan çıktım.

Merdivenleri teker teker inerken bir şeye hayret ediyordum.

Kalbim ne kadar da ağırlaşmıştı böyle.

Bir onun hakkında hissettiğim duyguları yüzüme vuramamıştım zaten.

Düne nazaran bomboş bakan gözlerle arka bahçenin kapısına ulaştım. Ayaklarımı sürüyerek açtım o kapıyı. Aldığım nefes yetersiz, göğüs kafesimde taş varmış gibi hissediyordum. Büyük bir nefes aldım fakat bu da bedenime yetemedi sanki.

O an, duyduğum sesle ise taş kesildim.

"Orkide güzeli," Ses tonu içimi titretti. Hatta tüm bedenimi. Bana ondan başka kimse böyle seslenmezdi.

Atlas'tan başka...

Onu ne kadar özlediğim ise içime bırakılan büyük bir ukdeydi. Fakat hissettiklerimin aksine hiç duymamış gibi davranarak bahçeye çıkacaktım ki tekrar konuştu. "Bu lanet olası kurşun yarası yüzünden hızlı yürüyemeyeceğim için mi bu kadar kolay gidebiliyorsun?"

Sözleri adeta olduğum yere mıhlamama sebep olurken bakışlarım bulanıklaştı. Ağır ağır çevirdim yüzümü sesin sahibine doğru. Gözlerime bakmam içimi dağladı. Yine yanında bitmek istedim. Kalbim acıyordu.

Yine beni kendimden bile korusun istedim.

Aramızda bir iki adım kadar bir mesafe vardı. Gözleri yine aynı bakıyordu. Yine aynı huzuru veriyordu. Kızıl kahvesi ateş değildi. O hala aynı Atlas'tı. Fakat farklı olan benim kırılan yanlarımdı.

Yeşil ve kahve irislerinden dolan gözlerimi gördüğünde bir hüzün geçti. Eli sol göğsünün altındaki yarasındaydı. İyileşmemiştir ki daha. Bir gün oldu sadece.

Acıyordur kesin.

Çok acıyordur.

Acımasın...

Sızlayan gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. Diğerleri burada değildi. Hatta şuan okulun bu kısmında sadece biz vardık çünkü genelde buralar çok tenha olurdu.

Gözlerinde öyle bir hüzün vardı ki...

Benim yüzümden olması canımı daha çok yaktı.

O beni kırmıştı fakat bu yaptığı sadece beni kırmamıştı, hatta onu paramparça etmişti. Bunu şimdi anlıyordum.

"Hiçbir şekilde kendimi savunmayacağım." dedi bütün şeffaflığıyla. "Çünkü haksız olduğumu ben de biliyorum orkide güzeli... Sadece, bilerek olmadı." Başını yana eğdi. Bakmadı gözlerime. "Eşeklik ettim."

Mafya olan, herkesi tek sözüyle dize getiren, etrafa korku saçan adam benden af mı diliyordu?

O bu muydu sahiden?

Konuşmadım onun devam etmesi için. Bana ilk defa bu kadar şeffaftı. "Orada öyle bir baktın ki gözlerime, o gri gözlerinle... Nasıl bir halt ettiğimi o an anladım." Nefeslendi. "Canımın acısını s*ktir et. Şuan bile onun kederi var gözlerinde..."

"Atlas..." diye fısıldadım acı içinde. Dayanamayarak başımı öne eğdim. Onun kadar güçlü değildim. Kendi yarasına tuz bassa ah etmezdi o.

Eliyle çenemi kavrayıp tekrar o sakin ormanlara bakmamı sağladığında gözümden elimde olmadan bir yaş aktı. İçi gidermiş gibi baktı o damlaya. Başparmağı ile sildi o gözyaşını.

"Ağlama be güzelim... N'olur ağlama..." diye fısıldadığında bir hıçkırık kaçtı ağzımdan. Onun sesinden kederi yakalamak insanın kalbini un ufak ederdi.

Ağzından sessiz bir hıçkırık kaçtı. Bunu duymasıyla kollarıyla beni sıkıca sarması aynı anda olmuştu. İçimdeki kırılan güven bana sormadan tekrar birleşti ve bende ona engel olmadım.

Fakat çatlak izlerini de silemezdim. Gözyaşlarım beyaz gömleğini ıslatırken tekrar doğru yerde olduğumu hissettim.

Doğruydu.

Burada kalmalıydım.

Bir süre kaldık öyle. Sarılışı kırılan yanlarımı tamir etmek, birleştirmek ister gibiydi. Birkaç dakika sonra ayrıldık birbirimizden. Hava birden soğumuş gibi ürperdi bedenim.

Kısa bir nefes verdi. Uzunu ona da yetmeyecek gibiydi. "Affet beni demiyorum ama bana öyle acılı bakma, orkide güzeli." Gözleri dolmamıştı. Fakat içlerindeki acı herşeyi anlatıyordu.

"Ben şu 22 yıllık hayatımda bir Allah'ın kuluna yalvarmadım. Fakat bu ahu gözlerin ayaklarına kapanacağım gibi..."

"Tamam tamam, affettim..." dedim yüzümde buruk bir gülümseme oluşurken. "Ama bir daha bağırma olur mu?..." Sertçe yutkunduğunda gözlerinden bir kederin daha geçtiğine şahit oldum. "Karşımda sen varsın, babam değil..."

Atlas'ın bakışları da benimle aynı duyguları paylaşıyordu. Sağ eli ile usulca elimi kavradığında ilk defa irkilmedim.

Çünkü onun dokunuşu temas değil ilaçtı...

Birlikte arka bahçeye doğru adımladığımızda buraya tek gelip üzüleceğimi düşünürken, şuan elimi benim durumumdan dolayı mesafeli bir şekilde tutan adamla iyileşmiş bir şekilde giriyordum. Soğuk rüzgar gözyaşlarımı yüzümde dondurmuştu fakat bu his ilk defa güzeldi.

Bu bahçe de nelere şahit olmuştu...

Birkaç adım daha atıp bahçenin asıl büyük kısmına ulaşacaktık ki gözüme ilişen şey tüm bedenimin buz kesilmesine neden oldu. Hayal mi gerçek mi anlayamamamıştım. Gözlerimi ardı ardına kırpıştırdım.

Atlas'ın beni engellemesine izin vermeden elimi hızla onun elinden ayırdım ve o tarafa doğru koşar adım ilerledim. Burnumun direği yeniden sızladığında ise gözdüklerimin gerçek olduğunu anlayabilmiştim.

Ama o an gördüklerim yıllar boyunca kabuslarıma girecek, gözlerimin önünden gitmeyecekti.

Sedef'i bugünde okulda görmemiştim yine. Nedenini ise şimdi anlıyordum.

Günler önce ihanetine uğradığım kız, bir dönem can dostum dediğim kişi...

Şuan kollarını ve bacaklarını hafifçe iki yana açmış, koyu kırmızı, yoğun bir kan gölü içerisinde sırt üstü yatıyordu.

Yanına gittiğimde gördüğüm görüntüden dolayı dizlerimin üzerine çöktüm. O kadar donmuştum ki ağlayamıyordum bile. Şoktaydım belki de. Midem abi bir hızla bulanmaya başlamış, o acı tat boğazıma ulaşmıştı.

Lisenin üçüncü yılında sınıfıma sürpriz bir şekilde dahil olan, benimle aynı üniversitede okumayı isteyecek kadar birbirimize bağlı olduğumuz o kız...

Simsiyah; keskin ve kenarları biçimli bir çakı o kızın kalbine mi saplıydı?

Gözleri kapalıydı fakat kaşları çatılıydı. Her zamanki gibi...

Bembeyaz gömleği nasıl da kan kırmızısına bulanmıştı öyle...

İntihar etmişti.

Kendini öldürmüştü.

Bulanık ve prede arkası düşüncelerimin arasından ise aklım, kalbim, bütün organlarım bana aynı iki kelimeyi fısıldıyordu sürekli.

Benim yüzümden,

Benim yüzümden.

Benim...

Yüzümden...

Gözlerimden dökülen yaşlar toprağa damlamaya devam etti. "Benim yüzümden..." Bu sefer sesli söyledim zihnimdekileri. Bu acı bana çok fazlaydı. Kaldıramayacağım kadar fazla.

Bedenimi daha fazla dik tutamıyordum. Gözlerim kapanıyordu. "Ona öyle demeyecektim." diye fısıldadım son defa. "Ona öyle dememeliydim... Ölsün diye demedim ki. Gitsin diye demedim. Kendini ziyan etsin diye demedim..."

Nasılsınız?
Bölüm nasıldı?
En sevdiğiniz sahne?
~Yorum + Oy~ lütfen
Hoşça kalın. Kitap okuyun;) 🦋