14. bölüm · Yürek Tarlası "KIRIK BEYAZ"

14. Bölüm "Mektup."

Velouria Grey 🍁

14. Bölüm

"Mektup."

"Oysa benim ruhumda savaş
var. Durmadan ölüyor içimdeki insanlar."
-W. Shakespeare-

Varlığını hissettirmeliydi insan. Sevdiklerine, dostlarına ben buradayım demeliydi. Fakat ilk önce bu gerçeği kendisi kabul etmeliydi.

Yaşıyordu.

Buradaydı.

Nefes alıyordu.

Ne olursa olsun, ne yaşarsa yaşasın vadesi dolmadıkça o kalp atmaya devam edecekti.

Olanları idrak edemiyordum.

Bir can daha mı yitip gitmişti bu dünyadan?

Bir kalp daha mı durmuştu yani?

Biri daha mı benden gitmişti?

Yoksa hiç benim olmamış mıydı?

Zihnimde bu kadar ucu açık soru varken bildiğim, emin olduğum ise tek bir şey vardı. Benim suçum olduğu.

Günler öncesinde Sedef ile olan kavgamız aklıma düştü önce. Sonra ona söylediklerim. Dilim kopsaydı da onları söyleyemeseydim dedim kendi kendime. Kalbime bir sızı saplandı o an.

Ben, ne kadar yaptığından dolayı canım yansa da zaman iyi gelir, eninde sonunda tekrar barışırız diye düşünmüştüm. Eskisi gibi olmasak da dost kalacaktık işte. Belki sadece merabalarımız olacaktı.

Nereden bilebilirdim ki onun intihar edeceğini...

Keşke, keşke zamanı geri alsbilseydim...

Zaman belki benim nefret ateşimi söndürmüştü fakat onu da benden almıştı. Aramıza ölüm girmişti ve o yarığı hiç kimse aşamazdı.

Sedef, ölmüştü...

Gözlerim bir daha uyanmamak üzere kapanmış kadar ağırdı o an. Damarlarıma giren soğuk sıvı nerede olduğum hakkında bir ipucu niteliğindeydi.

Gözlerimi araladım halsizce. Fakat uyanmak bir zulüm gibi geliyordu. O bir daha uyanamayacaktı. Benim uyanmamın bir manası var mıydı?

Tahmin ettiğim gibi hastanedeydim. Beyaz duvarlar gözlerimi açtığım an üzerime üzerime gelirken rahatsız bir soluk aldım. Üzerime örtülmüş ince örtü bile ruhuma ağır geliyordu. Kalbim sızlıyordu.

Bakışlarım etrafı sessizce tararken bir yerde durdu bakışlarım. Küçük hastane odasında cam kenarına koyulmuş koltukta camdan dışarıyı izleyen o adamda.

Kaç saattir uyuyordum ben?

Yaralı haliyle uyanmamı mı beklemişti?

Hiçbir soruya cevap arayamayacak bir haldeydim artık. Düşünmek istemiyordum. Yorgun olmak istemiyordum. Bitsin istiyordum fakat bitiremiyordum. Huzurlu olayım diyordum, belki de bana huzurun küçücük bir zerresi bile haramdı.

Onu izlediğimi hissetmiş gibi bana çevirdi eşsiz gözlerini. "Benim yüzümden. Değil mi?" diye sordum onaylamasını umut ederek. Aklımda bu düşünce öylesine sabitlenmişti ki o bile değiştiremezdi belki de. Uyandığım ilk anda bunu sormam bile bu yüzdendi.

Benim yüzümdendi.

Kendimi suçluyordum ama benimle alakası olmadığını savunan tarafımın da susması gerekiyordu. Acının bir adı olmalıydı ve ben bu acıyı Sedef'in psikolojisiyle bağdaştırmak istemiyordum.

Sesim beklediğimden de halsiz çıkmıştı. Allah bilir yüzüm ne haldeydi.

O an Atlas yüzüme öyle bir baktı ki, halime üzülüyor mu yoksa kendimi suçlamama mı kızıyor emin olamadım. "Kim dedi bunu?" diye sorduğunda diyecek bir cevabım vardı.

"Ben," O kadar tuhaftı ki içim. Hem hüzün, hem özlem... "O gün ona öyle dememiş olsaydım böyle olmazdı, Atlas." dedim fısıldayarak.

Yattığım yatak ile koltuk arasında çok bir mesafe yoktu. Olduğu yerden uzanıp serum iğnesi takılı olan elimi mümkün olduğunca mesafeli bir şekilde tuttu.

Buz kesilmiş ve her zaman olduğundan daha da zayıf görünen parmaklarım sıcak tenine değdiğinde yine hafifçe kasıldı bedenim. Halbuki buna bile hakim yok sanırdım.

Bu nasıl bir lanetti böyle?

"Orkide güzeli, aranızda ne geçtiğini bilmiyorum fakat kimse kavga etti diye intihar etmez." Gözlerime beni inandırmaya çalışır gibi bakıyordu. "Eskiden kalan bir sorunu olmalı. Eğer öyleyse de bunun için kendini suçlaman gerekmiyor."

"Bana söylemedi ki." Burnum sızladığında yeniden ağlamak istemediğimden derin bir nefes aldım. "Söyleseydi ben ona iyi gelmeye çalışırdım ki. Belki sözlerim yüzünden olmadı ama ben ona iyi gelebilseydim..."

Gelememiştim.

"Şşh, sakin ol..." Kalbimin titreyen atışları onun avuçlarında durumuştu sanki. Bu adam beni nasıl sakinleştirebiliyordu? "Hiçbir şey senin suçun değil. Orkide güzeli, herkese iyi gelemezsin."

Dudaklarım titredi. "Kendime hayrım yok, bari başka birine derman olabilseydim..." Öylece bakıyordum karşımdaki gözlere.

Yüzünde yine o yarım gülüşü belirdi. Ama bu seferki hüzünle harmanlanmıştı. Bakışlarında bile acı vardı.

Bu da benim yüzümdendi.

"Bana oluyorsun ama," Yan tarafa bakıp fısıldayarak söylediklerini anlamamıştım. Sanki bilerek kısık sesle söylemişti.

"Hım?" dedim anlamadığımı belli edercesine.

"Hı-hım..." dedi o da. Bilerek sessiz söylediği açıktı. Merak etsem de kurcalayamayacak kadar bitkindim.

O sıra kapının tıklanmasıyla Atlas yavaşça elimi bıraktı. Ben de gözlerimi usulca kapıya çevirdim. İçeri güler yüzlü bir hemşire girdi. Evren bana nisbet yaparcasına hayat dolu insanları etrafıma topluyordu herhalde.

"Evet, serumumuz bitmiş. Artık çıkabilirsiniz. Geçmiş olsun." dedi gülümsemesini silmeden. Serumu çıkardı ve odadan çıktı. Ben ise bu odadan çıkmak için an kolluyordum.

Üzerimdeki örtüyü kenara bıraktım ve ayaklarımı yataktan aşağı uzattım. "İyisin, değil mi?" diye soran Atlas'a verecek bir cevabım yoktu. Bende nasıl olduğumdan habersizdim. Yine de onu rahatlatmak adına iyiyim diye mırıldandım sadece.

Umut suydu.

Hem yakardı, hem söndürürdü.

Hem diriltir, hem öldürürdü.

İyi olacağına dair umudumun yaydığı ışık çok ama çok azalmıştı.

Dışarı çıktığımızda hastane koridorunda büyük bir karmaşa olmasını bekliyordum ama Atlas'ın arkadaşları ve birkaç polis memuru dışında kimse yoktu. Bunda da onun bir parmağı olduğuna adımın Ahu olduğu kadar emindim.

Sedef'in anlattığı kadarıyla ailesi başka bir şehirde yaşıyordu. Onlar neden gelmemişti? Kızlarını bu kadar mı önemsemiyorlardı? Atlas ne kadar engel olursa olsun aile yüreğinin bir yol bulması gerekmez miydi?

Gerçek bir ailem varmış gibiydi bu tahminlerim.

Hiç olmamıştı.

Benim bir dirhem dahi hayır görmediğim gibi, çevremdekilerin de annesi babası benimki gibi kötüydü.

Sahi, iyi anne babalar var mıydı cidden?

Yoksa sadece masallara konu mu olmuşlardı hepsi?

Bizimkiler telaşla yanımıza gelirken bu kadar insanı endişelendirdiğim için kendimden bir defa daha nefret ettim. Bedenim dile gelip bana bu konuda saatlerce sövse haklı sayılırdı çünkü ben bu konuda kendi canımı kendim kasıtlı olarak yakıyordum.

"Minnak, ne oldu sana böyle?" diyen Serdar'ın yüzüne endişe mi öfke mi hakimdi çözemedim.

"Yenge! İyi misin?!" Kaan'dı bunu söyleyen. Şaşkındı, oldukça şaşkındı.

"Ahu bembeyaz olmuşsun! Abim ne oldu?" Fidan gözlerime içli içli baktı. Öyle bakmamalıydı. Bakışlarını abisinden almış olmalıydı. İnsanın içini dağlamayı iyi biliyorlardı.

"Biriniz ne olduğunu anlatacak mı acaba?! Birkaç saat ya, sadece birkaç saat oldu yanlız bırakalı!" Sinan'ın sesinde hafif bir alay seziyordum yine fakat çok ince bir iplikten farksızdı. Ciddi tarafı daha baskındı.

Bunlar ve daha sayısız sorularından sonra Atlas'a baktım yardım dilercesine. Bu kadar soruyu nasıl cevaplayacağımı bilmiyordum. Halim de yoktu açıkçası.

Koridordaki hastane koltuklarından birine oturdum ve şakaklarımı ovmaya başladım suskunluğumu koruyarak. Bir şeyleri konuşarak içinden atmak konusunda en beceriksiz insan sayılırdım.

Belki de yıllardır dinlenmediğimdendi bu içime atma konusundaki ısrarım.

O kadar çok şey olmuştu. Ve ben artık ağlamalı mıyım, bağırıp çağırmalı mıyım, ne yapmalıyım bilmiyordum. Donmuştum sanki. Duygularım ilk defa bu kadar sessizdi.

Bu sessizlik az buçuk korkutuyordu beni.

Yanımdaki boş koltuğa oturan Atlas'ı da ilk defa bu kadar yorgun görüyordum. Dışarıdan hiç yorgun görünmüyordu ya. Gözlerine bakmanız gerekiyordu anlamak için. Yarası ne haldeydi bilmiyordum fakat onu yorduğu belliydi.

Yormaktan öte canını sıkıyordu.

Diğerleri de başımıza dikilmiş bizi soru yağmuruna tutmaya devam ediyordardı. Atlas "Bir durun da kız bir nefes alsın!" diye söylendiğinde biraz da olsa öteye gittiler.

Gözlerimi yumdum ve başımı geriye yasladım. Nefeslerim derin ve düzenliydi. Garipti, kesik kesik olması gerekirdi. Sedef ile olan anlarımız düştü bir bir zihnime.

Benim doğum günümdü. İkimizin de çok merak ettiği bir film vardı. Hem kendine hem de bana bilet almış ve hediye olarak beni sinemaya götürmüştü.

"Ahu'şum beğendin değil mi filmi? Bir haftalık harçlığımı bu filme yatırdım sevmedim deme sakın!" demişti film çıkışında. Sevmez miydim? O hediye etmişti sonuçta.

Belki küçücük bir şeydi, fakat altın değerindeydi benim için.

Güzel geçen tek doğum günümdü.

Ben ne kadar içe dönüksem Sedef'de bir o kadar hayat doluydu. İster istemez neşesini bana da bulaştırıyordu.

Artık bir neşe kaynağım yoktu.

Bir keresinde ücretsiz bir okul gezisi düzenlenmişti lisede. Lara hem ona hem de bana geziyi zehir etmek için elinden geleni yapsa da biz mutlu olmayı başarmıştık bir şekilde.

Akşam üzeri ormanda yürüyüşe çıkmıştk ikimiz. Sonra yolumuzu kaybedince öyle bir panik sarmıştı ki her yanımızı. Her yer ağaçlıktı, hiçbir yol da gözükmüyordu.

Ben çok korkardım böceklerden. Fakat Sedef benden de öte böcek görünce kalp krizi geçirmiş gibi olurdu. Yanına ceketini de almamıştı yürüyüşe çıkarken. Bende böcekler yüzünden günü mahvolmasın diye hırkamı ona vermiştim.

Hem de kendim de korkmama rağmen.

Nasıl bir insanı kaybetmiştim ben böyle?

"Ahu hanım," Adımı duymamla gözlerimi açtım ve karşımdaki polis üniformalı adama baktım. Hayatımda ilk defa görüyordum onu. "Ben komiser Emre Karahan. Sedef Güler'in intiharı hakkında sizinle konuşmamız gerekiyor."

Hiç ikiletmeden yerimden kalkıyordum ki Atlas elini koluma koydu. "Olay daha çok taze, kızın acısı büyük. Ne bu acele komiser?!" diye sordu huzursuzca. Sesi istemeden yükselmişti.

Bu tınıyı biliyordum. Pek hayra alamet değildi. Kavgaya kadar yolu vardı.

Emre komiser "Ben sadece Ahu hanım ile konuşmak ile görevliyim beyefendi. Şuan kimse suçlu konumunda değil." dediğinde ikisinin arasında oluşan gerilim hattı elle tutulur bir hal almıştı.

Atlas'a döndüm. İşlerin sarpa satmasını istemiyordum. "Atlas, sorun yok. İyiyim." dediğimde yeşil ve kahve irislerini bana çevirdi.

"Emin misin orkide güzeli?" diye endişeyle sorduğunda evet dercesine başımı salladım. Bana üzülmesi onda yeni oluşan bir duyguydu. Birine üzülebileceği aklımın ucundan bile geçmemişti ilk başlarda.

Oturduğumuz yerden yavaşça ayaklandığımda Emre komiser önden ben arkadan ilerlemeye başladık. Üzerimdeki sersemliğe rağmen silkelenmem gerekiyordu. Uzun bir soluk aldım.

Birkaç dakika sonra hasta bekleme odasında sadece Emre komiser ve ben vardım. İçimde tarif edemediğim bir sakinlik vardı. Öyle ki karşımda oturmuş, ellerini masada kenetleyip koyu mavi gözlerini üzerimden çekmeyen komiser beni kolumdan tutup nezarete tıksa sesim çıkmazdı.

"Evet," dedi komiser yüzümü dakkatle incelerken. "Ahu Taşkıran. Sedef Güler'i nereden ve ne zamandır tanıyorsunuz?"

Hiç olmadığı kadar konuşmak istemiyordum şuan. Ama kimseyi meşgul etmemek adına ikiletmedim. "Lise sondan beri." dedim donuk bir sesle.

"Bildiğim kadarıyla Sedef Güler'in en yakın arkadaşı sizmişsiniz. Son zamanlarda, onda bir tuhaflık sezdiniz mi?" diye sorduğunda düşündüm.

"Hayır, birkaç gündür de görüşmüyorduk." İçimdeki kasveti yok etmek adına derin bir soluk aldım. "O her zaman neşeli, hayat dolu biriydi. Fakat anlamlandıramadığım bir hüzün vardı sanki gözlerinde."

Söylediklerim onda ve şüpheci halinde bir fark yaratmadı. Yalan söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışıyordu sanırım.

Birbiri ardına sorduğu sorulara verdiğim cevaplardan tatmin olmuş olmalı ki artık göz hapsinde değildim. İşinde iyiydi sanırım. Severek yaptığı da her halinden anlaşılıyordu.

"Çok geçmiş olsun Ahu hanım. Sizin de acınız var. Yorduk o kadar." dediğinde sessizce başımla onaylayarak ayaklandım. İyi günler deyip tam odadan çıkacaktım ki sözleri beni durdurdu.

"Ahu hanım, arkadaşınız intihar etmeden önce size bir mektup bırakmış." dediğinde sözleri olduğum yere mıhlanıp omzumun üzerinden Emre komisere dönmeme sebep oldu.

"İntiharına sizi sebep göstermiyor ama mektupta adınız geçtiğinden sizinle konuşmak zorundaydım." deyip cebinden çıkardığı katlanmış kağıdı bana doğru uzattı.

Kağıdın üzerinde bir de kartvizit vardı. "Bu benim numaram, aklınıza başka bir şey gelirse, yeni bir şey hatırlarsanız veya bulursanız anında bana haber vermekten çekinmeyin lütfen."

Titreyen ellerimle kağıdı ve kartviziti aldım ve sessizce teşekkür ederek odadan çıktım. Tekrar bizimkilerin yanına döndüğümde muhtemelen bembeyaz olmuş suratım onları endişelendirse de sorgulamadılar.

Atlas'ın yanındaki koltuğa bıraktım tekrar tükenmiş bedenimi. Kartviziti pantolonumun cebine sıkıştırdım. Elimde kalan kağıdın ağırlığı sanki açmadıkça daha da çoğalıyordu.

Diğerleri ne olduğu hakkında yine bir avuç soru sorsalar da Atlas yine anlamıştı beni. Onları susturmuş sonra da bana dönmüştü.

"Şimdi açmak zorunda değilsin." dedi anlayışla. Fakat bilmiyordu ki, onun sesi bile bana güven vermeye, ayakta kalmama yetiyordu. Hafif dolmuş gözlerimle yüzüne baktım ve burukça gülümsedim.

Sonra derin bir nefes aldım ve dörde katlanmış kağıdı usulca açtım. Etraftaki diğer meraklı gözler az daha beklerlerse meraklarından çatlayacaklar gibi duruyordu. Sesli bir şekilde okumaya başladım mektubu.

"Ahu'şum," Gözümden bir damla yaş akarken diğerlerine döndüm. "Bana hep böyle seslendirdi de." dedim titreyen sesimle. Hepsi çıt bile çıkartmadan beni dinliyordu.

"Eğer bu satırları okuyorsan ben ölmüşüm demektir." Burnumu çektim hafifçe. Bir de yanına gülücük çizmişti...

"Seni, evrendeki tek arkadaşımı, sırdaşımı bu zalim dünyada tek bıraktığım için çok üzgünüm. Belki de tek canımı yakan şey bu..."

Gözlerimdeki yaşları elimin tersiyle sildim. "Ama inan, artık dayanamıyorum. Sen bilmiyorsun belki ama ben bu dünyaya daha fazla tutunamıyorum güzelim..." Elimdeki, üzerine yaşlar damlamış kağıdı sanki mümkünmüş gibi daha da sıkı tuttum.

"Kendini asla ama asla suçlamayacaksın, asla üzülmeyeceksin! Ben seni biliyorum, kesin şimdi kendini suçluyorsundur. Fakat hayır Ahuş. O bıçağın kalbime sağlanması ile senin hiçbir bağlantın yok."

Yoksa nedendi? Nedendi ki Sedef? Nedendi bu dünyadan ayrılışın?

"Bir itirafta bulunacağım, sana yalan söylediğim için özür dilerim. Hani demiştim ya annem ve babam yurt dışında yaşıyorlar diye. Annem yaşamıyor bile Ahu."

"Ben on iki yaşındayken kendini evimizin en üst katından atarak canına kıydı benim annem. Babam da bu olaydan sonra istemedi beni." Kalbim sızladı o an.

"Bu şehirde bana bir ev ayarladı ve her ay para göndermeye başladı. Benden tek istediği onun bir daha karşısına çıkmamamdı. Gerçi bir bakıma yalan da olmuyormuş buradan bakınca."

"Çok mu uzattım ne. Neyse güzelim. Sen hayatına devam edeceksin. Benim için gözyaşı dökmeyeceksin yoksa ölü halim de seni salmaz, musallat olurum haberin olsun!"

Sessiz iç çekişlerim yüksek sesli hıçkırıklara dönüşürken ağlamaktan kısılan sesimle okumaya devam ettim.

"Ve sana çok ama çok teşekkür ederim Ahu'şum. Ben lise sonda sınıfa dahil olduğumda ruhum çökmüş haldeydi. Senin dostluğundu beni ayakta tutan."

"Bir de çok özür dilerim. O gün onları söylemem çok büyük bir aptallıktı. Belki de benden nefret ettiğin için bunu okumak bile istemeyeceksin. Olsun, ben yine de yazayım."

"Bunlar son satırlarım Ahuş. Ayrılıyoruz desene... Hem de asla ihtimal vermeyeceğimiz bir şekilde..."

"Doğu'ya da selam söyle olur mu? Ona mektup atacak halim kalmadı. O çalışma ve gayretle profesör olamazsa da o çocuğa aşk olsun."

"Beni özlersen eğer papatyalara bak olur mu? Onların beni sana hatırlatacağından şüphem yok." Papatyalar onun en sevdiği çiçeklerdi...

"Görüşürüz. Ah, benimki de laf... Hoşçakal sırdaşım..."

Mektubu tekrar katlayıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladığımda herkes sessizdi. Hatta tanıyordum bu sessizliği.

Ölüm sessizliği...

Sensizliğe bile tahammülüm kalmamıştı oysa. Konuşsalardı. Soru sorsalardı. Başımı şişirselerdi. Fakat susmasalardı keşke. Susunca olmuyordu...

Kimse bir şey demedi. Sakinleştirmeye de çalışmadı. Sadece Atlas'ın parmakları onun tarafındaki elimin etrafında çevriliydi. Öyle bir haldeydim ki bedenim bu temasa aşırı tepki veremeyecek kadar bitkindi.

Mutlu ol mu demişti bana? Onsuz nasıl mutlu olurdum...

Bak Sedef, olamıyorum sensiz...

Ağlama mı demişti arkamdan? Kalbimin bir parçası eksik kalmışken...

Asıl ben senden özür dilerim Sedef...

Ağlama demiştin ama yapamıyorum. Mutlu ol demiştin ama olmuyor...

Ve doğru tahmin suçluyorum kendimi. Tabii suçlayacağım. Senin halini fark edemedim. O paramparça anlarında yanında olamadım...

Sedef, ben sana iyi gelemedim...

"Bu hayatta en çok borçlu kaldığımız kişiler isteyip de yetemediklerimizdi. Yada, yetebilecekken bilmeden eksik bıraktıklarımızdı. En acısı da, artık borcumuzu ödeyemeyecek olmamızdı..."

Nasılsınız?
Bölüm nasıldı?
En sevdiğiniz sahne?
~Yorum + Oy~ lütfen
Hoşça kalın. Kitap okuyun;) 🦋