19. bölüm · Yürek Tarlası "KIRIK BEYAZ"
19. Bölüm "Mazi."
19. Bölüm
"Mazi."
"Gece midir insanı hüzünlendiren?
Yoksa insan mıdır hüzünlenmek için
geceyi bekleyen?
Gece midir seni bana düşündüren?
Yoksa ben miyim seni düşünmek için
geceyi bekleyen?"
-Özdemir Asaf-
♡
Yazarın anlatımıyla:
Yaraları yarıştıran insandan daha adisi var mıydı?
Silahı tutandan gelen şefkat kalbe kaç yazardı?
Bir kurşun, belki öldürmezdi. Fakat hayatının devamında, insanı binlerce kez öldürmekten beter ederdi. Ölmek isterdi kalp. Defalarca ölmek yerine o kurşunla sadece tek bir kez ölmüş olmayı dilerdi.
Kaybolmayı dilerdi.
Yok olmayı.
Hiç olmayı.
Selim gerçek anlamda vurulmamıştı belki fakat can evi yakılmıştı. Ölmeyi isteyeceği bir kurşun yoktu fakat kül olmak için dua ettiği bir ateş vardı.
Yıllar önce sönen bir ateşti bu oysaki.
Oturduğu ahşap bank daha da rahatsız hissettirmeye başlamıştı fakat kıpırdamamakta kararlıydı Selim. Başını geriye atmış, gözlerini yummuştu bütün gerçekliğe.
Duyguları tufandı.
Taşacak gibi hissediyordu.
Taşmamalıydı.
Hastaneden çıkmıştı fakat tam karşısındaki banktaydı şimdi. Uzaklaşmamıştı. Odanın önünde beklemeyi yeğlerdi, o soğuk beton onun için çok daha makbul sayılırdı oysa. İçindeki ateşe bakılırsa soğuk şuan canına minnetti.
Diğerleri gelmese gitmezdi de.
Atlas kahrolmuştu. Anlıyordu onu. Kendi de paramparçaydı. Atlas kendine daha itiraf edemese de Ahu'ya abayı çok fena yakmış durumdaydı. Bu yüzden herkesten daha fazlaydı onun acısı.
Selim zaten yaralıyken, aile eksikliği hala kalbinin bir yerinde kanarken, bir de içeride yatan kız aklına düştüğü her an yüreğinde bir yaşam daha solarken, yeni bir sızı saplanırken bu halde ona derman olamazdı.
Yaraya merhem olmak için doktor olmuştu aslında.
Neredeydi bunca yıl aldığı eğitim?
Tam şuanda ona her zaman takındığı naiflik maskesi lazımdı, neredeydi?
Yanına yaklaşan hızlı adım seslerini duyduğunda bile aralamadı gözlerini. Atlas'tı gelen. Yürüyüşünden bile tanırdı onu. Çocuklukları birlikte geçmişti sonuçta.
Kardeşiyle de birlikte geçebilirdi.
Bırakmamışlardı ki...
Kardeşi aklına düştüğünde acıyla bir kez daha sıkışan kalbi yüzünden araladı gözlerini ve oturduğu yerde doğruldu Selim. Buğulu mavi gözlerinden net bir şekilde okunabilen çaresizlik artık elle tutulur bir hal almıştı.
B Rh -, demişti doktor.
Olurdu.
Denk gelirdi.
Yuttu. Bu ihtimali de derinlere gömdü.
Umutlanmamalıydı. Umut ona haramdı.
Bankın yanına kadar gelen ve yanına oturan Atlas'a göz ucuyla bile bakmadı Selim. Bakışları yerdeydi. Zihni pusluydu. Kalbi ise kordu, yok olmuştu.
Kül olmuştu.
Bir beneni yok olmuyordu zaten.
Ne içindi bu yaşama tutunma ihtiyacı?
Bir süre aralarında hiçbir konuşma geçmediğinde Selim bu kasvete daha fazla dayanamayarak Atlas'a çevirdi gözlerini. Onun tersine Atlas'ın irislerinde ilk defa buruk bir mutluluk görmek onu afallatmıştı.
"Uyandı mı?" diye umutla sordu Selim. "Koray, uyandı mı yoksa?" Sesimin titreyişini umursamayarak ayağa kalktığında ise Atlas bilmiyordu ki Selim'in kalbine sadece bu bakışıyla bile umut ektiğini...
Yanlış toprağa ekildiğinde bitki bile yadırgar, solardı zamanla.
Umut, Selim'in en büyük zayıflığıydı ve o çiçek Selim'in kalbine ekildiği anda çoktan solmaya başlamıştı.
Kardeşi şuan yanında olsa, onun umudu olurdu.
Yoktu.
Kısa bir soluk verdi Atlas ve dizlerine baskı uygulayarak o da usulca ayaklandı. Koray demesi canını sıkıyordu. Koray dendiğinde içinden bir çocuğun ağlayarak ortaya çıkası geliyordu.
"Hayır." Atlas'ın iki dudağının arasından çıkan tek kelime Selim'in kalbinin bir defa daha fazla sıkışmasına sebep olmuştu. Ağrısı yüzünün ekşimesine neden olmuştu. Dolan gözlerini ondan gizlemek adına başını hastaneye çevirdi ve derin bir nefes aldı.
Hastaydı kalbi belki de.
Ama değildi, biliyordu o kalp sızısının sebebini.
Yarımdı onun kalbi. Tamamlanması için kardeşi lazımdı fakat onun olmadığı her Allah'ın günü kalbinde bu ağrıyla uyanır, bu ağrıyla uyurdu.
Soluğunu bir iki saniye sonra bırakıp bedenini yeniden banka bıraktı acıyla. "O zaman neden heyecanlandırıyorsun, oğlum? O nasıl bakış öyle?" dedi sorgulayarak.
Bu sefer Selim oturuyor, Atlas ise ayakta duruyordu.
"Bir haber aldım, abi." dedi Atlas düz bir tonlamayla. Fakat içinde çiçekler açıyordu her geçen saniye. Yansıtmadı dışarıya.
"Ne haberi?" demişti Selim de. Garip gelmişti, Ahu o haldeyken kalbi ona zırhını bile kuşandıramıyordu. Aşık olduğu kız bu haldeyken hangi haber Atlas'ı mutlu etmiş olabilirdi?
"Anlatacağım." Atlas da anlamıştı Selim'in garipseyişini. Haklıydı. "Ama ilk önce sana bir şey söylemem lazım, abi."
Bu Selim de nasıl bir etki yaratırdı bilmiyordu.
Atlas en çok ihanetten nefret ederdi.
En yakını olan adama ihanet etmeyecekti.
Yüzünü ifadesizleştirdi Selim. "Söyle." dedi sesini tekdüze çıkartarak.
Atlas gözlerini birkaç kez kapatıp açtı. Kalbindeki mutluluk çığlıkları Koray'a aitti ve bu, onu tamamen öldüremediğini gösteriyordu. "Senden, senin iyiliğin için, fakat senin için de çok önemli bir şey saklamış olsam ne yapardın?" dedi sesi gece karanlığına karışırken. "Aynı zamanda seni mahvedecek bir şey."
Sıkıntıyla ofladı Selim. "Ne bileyim lan?" dedi sesine kızgınlık eklerken. "Hiç düşünmedim." Eliyle saçını karıştırdı. "Hem sen yapmazsın öyle şey. Yaksa bile direkt söylersin. Mizacın bu senin."
Bu Atlas'ın içini daha da sıkıştıran bir şeydi aslında.
Bu onun ruhunda, ona ait olan çok az şeyden biriydi.
İlk defa kendi olmayı seçecekti.
"Söyleyeyim o zaman." Sesi yorgun, sarfedeceği sözler ağırdı. Altında kalacağı kadar ağır. "Söyleyeyim."
Kaşlarını şüpheyle çattı Selim. "Ne b"k dönüyor şuan a*ına koyayım? Kafam döndü iki dakikada." Ofladı derince.
Atlas için işler çok daha zordu aslında. Sertçe yutkundu. "Çağla." dediğinde ise aralarında bir kasvet bulutu oluşmuştu bile.
Kalbi acıyla titredi Selim'in. Kardeşini çok aramıştı ikisi fakat bulamamışlardı. Kalbime gömmüştü Çağla'sını. "Ne alaka, Koray?" Sesi öyle titredi ki cümle kurmak bile zordu.
"Buldum. Buldum onu." dedi Atlas bu sırrı daha fazla içinde tutamayarak. Fakat yine hafiflemedi omuzları. Yine rahatlamadı kalbi. Yine dağılmadı ruhundaki kasveti.
Selim duydukları ile bir hışımla ayağa kalktığında başı döndüğü için sendeledi fakat dengesini korudu. "Atlas, saçmalama!" diye gürledi hastane bahçesinde.
Ona kızdığında Atlas diye seslenirdi Selim.
Gözlerinden yaşlar boşalmaya başladığında iki elini de başına atarak yürümeye başladı. "İmkansız dedik lan! Bulamadık!" Ağzından bir hıçkırık kaçtı.
"Geçen gün de dedin. Emin değilim, dedin. Umutlanmadım!" dedi acıyla. "O küçücük bir ihtimale bile tutunmak istemedim!"
Bankın önünde ayakta durmuş, başını önüne eğmiş Atlas'a döndü bir anda hızla. İki yakasından sertçe kavradı. "Yalan!" diye bağırdı yüzüne doğru. "Yalan söylüyorsun! Kardeşim öldü benim!"
Atlas istese pek tabii engel olurdu fakat yapmadı bunu. Acıyla harmanlanmayan kabi nerede görse tanırdı. Acıları aynıydı.
Gözlerini Selim'in gözlerinden çekmeden konuştu. "Yalan değil." Kardeş acısıyla titreyen gözler çok koydu ona fakat acımasız olması gerektiği bir andaydı.
"DNA testi sonuçları on dakika önce ulaştı elime." Selim'in yakalarını tutan elleri yavaşça aşağıya düşerken aldığı soluklar bedenine yetmedi. Elini cebine attı ve katlanmış A4 kağıdını ona doğru uzattı.
Selim titreyen elleriyle kağıdı zar zor tutarken Atlas onun yanından yavaşça geçti ve ellerini arkasında birleştirerek yürümeye başladı. Yine çenesi dik, adımları hızlıydı.
Gözlerinden akan yaşlar kapıda damlarken titreyen elleriyle kağıdı açmak daha da zordu Selim için. Tüm iradesini toplamaya çalıştı fakat bedeni bu konuda da ona ihanet ediyordu.
Ağzından yeni ve büyük bir hıçkırık peyda olurken güç bela da olsa açabilmişti kağıdı. Yazıları okurken gözleri ve kalbi ise daha da fazla titremiş, bu titreyiş bedenine de yayılmıştı.
~DNA Profil Analizi
İncelenen Bireyler:
Ahu Taşkıran (Şüpheli/Kayıp Kişi Profili)
Selim Ulusoy (Yakın Akraba Karşılaştırma Profili)
Yapılan genetik inceleme sonucunda;
İncelenen bireylerde yüksek düzeyde genetik uyum tespit edilmiştir.
İstatistiksel Değerlendirme:
Biyolojik kardeşlik olasılığı: %99.98~
♡
Umudun sessizce bedenimizi terk etmeye başladığını da hissederdik bazen.
Usul usul terk ederdi bizi.
Atlas Demirer şu geçen koca dört buçuk günde bu duyguyu iliklerine kadar hissetmişti. Şu saate kadar da böyle hissediyordu fakat karanlığın gerisinden bir ışık sızmaya başlamıştı kalbine.
Kapkara sandığı kalbine ışık sızabiliyorsa daha tam kararmamış demekti...
Onu çok özlemişti. Günler değil de aylar geçmişti sanki komaya girmesinin üzerinden.
On dört yıl fazlasıyla özlem çekmişti zaten, yetmemiş miydi artık?
Atlas bir deyişle ailesine öğrendiğini anlattıktan sonra Selim'in yanına gitmiş, ona da anlatmıştı. Yıkmıştı, Selim yıkılmıştı belki fakat ondan saklasaydı şimdinin iki katı yıkılırdı. Biliyordu.
Atlas kalktığı yere geri otururken Kaan konuşmaya başlamıştı. "Abi, bu nasıl iş anasını satayım ya!" diye sordu Kaan şaşkınlıkla. Sesinde bir nefret tınısı vardı. Kaan böyleydi; yavaş yükselir, fakat doruğa ulaştığında önü kesilemezdi.
Doruğa ulaşmadığı sürece de gülerdi.
Gülerek öfkesinin üzerini örterdi.
"Kardeşim, sen ne zaman öğrendin peki?" dedi Serdar sakince. Diğerleri konuyu üstünkörü biliyordu. Fakat Serdar ile saatlerce bu konu hakkında dertleşmişlikleri vardı.
"İlk başta, ilk tanıştığımız gün hissettim be abi," Atlas'ın sesi nadiren güçsüz çıkardı. Bu, o anlardan biriydi. "Kızdım kendime, biliyor musun? Öldüğüne inandırmıştım kendimi, başka çarem yoktu çünkü."
"Çok şerefsizce bir hareket biliyorum, fakat o kadar özlemiştim ki delirecektim. O olamaz dedim. Saçmalama dedim. İnanamadım ki." Göz pınarları sızladığında başını öne eğdi. "Sonuçlar geldi yirmi dakika önce."
Zihni bedenine ağır geliyordu artık.
Bedeni ruhunu taşıyamıyordu artık.
Serdar elini kardeşinin omzuna koydu. "Önemli olan geçmiş değil ki kardeşim. Şimdi." Onun da canı yanıyordu fakat önemli olan o değildi. "Çağla yaşıyor, uyanacak."
"Paramparça ama," dedi Atlas başını geri kaldırıp oturduğu sandalyeye yaslanırken. Derin bir nefes aldı. "Yetişemedim. Onu koruyamadım abi. Söz vermiştim oysa. Yine oldu. Yine yapamadım."
"Bazı şeyler zamanını bekler be oğlum," dedi Serdar. Çağla da, Ahu da onun gözünde kardeşi gibiydi. İkisi de aynı kişi olsa bile. "Hepimiz onu ilk tanıdığımız anda yıllardır tanıyormuş gibi hissettik."
"Bize o kadar çok anlattın ki onu, sanki biz de birebir tanıdık." dedi Fidan gözlerinden yaşlar akarken.
Duygusal bir kız değildi Fidan.
Fakat konu abisi olunca herşey altüst oluyordu.
Oyunculuk zırhı bir bir düşüyordu.
Kaan yerinde dikleşti. "Ben korktum bu aşktan arkadaş. Koskoca Zincir, yeraltı dünyasında adı geçince seri katilleri, mafya babalarını bile titreten adam... Yıkıldı be canım biraderim..."
Sinan kaan'a taraf döndü. Gözlerini kıstı. "O zaman aşık olma sen abi. Gerçi sendeki bu gamsız kişiliğe hangi kız katlanır o ayrı da..."
"Oldu Sinan bey, oldu." dedi Kaan da. "Aşk da, beni ben olarak sevecek kadın da eninde sonunda çıkar karşıma. O zaman görürsün." Kollarını göğsünde birleştirdi.
Oysa aşk Kaan'ın hayatında en çok korktuğu şeydi sahiden.
Gelse bile kovardı.
"Ne zaman söyleyeceksin?" diye sordu Serdar içindeki patlamaya engel olmaya çalışırken. Serdar öfkesini zor zapt eden bir adamdı. Kardeşi o kıza zarar veren adamı gebertmiş olabilirdi, fakat bu işle tırnağı kadar bile alakası olan herkesi Murat itinin yanına gönderecekti.
Göndereceklerdi.
Ama şimdi kardeşinin yanında olması lazımdı.
Kendini tutması lazımdı.
"Uyansın, biraz kendini toparlasın..." dedi Atlas. "Söyleyeceğim. Ama ya kaldıramazsa?" Kararları kendi başına alan, tereddütsüz bir adamdı fakat dengesi alt üst olmuştu bir avuç günde. Kalbi sızlıyordu.
Onunla ilk karşılaştığı gün, belki de yaşamına son verecekti.
Şimdi de aynısı olur diye ödü kopuyordu.
Zincir'in ilk defa bir şeyden ödü kopuyordu...
Kimseden ses çıkmadı, çünkü bu herkes için de büyük bir muammaydı. "Ben onun yanına gideyim," dedi Atlas oturduğu koltuktan kalkarken.
"Bir şey olursa haber ver." dedi Serdar da. Atlas başını onaylarcasına salladı.
Sırtını tekrar dikleştirdi önce. Sonra gözlerine aynı ifadesiz ve bazılarına göre korkutucu olan o ifadeyi indirdi. Adımları eski, sert ve kararlı haline döndü.
Yeniden Zincir'di şimdi.
Yeniden Atlas'tı.
Koray karanlıkların derinliklerine gömülmüştü yeniden
251. numaralı odaya, Ahu'nun odasının önüne geldi ve kapıyı yavaşça açıp içeri girdi. Kapıyı usulca kapattı. Dağ evinde olduğu gibi. Sanki komada değil de uyuyormuş gibi.
Annesi çok severdi o dağ evini...
Oğlu da çok sevmişti. Koray, annesinin sevdiği ne varsa benimsemişti.
Koray yoktu yıllardır. Atlas vardı.
Zincir vardı.
Odaya girdiğinde Çağla'sı hala aynı yerdeydi. Uyuyordu yatağında. Çok masum duruyordu böyle. Kaşları hafif çatılıydı.
Atlas yatağın sağ tarafına geldi. Yerde, Ahu'nun elinin yanında diz çöktü. Sağ eli onu bulduğu andan beri yumruk halindeydi. Minik elini iki elinin arasına aldı ve ince, zarif parmaklarını yavaş yavaş çözmeye başladı.
"Ahu'm," dedi açtığı her parmağın ucuna minik, tüy kadar bir öpücük bırakırken. Ona ikinci kez ismiyle seslenişiydi. Birinde kırmıştı, diğerinde de duymamıştı. "Uyansan ya artık, çok özlettin kendini."
Son parmağını da çözdü ve elini tuttu. Baş parmağıyla hafifçe okşadı elinin üzerini. Yüzüne baktı bir umut. Uyanmamıştı fakat kaşları artık çatılı değildi.
"Kaçıyorsun, yine uykuya kaçıyorsun orkide güzeli." Nefesini verdi. Monitörden gelen düzenli, Ahu'nun kalp atışlarını gösteren sesler odayı dolduruyordu yine.
Alnını onun eline yasladı. "Bu kafa yapamıyor sensiz. Çok alıştırdın onu kendine." Gözlerini yumdu acıyla.
"Yalvarırım uyan artık. Yapamıyorum sensiz."
Tarih 2 Nisan 2025.
Saat 15:09.
Atlas Koray Demirer, hayatında ikinci kez birine yalvardı.
Yine aynı kadına yalvardı.
Odada Atlas'ın nefes sesleri dışında Ahu'nun güçsüz nefes sesleri de duyuluyordu.
Hayatında bir annesi için, bir de Ahu'su için etmişti bu kadar dua.
Ahu'su bir uyansaydı,
Annesi de huzurla uyusaydı...
Kesik bir iç çekme sesi kulağına dolduğunda gözlerini araladı. Zihni hayal mi gerçek mi anlayamadı ilk an. Başını kaldırıp yüzüne baktı.
Kalp monitöründeki ses hafifçe ritmini arttırdı ilk önce.
Sonra da Atlas'ın kalbi hızlandı aynı anda.
Ahu'su gözlerini hafifçe aralamış, yüzünü onun yüzüne doğru çevirmişti. Atlas şaşkınlık ve sevinçten donmuşken Ahu'nun yüzüne hafif bir gülümseme yayıldı.
"Ben mi yanlış duydum," dedi neredeyse çıkmayan ve titreyen sesiyle. Sesini biraz olsun düzeltmek adına hafifçe öksürdü. "Yoksa Atlas Demirer birine mi yalvarıyor?"
Atlas küçük kızın çehresine yeniden baktı. Tekrar tekrar gözlerini açıp kapattı. Sonra bir daha baktı. "Uyandın." dedi kendini inandırmak ister gibi.
"Uyandım." dedi Ahu da sesi yorgun çıkmasına rağmen gülümserken. Gözleri yarı aralıktı.
Atlas Ahu'nun elini yavaşça yatağa geri bıraktı ve hızla ayaklandı. Kalbi göğsünü delip çıkmak için adeta savaş verirken odanın kapısına yöneldi. Diğerlerinin olduğu tarafa doğru seslendi. "Uyandı. Uyandı abi." Sesinde bariz bir neşe vardı.
Tüm yorgunluğu uçup gitmişti sanki.
"Ben doktora haber vereyim." Kaan mutluluğa karışık bir şaşkınlıkla yerinden kalktı ve koridora doğru koştu. Diğerleri ise odanın önüne dizilmişlerdi.
Selim'in mavi gözleri değdi gözlerine bu sefer. Dönmüştü demek ki. Yıkılmıştı. Fakat yıllar sonra eksik bakmıyordu mavi hareleri.
Herkes sessiz olmaya çalışarak hastane odasına girerken Ahu'nun yüzündeki gülümseme büyüdü. Oda büyük olduğundan kimse rahatsız etmemişti onu.
Ailesi yok sanmıştı Ahu.
Tek başınayım sanmıştı.
Fakat bir ailesi vardı.
Artık Ahu'nun da bir ailesi vardı.
Bu hastane odasında bulunan herkes onun ailesiydi.
Ahu herkesin yüzünde gezdirdi gri harelerini. Atlas yatağın başına bir sandalye çekmiş, Ahu'nun saçlarını okşuyordu. Gözlerinden taşan bir sevinç ve rahatlama duygusu vardı.
Selim Ahu'nun ayak ucunda ayakta duruyor, hafif dolu gözlerle önündeki kıza bakıyordu. İçli içli bakıyordu.
Serdar, Fidan ve Sinan odada bulunan koltuklardan birisine tıkışmışlardı adeta.
Ahu'nun ilk dikkatini çeken şey ise hepsinin gözlerinin dolu olmasıydı.
Kaan da dakikalar sonra doktor Kerem ile odaya girmişti. Kerem Ahu'nun başına geldi ve genel bir kontrol yaptı hızlıca. "Birkaç test isteyelim, bir de detaylı emar çektirelim tekrardan." Onun bile karşısındaki tanımadığı kız için gözleri gülüyordu. "Ahu hanım, kendinizi nasıl hissediyorsunuz?"
"İyiyim," dedi Ahu yorgunca. "Hiç olmadığım kadar iyi hissediyorum."
"Harika," dedi Kerem de onaylayarak. "Ağrınız var mı?"
"Biraz." Aslında çok ağrıyordu bedeni. Ama söylemedi. Atlas başını orkide güzeline çevirdi. Gözlerinde gördü canının acısını. Doktora döndü ve gözlerini kırptı bir kez.
Kerem anlaması gerektiğini anlamıştı. "Tamam, zamanla daha da artacaktır." Elindeki dosyaya bir daha baktı. "Çok zor bir ameliyat geçirdiniz. Bedeniniz çok zayıf Ahu hanım. Birkaç gün daha uyuta-"
Ahu elini kaldırdı ve Kerem'in sözünü kesti. "Hayır. Daha fazla uyumak istemiyorum. Yeterince uyudum zaten." Sonra kaşlarını çatıp Atlas'a döndü. "Kaç gündür uyuyorum ben?"
Güldü Atlas onun bu haline. "Bir yıldır." dedi şaka ile karışık.
Ahu'nun gözleri şaşkınlıkla biraz daha açıldı. "Bir yıl mı? Yok canım o kadar da değildir." Sesi hala tam düzelmemişti.
"Sakin ol orkide güzeli." dedi Atlas da. "Beş gün oldu neredeyse."
Ahu rahatlamayla nefesini verdi. "Gerçek sandım bir an."
"Ama ağrınız daha da çok artacaktır." dedi Kerem terettütle.
"Anlamıyorsunuz." Ahu ise kararlıydı. "Şuan bile bu insanlar bile bana hayalmiş gibi geliyor." dedi etrafındakileri kastederken. "Uyursam da bu rüya biterse..."
"Bitmeyecek." dedi Atlas elini yeniden Ahu'nun saçlarına koyarken. "Çünkü bu bir rüya değil orkide güzeli." Ahu ise hafifçe gülümsedi.
"O zaman bir ağrı kesici yapalım en azından." dedi kapıya yönelirken. "Birazdan hemşirelerden birisi gelir. Tekrar geçmiş olsun." deyip sessizce odadan çıktı.
Kerem'in odadan çıkmasıyla herkes yatağın başına üşüşmüştü. Fidan sarıldı Ahu'ya ilk önce. Fakat daha çok yatağa sarılmıştı sanki. Ahu ise ellerini güçsüzce kaldırdı ve Fidan'ın sırtına yerleştirdi.
"Çok özledik seni," dedi Fidan bir yandan da ağlarken.
"Ben sizi daha çok özledim." dedi Ahu da. Hepsine ayrı bağlanmıştı. Tanışalı çok kısa bir zaman dilimi geçmiş olsa da çok sevmişti hepsini.
Atlas'ı bir ayrı sevmişti...
Fidan kalkıp tekrar yerine geçerken diğerleri de teker teker sarıldılar Ahu'ya. En son Atlas yerinden kalkıp Ahu'nun minicik bedenine kollarını doladığında içindeki mutluluk tarifsizdi.
Sarılışı o kadar hafifti ki. Sanki yeniden kırmaktan korkuyordu. Ahu da diğerlerine yaptığı gibi bir kolunu Atlas'ın sırtına yerleştirdi. Diğer elini ise saçlarına götürdü ve hafifçe dokundu koyu kahverengi saç tellerine.
"Gözlerin kızarmış." dedi Ahu Atlas ona sarılmaya devam ederken.
"Uyku tutmadı." dedi Atlas da. Yüzü Ahu'nun boyun girintisindeydi. Derin bir nefes çekti ciğerlerine. Kokusunu içine çekti usulca. Beş gündür nefes almıyordu.
Şimdi ise soluğu tamdı.
"Ben ikimizin yerine de uyumuşum öyleyse." dedi Ahu, Atlas ondan yavaşça uzaklaşırken. Kıyamıyordu ki ona.
Yazıktı.
"Ben yengeme doya doya sarılamadım ki, resmen yatak nasiplendi!" diye hayıflandı Sinan sesini incelterek.
Fidan Sinan'a döndü. "Küçücük kalmış gelinim. Senin derdin sarılmak Sinan abi! Hele bir iyileşsin de, sonra hasret gideririz hepimiz." Tekrar Ahu'ya döndü ve sıcacık gülümsedi. Ahu da aynı şekilde gülümsemeye çalıştı fakat bir tık buruk kaçmıştı.
"Söz verdin bak yenge." dedi Sinan ise. Sesindeki alay yerli yerindeydi.
Bu halleri Ahu'nun gülümsemesini büyütmüştü. "Tamam tamam." O sırada Atlas Ahu'nun elini tutuyordu.
Saniyeler sonra kapı tıklatıldığında Kaan ayaklandı ve kapıyı açtı. Hemşire izin isteyerek odaya girip ağrı kesiciyi yaptıktan sonra geçmiş olsun diyerek odadan çıktı.
Geçmişti.
Galiba herşey gerçekten geçmişti.
Kabus bitmişti.
♡
Bir hafta sonra:
Ahu'nun anlatımıyla:
"Kendi kırıklarımızı yerden toplayıp tekrar iyileşmek için çabalayan biz,
Ve kırıkların kestiği avuçiçlerimizden akan kana gülen cellatlarımız.
Ölüden bile daha ölü hisseden biz,
Ve ruhumuzu da kara toprağa layık gören acımasız şeytanlarımız..."
-Hançer
Elimdeki kitabın son satırlarını okurken içinde garip bir his vardı. Kırıklarımı birleştirmeye çalışıyor, buna bedenimin yaralarından başlıyordum fakat sanki iyileşme ihtimali bana çok ama çok uzaktı.
Kitabın kapağını kapatıp hastane yatağının yanındaki minik masaya bıraktım. Sağ elimde bitmek üzere olan bir serum vardı. Şu koskoca bir haftayı bu hastane odasında geçirmiştim. Artık ben bile kaçıncı serum olduğunu hatırlamıyordum.
Odanın duvarları açık krem rengindeydi. Bayağı bir genişti, bir duvarının büyük bir kısmı camdan oluşuyor, yatağın sol tarafında koyu yeşil renginde iki kişilik bir koltuk bulunuyordu. Yatağım nevresimlerine kadar bembeyazken odadaki ufak detaylar koyu kahve rengindeydi.
Üzerimde ise krem renginde, ince bir kazak ve eskiden benim bedenimde olan fakat şimdi ise oldukça bol gelen kırık beyaz bir eşofman altı vardı. Ayaklarımda bir şey yoktu çünkü bir bacağımın dizimden aşağısı tamamen sargıdaydı.
Diğer renkler olmasa beyazdan nefret etmeye bile başlayabilirdim.
Uyandığım ilk günden sonra bu yatakta ağrıdan adeta kıvranmıştım. Ayağım ilk günler asılı durduğundan onda acıyı pek hissedemesem de sonradan onun da geleceğini söylemişti doktor ve maalesef ki tüm gücüyle saldırmıştı.
Ellerimi iki yanıma bırakırken başımı geriye yasladım ve gözlerimi kapattım. Yatağım birkaç gündür dik bir pozisyondaydı. Sadece geceleri yatar pozisyona getiriyordum.
Son bir ayda yaşadıklarımı düşündüm. Şu bir haftada ne de çok düşünmüştüm öyle. Ne çok şey olmuştu. Bambaşka bir yola girmiştim ve tanıdığım herkes değişmişti.
Hem kaybettiklerim hem de benden bilerek gidenler olmuştu.
Bir de yeni insanlar tanımıştım.
İyi ki de tanımıştım.
Kendimi çok yorgun hissediyordum. Hem fiziksel hem de ruhsal olarak. Düşünmek parçaları eksik bir yapbozu tamamlamaya çalışmak gibiydi, ki bu imkansızın bile ötesindeydi.
Odanın kapısı birkaç kez tıklatıldığında gözlerimi araladım. "Gel," dedim. Sesim hala tam olarak düzelememişti.
Bir an bedenimin titremesine ve anlık kasılmasına engel olamadım. Bu tüm gövdeme bir ağrı vurmasına neden oluyordu. Başım ilk gün çok ağrımış sonra ağrı yavaş yavaş beyninden çıkıp bedenime akın etmişti.
Şimdi fazla kıpırdanmazsam canım acımıyor, kendi işimi kendim görebiliyordum. Fakat lavabo ile yatak arasındaki mesafeyi bile tek gidememek canımı sıkıyordu.
Bu hastanenin Demirer'lere ait olduğunu bilmeseydim kapı kilitli olmadan bu odada asla tek duramazdım. Kilitli olmayan kapılar bana geçmişimi hatırlatıyordu.
Doktorum Kerem bey durumumu bana kısaca özetlemişti. Ona göre şuan yaşamam tam bir mucizeydi.
Son bir aydır mucizelerle iyi anlaşıyorduk.
Kapı yavaşça açılıp içeri Atlas girdiğinde yüzümde bir gülümseme oluştu.
Onun yeri çok başkaydı.
Beni kurtardığı ve koruduğu için değil...
Onun yeri kalbimde çok başkaydı.
En azından bu overthink günleri bir işe yaramış, ona olan hislerimi anlamlandırabilmiştim.
Atlas yüzünde şimdiye kadar şahit olmadığım fakat son bir haftadır devamlı gördüğüm o huzur ifadesiyle dolaşıyordu. Odaya adımını attığında yine koltuğu es geçip her zaman yatağın kenarında duran sandalyeye oturdu.
"Bugün nasılsın, orkide güzeli?" diye sordu ben öylece irislerini izlerken.
Gözleri çok güzeldi...
"Daha iyiyim," dedim yatakta biraz daha dikleşirken. "En azından kemiklerim batıyormuş gibi bir ağrı çekmiyorum."
Atlas'ın yüzündeki ifade bir anlık öfkeyle yoğrulsa da hemen toparladı. Bu konuda konuşmak onu rahatsız ediyordu, biliyordum. Kendini suçladığını da görebiliyordum.
"O da geçecek, orkide güzeli. Kopan her bir saç telinin bile intikamını alacağım." dedi ben hala irislerini izlerken.
Biraz fazla kopmuştu fakat dert değildi.
"Neye bakıyorsun?" diye sordu saniyeler sonra. Resmen durmuş onu izliyordum. Hem de hiç sakınmadan. Çünkü ölümün eşiğine geldiğim an, utanıp yapamadıklarımın pişmanlığını çekmeyi öğrenmiştim ben.
Öğretilmişti.
Yaka yaka öğretilmişti.
Omuz silktim. "Bir kitapta okumuştum. Ne kadar oldu hatırlamıyorum." dedim hafifçe gülümserken. "Kirpiklerini saymak diye bir ifade vardı orada. Ben de senin kirpiklerini sayıyorum."
Gülümsediğinde kalbim öyle sıcak olmuştu ki hayatım boyunca benden esirgenen mutluluğun bu adamla birlikte bana yeniden hediye edildiğini hissettim.
Minik tebessümü büyüdü. "Kaç tane varmış?" diye sordu şaka ile karışık.
İstemsice bir kıkırtı döküldü dudaklarımdan. Gözlerimi kıstım ve baş parmağımla onu işaret ettim. "Bir, iki, üç, dört..." dedim her sayıda gülüşüm artarken.
Fakat sonra herşey durdu.
Atlas yerinde hareketlenip ayaklandı ve bana doğru eğilip alnıma kısa, hafif bir öpücük bıraktı.
Gülüşüm yüzümde donarken geri çekildi ve yüzüme bakmaya başladı.
"Любовь действительно губит человека. Что мне с тобой делать?"
(Gerçekten aşk yıkıyormuş adamı. Seninle ne yapacağım ben?)
"N-ne?" dedim anın verdiği heyecan ve anlamama ile kekelememe engel olamazken.
"Hiçbir şey," dedi Atlas ise. Bakışlarımı başka yöne çevirdim ve etrafa odaklanmaya çalıştım fakat başarılı olamadım.
Kalbim heyecan ve mutlulukla bambaşka bir şekilde atıyordu sanki. Yanaklarım adeta yanıyordu şuan.
Dakikalar boyunca ben kalbime engel olamazken o sadece beni izledi.
"Hastaneden sıkıldığını biliyorum, orkide güzeli." dedi sağ tarafıma gelirken. Gözleri bambaşka bakıyordu bana. Hissiz değillerdi artık. "Bir hafta içerisinde yedi kitap bitirmen herşeyi açıklıyor."
İki saniye önce alnını öpmesini o nasıl umursamıyordu bilmiyordum fakat ben yataktan düşecektim şimdi!
Düşündüğüm herşeyden zihnimi uzaklaştırmış ve onu düşünmemi sağlamıştı.
Gözlerimi ona çevirdiğimde yanıma ulaşmıştı bile. Tam konuşmak için ağzımı açmıştım ki, Atlas bir kolunu dizlerimin altına, diğer kolunu dikkatlice sırtıma yerleştirdi ve beni tek hamlede kucağına aldı.
Sırtındaki büyük yara sızladı fakat sesimi çıkartmadım. Onun yerine başka dertlerim vardı çünkü.
Gözlerim anında büyüdü ve ufak bir çığlığın dudaklarımın arasından kaçmasına engel olamadım. "Atlas ne yapıyorsun?!" diye sordum şaşkınlıkla. Kollarını refleksle boynuna doladım.
O ise yüzüme baktı ve gülümsedi. "Şşt, seni bize kaçırıyorum." dedi ve kapıya yöneldi. Saniyeler sonra hastane odasından çıkmış koridorda ilerliyorduk.
Atlas beni hiç zorlanmadan taşımaya devam ederken sessizce başımı göğsüne yasladım. Yüzüm tam kalbinin üzerine geliyordu. Kalp atışları hızlanmıştı.
♡
-Yok. Ben hissettirmemişimdir sana. Acımıştır orası sadece.
İçimden geçenleri teker teker kelimelere dökerken zihnim, tüm organlarım benimle hemfikirdi.
+Hayır, acımıyor. Hem sen acıtmazsın ki orkide güzeli. Sen sadece heyecandan koşarcasına attırırsın kalbimi. Şuan da öyle.
Şaşkınlıktan gözlerim büyürken, bunun üç günden beri verdiğim adam akıllı tek duygusal tepki olduğunu biliyordum. Ben sessiz kalınca yine o konuştu.
+Sende de öyle oluyor mu?
Sesinde bende de aynı hissi arayan, oldukça belli olan bir merak vardı.
-Bilmiyorum. Bir süredir hissetmiyorum orasını.
+Bak bakalım.
Dediğini yaptım ve elimi kalbimin olduğu söylenen o yere koydum. İlk defa, korkmuş bir serçe gibi değil, heyecandan atıyordu. Bir sinek kuşunun kalbi kadar hızlıydı.
-Baktım.
Gerçekler sesime yansırken bundan çekinmemiştim.
+Öyle miymiş?
Cevap belliydi. Görünen köy kılavuz istemezdi.
Birkaç gündür fark ettiğim bir şey vardı. O, beni okuyordu evet. Ama aklımı değil. Kalbimi koruyordu. Kendinden bile. Kendimden bile...
-Öyleymiş.
♡
Günler önce yaşadığımız olay geldi aklıma o an. Elimi kalbime koymama gerek yoktu, çünkü şu anki delicesine atışını hissetmem için bir şey yapmama gerek yoktu.
Doğru yerdeydim.
Hayatım boyunca içimdeki eksiklik hissini geçirmeye çalışmış ve ait olduğum yeri aramıştım.
Şimdi ise bulmuştum.
Ben ailemi, sevdiğim insanı bulmuştum.
Gerçek ailem olmasa da olurdu.
♡
Nasılsınız?
Bölüm nasıldı?
En sevdiğiniz sahne?
~Yorum + Oy~ lütfen
Hoşça kalın. Kitap okuyun;) 🦋
