29. bölüm · Yürek Tarlası "KIRIK BEYAZ"
28. Bölüm "Mezarlık."
28. Bölüm
"Mezarlık."
"Beni benden öğren.
Herkese aynı değilim."
-Nazım Hikmet-
♡
Yazarın anlatımıyla:
Geçmiş anılarını silmek aciliyetten bulunması gereken bir icattı.
Yoksa Kaan her an uykusuzluktan kafayı yiyebilirdi.
Geçmişte yaşadıklarını ablası sayesinde atlatabilmiş olsa da hala uykuları tam olarak düzelmiş değildi. Bu da şu dönemlerde canını en çok sıkan şeydi.
Zaten onlardan nefret eden ailesinin ölümünden çok, babalarının evlatlıktan red edişi yaralamıştı Hangir kardeşleri. Babalarından boşanıp başka bir adamla evlenen ve çocuklarını istemeyen annelerinin kızlık soyadını almışlardı bu olaydan sonra da.
Hayat yüzlerine pek gülmemişti yani.
Olsundu be.
Hayat somurtursa Kaan gülerdi.
Güldürürdü.
Ablasını da o gülümsetirdi.
Hangir soyundan sadece ikisi kalmıştı. Kaan ise çöküşte olan bu soyadını son anda dengede tutmayı başarabilmişti.
Yeniden aklına dolan düşüncelerle birlikte yatağından doğruldu. Gözleri duvardaki koyu lacivert, rakamları bronz renkte olan duvar saatine kaydı.
Saat daha 5.50'ydi.
Ne yani, ona aylar yıllar gibi gelen uyuma çabaları sadece yirmi dakika mı sürmüştü?!
Bu düşüncelerle daha fazla tek kalmak istemedi. Hem ablası da bunun hiç doğru olmadığını söylerdi.
Dolaylı yoldan onun sözünü dinlemiş oluyordu işte.
Yine.
Saçlarını sıkıntıyla karıştırırken kırmızı elektro gitarıyla ve ses sistemi ile bakışlar bir süre. Yüzüne hınzır bi gülümseme yayıldı o an. Eski, keyifsiz halinden eser yoktu şimdi.
Abileri çok ama çok kızacaktı.
Fakat bu zevke de değecekti açıkçası.
♡
Ahu'nun anlatımıyla:
Uzun zamandır ilaç alarak uyuyor, hayattan soyutluyordum kendimi. Çünkü bu en kolay olanıydı. Şaşırtıcı bir şekilde kalbimin de sustuğu tek andı.
İlaçları ne zaman bırakırdım bilmiyordum fakat bıraktıktan sonra uykunun benim için yeniden bir soruna dönüşmesinden korkmuyor da değildim.
Bugün ise uyurken ilaç almadan uyumuş ve bir tek kabus bile görmemiştim.
Biliyordum ama nedenini.
Ailemden kalan son parçayı bulduğum içindi.
Selim sayesindeydi.
Ona dıştan abi diyebiliyordum fakat içimden tam olarak kabullenmem ne kadar zamanımı alırdı, kestirmek zordu açıkçası.
Biraz daha uyanmayacağımı düşünüyordum. Rahat ve huzurluydum. Mutluydum da. Kabus görmediğinde uykunun tadı da bir farklı oluyordu.
Ta ki bir ses bütün malikaneyi inletmeye başlamaya kadar.
Ses ilk önce kulaklarıma ulaşıp sonra da beynimi bulduğunda uykunun verdiği tüm huzur kayboldu. Gözlerim anında açılırken başımı yastıktan kaldırdım. Biraz hızlı kaldırmış olmalıyım ki boynuma keskin bir ağrı girdi.
Ne oluyordu?
Baskın mı vardı?
Deprem sireni falan mıydı bu?
Tsunami mi geliyordu yoksa?!
Elimi sızlayan boynuma attım ve ovuşturarak yataktan doğruldum. Ufak adımlarla kapının yanına gittim. Kapı kolunu aşağı indirdiğimde ise açılmadı.
Gece Selim gittikten sonra içimdeki huzursuzluk yüzünden kalkıp kapıyı kilitlemiştim.
Bu bile aklımdan çıkmış olmalıydı.
Hafif kabaran saçlarımı bileğimdeki tokayla ensemde topladım. Kısa hallerine alışmıştım. Uzun hallerini o kadar da özlemiyordum.
Benim için çok da bir anlam ifade etmiyorlardı artık.
Yüksek ses hala kesilmemişken komodinin üzerinde duran minik anahtarı aldım ve kapının kilidini açtım. Kolu yeniden aşağı ittirerek kapıyı araladım ve dışarı çıktım.
Boynumu ovuşturarak üzerimdeki sarı pijamaları umursamadan merdiven tarafına yürümeye başladım. Yüzüm yere eğik olduğundan önüme bakmıyordum.
Alnım sert bir bedenle çarpışana kadar.
Ağzımdan şaşkın bir nida kaçarken elim alnımda başımı kaldırdım. Çarpışmayla bir, iki adım geriye savrulmuştum resmen.
Atlas ile odalarımız yan yanaydı.
Ona çarpmıştım.
Saçları hafif nemli ve alnına dökülürken, üzerindeki siyah tişört ve aynı renk eşofman altıyla normal bir insana benziyordu.
Ona mafya demeye bin şahit gerekirdi.
Böyle de ayrı bir nefes kesici görünüyordu fakat bu bambaşka bir meseleydi.
Gözlerim şaşkınlıkla açılırken bu şaşkınlığım onun yüzüne yarım bir gülümseme yerleştirmişti yine.
Diğer elim sızlayan boynuma gitti. "Kafam kırıldı ya." diye söylendim sessizce.
Durduk yere kazasede olmuştuk iyi mi...
Yüzündeki gülümseme büyürken elini yanağıma yerleştirdi ve diğer eliyle acıyan yere dokundu. "Çok mu acıttım?" dedi şefkat dolu bir sesle.
Bu hali beni de gülümsetti. "Senin hatan değildi ki. Ben önüme bakmıyordum." Hafif teması bile acıyı unutacağım kadar heyecanlandırmıştı beni.
O sırada bir öksürük sesi duyuldu. Gözlerimiz birbirimizden anında ayrılırken etrafa telaşlı bir bakış attım. Bütün ev halkı ayaklanmış bize imalı imalı bakışlar atıyordu.
Selim'in uyarıcı bakışları Atlas'ın üzerindeydi. "Damat, elimin tersindesin." dedi sinirli bir ses tonuyla.
Kıskanıyor muydu yoksa?
Eyvah!
"Bu gürültü de ne?!" diye hayıflandı o sırada Fidan. Üzerindeki toz pembe pijamalarıyla ve saçlarına sarılmış, yine aynı tonda bigudilerle aşırı şirin görünüyorken.
Sinan ise gri eşofmanları ve uyku mahmuru gözleriyle olayları pek de algılayamıyor gibiydi. "Abi biz eve gitarist falan çağırmış mıydık?" diye sordu Serdar'a küçük bir çocuk edasıyla.
Serdar homurdanarak konuştu. "Yok oğlum. Git, geri yat sen." Sinan onun sözünü dinleyip geri odasına döndü. "Eğer düşündüğüm elemansa, ki o, elimden çekeceği var bu sefer."
Serdar merdivenlere yönelmişken Fidan da peşinden yürüdü. "Beni de al! Bu sefer gerçekten öldüreceğim onu!" dedi biraz ciddiyet, biraz da öfkeyle karışık bir sesle.
Onlar aşağı kata inerken Selim yanımızda bitmişti bir anda. Atlas elini korumacı bir tavırla benime yerleştiedi ani bir refleksle. Ben de usulca ona yaslandım.
Bu hareketimizle Selim'in zaten çatılmış olan kaşları iyice aşağı indi. "Ayrılın oğlum! Nispet falan mı yapıyorsunuz siz bana?!"
Ben ufaktan telaşlanmaya başlamıştım da Atlas'ta tık yoktu. Bu iyi miydi, kötü müydü onu bile kestiremiyordum. "Hayır." dedi soğuk bir ifadeyle.
Selim onun tek bir sözüyle daha da küplere bindi. "Bütün tehlikeleri göze alıyorsun yani damat?" dedi sorarcasına.
"Ne tehlikesi?"
"İsteme."
"Eee?!"
"Vermem kardeşimi, görürsün!"
Atlas soran gözlerini bana çevirdi. "Ne yani? Bu nemrut abin seni bana vermezse kaçmaz mısın benimle, Orkide güzeli?" dedi cevabı gerçekten merak ederek.
Gözlerimi telaşla kırpıştırdım. Gözlerim bir Atlas'a, bir Selim'e bakmaktan yorulmuştu. "Yani... Şey... Eee..." devamını getiremedim. Ben ne diye bu ikisinin aralarında kalmıştım ki sanki?!
Atlas ise kem küm edişimi pek de sıkıntı etmemiş gibiydi. Yan yana olan bedenlerimize baktı bir saniyeliğine. "Vermez mi?" dedi tam tersini umut ettiği sesinden bile anlaşılırken.
Dudak büzdüm bilmiyorum nercesine. "Öyle bakıyor gibi." dedim fakat bu en çok korktuğum ihtimallerden biriydi. Kendimi olumlu düşünmeye zorladım.
Verirdi ya.
Yapmazdı Selim öyle şeyler.
Sevenleri ayırmazdı.
En azından ben öyle umuyordum.
Tam iyi düşünmeye başlamıştım ki aşağıdan gelen hırıltılı sesler ve bağırışlar yükselmeye başlamıştı. Yüksek gitar sesi ise az önce kesilmişti.
Gözlerim korkuyla açılırken kavga eden ikilinin arasından sıyrıldım ve koşar adım merdivenleri inmeye başladım.
Birileri gerçekten de ölüyor olabilirdi.
Merdivenlerin sonuna geldiğimde ise karşılaştığım manzara pek de iç açıcı değildi açıkçası.
Şayet Serdar Kaan'ı boğuyor, Neva bir elini alnına yaslamış sabır çekiyor ve Fidan elindeki kırlenti Kaan'ın kafasına indiriyordu.
Kaan'ın kötü durumda olmadığı hala gülebilmesinden çok net anlaşılıyordu. Serdar çok zorlamıyor olmalıydı fakat bu zorlamayacağı anlamına da gelmiyordu.
"Aman Allah'ım!" Hemen yanlarına koştum ve Serdar'ın koluna yapıştım. "Serdar bırak çocuğu, öldüreceksin!" Fidan'ın darbelerinin can yakıcı olmadığı her halinden belli olduğundan o kadar da endişelendirmiyordu beni.
Serdar'dan tepki alamayınca son umuduma tutundum. "Atlas!" Çığlığım evi inletti. "Abi!" Benim gücüm onları ayırmaya yetmezdi.
Bu ikisini ancak kendi gibileri ayırabilirdi.
Hem bu konuda tecrübeli olduklarına da emindim.
Arkamdan aceleci adım sesleri gelmeye başladığında Serdar'ın kolunu bırakıp kenara çekildim. Selim ve Atlas ikisini güç bela ayırırken Fidan çoktan kırlenti bir kenara bırakmıştı.
Boynu bırakıldığında öksürüklere boğulan Kaan'ın yanında bittim anında. Neva ifadesiz bir yüzle eline bir bardak su tutuştururken gözlerimle bir defa daha taradım onu. Boynu sıkılmaktan dolayı kızarmıştı.
"Benim sana iyi misin diye soracağım aklımın ucundan bile geçmezdi." dedim elim kalbimde, korkum yüzümden okunurken.
Serdar'ın ona bir şey yapmayacağından emindim fakat öfke halinde ne olacağını da kestiremiyordum
Kimse bilemezdi.
Kaan kim vurduya gitsin istememiştim.
"Yok... Yenge ya-ya..." dedi öksürükleri arasından gülerken. "Ab-abim... Öldürmezdi zaten. Hoş... Hoşuma gitti hatta. Mü-mükemmelim yani."
Sözleri içime su serperken kendimi en yakın ikili koltuğa bıraktım. Serdar kaşla göz arasında salondan çıkmıştı. Ortam az da olsa sakinleşirken sadece Kaan'ın öksürükleri ve nefes alışveriş sesleri duyuluyordu.
"İki dakika bile yalnız bırakmamak lazım sizi!" diye homurdandı Atlas dakikalar sonra. Selim de başıyla onayladı onu.
Kaan'ın öksürükleri kesilirken ses sistemine ve gitarına kaçamak bir bakış attı. "Değerlilerime bir şey olmamış ya, artık ölsem de gam yemem." dedi gülerek.
Neva Kaan'ın sözlerine karşılık gözlerini devirdi. "Allah'ım akıllanmayacak bu çocuk!" Sesinde büyük ölçüde hayıflanma vardı. Kaan ona dönüp eliyle öpücük attığında ise yüz ifadesi gülmekle öfkelenmek arasında kalmıştı.
Hepsinin arasında kan bağı olmamasına rağmen öylesine bir sevgi vardı ki diğer şeylerin pek de bir önemi kalmıyordu
Öyle ki kaos bu bağın en ballı kısmı bile olabiliyordu.
İçlerinden birine bir şey olmadığı sürece moralleri hep yüksek oluyordu.
İçlerinden birinin yaşadığı sorunu hep birlikte kafa kafaya vererek çözüyorlardı.
En güzeli ise ne olursa olsun birbirlerine alınmamalarıydı.
Düşüncelerimle yüzüme bir gülümseme yayıldı. Onları çok seviyordum. Kardeşlerim, abilerim, sevdiğim vardı bu grupta.
Bu zincirin bir halkası olmak, kendimi buraya ait hissetmek çok özel bir duyguydu.
Duyulan ayak sesleri ile salonda bulunan bütün başlar merdiven tarafına doğru döndü. Sinan üzerini değiştirmiş, uykulu halinden arınmış bir şekilde yanımıza geliyordu.
Selim konuştu o sırada. "Bu eleman niye geri uyumamış be!" dedi gelmesinden memnun değilmiş gibi.
Sinan ise hiç bozuntuya vermeyerek gülümsedi. Diğerlerine baktı. "Baş ağrısından dolayı az çalmadım abimin kapısını. Sebebinin uykusuzluk olduğunu biliyor." Kendini boş koltuklardan birine bıraktı. "Yanlış anlaşılma olmasın."
Selim ise ne itiraz etti ne de onayladı bu sözleri. "Emin olun o hali hiç mi hiç çekilmiyor."
O sırada "Abim," dedi Fidan Atlas'a dönerek. Saçlarındaki bigudileri çıkartmış, eline almıştı. Saçlarının dalgaları şimdi daha da belirgindi. "bugün gider miyiz ki mezarlığa?"
Yüzümü Atlas'a çevirdim bu sözlerle. Uzun zamandır aklımda olan bir konuydu bu. Gerçek anne babama sarılamıyor olsam da, en azından onları görebileceğim bir yer vardı.
Sedef de vardı hem orada.
Bu hareketimle Atlas ile göz göze gelmiş olduk. Gözlerime sorarcasına baktı o an. "Ben de istiyorum aslında," dedim içine su serpmek istercesine.
Gözlerindeki ifadeye bakılırsa nitekim başarılı da olmuştum.
♡
Acının vücut bulmuş hali mezarlıklardı.
Pek çok duygunun ev sahipleriydi.
Şuan karşımda sayısız acı, hüzün, öfke, özlem vardı.
Şuan karşımda kocaman bir mezarlık vardı.
Elimdeki papatya buketini daha da sıkı tuttum. Bu hareketimle kağıttan ufak bir hışırtı sesi çıktı. İçimdeki bir his aylar sonra yeniden ortaya çıkmış, beni mezarlıktaki bir şeylere çekiyordu.
İlkinde anlamlandıramadığım bir şekilde Atlas'a çekilmiş, onda saklı bir parçam olduğunu hissetmiştim.
O an bu hissin yanılmamıştı.
Şimdi de yanılmıyordu çünkü bu sefer şu eşikten sonra içeride hem annem, hem babam, hem kardeşim dediğim kız hem de küçüklüğümde teyzem dediğim kadın yatıyordu.
Hatırlamadığım ailem yatıyordu.
Buraya gelmeden önce okula uğramış, bu yıllık kaydımı dondurmuştum. Zafer'e gelmediğim günler hakkında upuzun bir açıklama yapmış olsam da söylenmeyi ve zorluk çıkartmayı uygun görmüş, Atlas'ı gördüğünde ise beni oldukça şaşırtarak kısa kesmeyi tercih etmişti.
Bu kadar yaralıyken okula odaklanamazdım ve muhtemelen bütün emeklerimi heba ederdim. Bu en son isteyeceğim şey bile değildi.
Diğer elim Atlas'ın avucunun içindeyken diğerleri ile birlikte mezarlığa girdik. Sinan geldiğimizden beri tek kelime etmemiş, hepimizden önce içeri girmişti. Selim'e sorduğumda ise kalabalık yapmak istemediğini söylemişti.
Ha bir de zaten her hafta iki kez geldiğini.
Serdar Fidan'ın yanından ayrılmıyordu. Fidan normal enerjisinde değildi. Mezarlıklar enerji emerdi fakat onun durgunluğu sanki başka sebeptendi. Geldiğimizden beri elinde minik bir fide saksısıyla sarı bir atkı tutuyordu. Serdar taşımak istese de kibarca reddetmişti onu.
Kaan ve Neva'nın gelmeyiş nedeninden ise bihaberdim. Kaan "Yenge bizim bekleyenimiz yok, hem ben ölülerle pek iyi anlaşamıyorum. Biri hortlar falan." demiş ve şakaya yatarak geçiştirmişti sadece.
Atlas ise yine ifadesiz bir yüzle bakıyordu etrafa fakat onu ilk defa omuzları düşük görüşümdü ve bu, kalbime tarifsiz bir acı bırakıp kaçmış gibiydi.
Ama her şeye rağmen elim elindeydi.
Bunun ona güç vermesini umdum.
Özel bir sırayla dizilmiş mezar taşları her yandaydı. Sadece bizim yürüdüğümüz yol ayrıldığından hepimiz sıra halinde gidiyorduk. Mezarlık bomboştu.
Atlas gelmeden önce burada çatışmalarda ölen korumaların da yattığını söylemişti. Mezarların çokluğu içimi acıttı yeniden.
Sessiz adımlarla ilerlerken gözüme takılan isimle yoldan çıktım ve o tarafa doğru ilerledim. Ellerimz ayrıldı fakat Atlas durmuş, beni bekliyordu. "Sedef Güler" yazısının önünde ise duraksadı adımlarım. Yüzüm ifadesiz, gözlerim duygusuzdu. Elimdeki papatya buketini usulca mezar toprağının üzerine bıraktım.
"Affettim." dedim mezar taşına bakarak. O an içimde beliren his ise herşeye rağmen onu özlediğimin en büyük kanıtıydı. "Yaptıklarını affettim, Sedef. Artık rahat uyuyabilirsin."
Söylediklerim ve söyleyeceklerim sadece bu kadar kısaydı fakat iç sesimin çığlıkları bastırılmıştı. Amacım ise sadece ikimizin ruhunu da bu prangalardan kurtarmaktı.
Bir affediş pek çok şeyi kolaylaştırırdı bazen.
Daha fazla Sedef'in mezarının başında beklemeden Atlas'ın yanına ilerledim. İfadesizlik yüzümde yer edinmişti. Ne ağlama isteği vardı ne de konuşma isteği.
Mezarlıkta bir kere daha göz gezdirdim. Çoğu mezarın toprağına ya çiçek dikilmiş ya da bırakılmıştı.
Saçmaydı.
Mezardaki ölüye çiçek kokmazdı ki. Sadece yetişemediklerimize, yapamadıklarımıza karşı olan pişmanlığımızdı o çiçekler. Ruhumuzun avuntusuydu yalnızca.
Atlas'ın bana uzattığı elinin içine bıraktım elimi usulca. Yeniden yola çıkarken içime derin bir nefes çektim. Ciğerlerime dolan hava daha da güzel geldi o an.
İnsan mezarlığa gittiğinde ölümü bir kez daha hatırlardı.
Ve yaşamın ne olursa olsun ne kadar değerli olduğunu da anlardı.
Gözlerim Sinan'ı bulduğunda başını mezar taşlarından birine yasladığını gördüm. Ağlıyordu sanırım. Sinan'ı bu halde görmek insanın kalbini dağlardı.
Serdar'lar ise etrafta gözükmüyordu.
Atlas ile birlikte konuşmadan üç tane, yanyana olan mezarların yanına geldik. İkisi birbirine neredeyse bitişikken diğeri ile aralarında çok az bir mesafe vardı.
"Helin Demirer" yazılı mezardı diğerlerinden ayrı olan.
Atlas'ın annesi olmalıydı. Ellerimiz yeniden ayrıldığında Atlas'ın hemen o tarafa gitmesinden çıkartmıştım bu sonucu. Mezar taşının yanına geldiğinde omuzları zorla da olsa dikleşti.
Annesinin karşısında güçlü durmak istemesindendi bu hareketi.
Adımlarım kendiliğinden yan yana olan mezarlarıa doğru döndü. Üzerimde siyah, kısa kollu, uzun, belden kemerli bir elbise vardı. Başımdaki şal saçlarımı tamamen kapatıyordu.
Boynumdaki kolye ve parmağımdaki yüzük sanki benim güç kaynağımdı. Biri annemden, diğeri sevdiğimden bana hatıraydı. Bazen insanlardan ziyade eşyalar dost olurdu insana.
İsimlere bakmadan yüzümü mezar taşlarının baktığı yöne çevirdim ve toprak zemine diz çöktüm. Üzerimin çamur olması zerre umrumda değildi. Çamur temizlenirdi. Ölü biri ise geri gelmiyordu.
"Anne," dedim özlem dolu bir sesle, sanki duyabilecekmiş gibi.
"Baba," dedim acımı ilk defa sesime vururken, sanki koşup gelebilecekmiş gibi.
Anneye hasret, babaya nefretle büyüyüşümdendi bu feryadım. Sesim kısıktı. Yüzüm ifadesizdi. Fakat acı her yerimdeydi.
Acının kül edişi her zerremdeydi.
"Daha önce gelemediğim için üzgünüm." dedim neredeyse fısıldayarak. Başımı sağ yanımdaki mezara yasladım annem mi, yoksa babam mı hiç bilmeden. "Hatırlamıyordum ki, ondan. Yoksa her gün gelirdim valla."
Elimi yumruk yapıp tırnaklarımı avucuma bastırdım. "Baba. Çıksanız, gelseniz," Titrek bir nefes bıraktım. "Ha? N'olur ki? Bir kere canlı göreyim."
"Sizi ilk gördüğüm an, öldüğünüz andı biliyor musunuz?" dedim dilimi dudağımda gezdirirken. "İkinci de fotoğraflarda." Başımı öbür taştan alıp diğer mezar taşına yasladım.
İlki baba gibi hissettirirken, diğeri anne gibi gelmişti yüreğime.
Yüreğimin tarlasına gerçek anlamda anne, baba kavramları ekiliyordu sanki.
"Lütfen," Gözyaşları yine yokken kuru bir hıçkırık kaçtı boğazımdan. Midemin ortasına oturan yaşın büyüklüğünün haddi hesabı yoktu. "Alın şu yükü omuzlarımdan. Hatırlayamamak çok ağır."
Başımı diğer mezar yaşından da kaldırdım. Önce boynumu, sonra da sırtımı dikleştirdim.
Babam güçlü bir kızı olmasını isterdi.
Annem ise merhametli bir kızı olmasını.
Sanırım.
Çöktüğüm yerden usulca ayaklandım. O an oradan kalkarken, gerçekten de yükümü o mezarlıkların arasındaki, bir insanın bile zor sığacağı minik boşluğa defnetmiş gibiydim. Kalkarken mezar taşlarını son defa elimle okşadım.
Mezar taşlarına yeniden dönmedim. Bunu kaldıramayacağıma adım kadar emindim.
Gerçi adımdan da emin değildim.
Adım bile meçhuldü.
Adım bile araftı.
Adım bile iki taraflıydı.
Adımlarımı Atlas'ın olduğu tarafa yönlendirdim. Ellerini taşın iki yanına yaslamış ve başını toprağa doğru eğmişti. Yanına ulaştım ve kollarımı usulca beline doladım. Yanağımı sırtına yaslarken bir gram ağırlığımı bile sırtına yüklememiştim.
Gerilmiş bedeni temsımdan dolayı biraz olsun gevşedi. Soluklarımız bile uyumluydu. Kollarımın arasındaki beden titrek bir nefes verdi. "Orkide güze-" diyecek oldu.
Sözünü kestim.
"Şşh. Burada güçlü olmak zorunda değilsin, Sâye. Bu sefer seni ben tutacağım."
♡
Yazarın anlatımıyla:
Her bitiş bir başlangıçtı belki de.
Fakat Fidan'ın hayatının ne bir başlangıcı, ne de bir bitişi kalmıştı.
Fidan'ın sadece bir sonu vardı.
O da karşısındaki minik, "Bebek Demirer" yazılı mezarın altında kalmıştı.
Mezarın yanına, dizlerinin üzerine çökerken titreyen eklemleri değildi bunun sebebi.
Yerinde olmayı istemeyen, yaşamaya tahammülü kalmayan kalbinin diz çöküşüydü aslında.
Her bir çocuk görüşünde sızlayan yüreğinin bir feryadıydı.
"Annem," dedi gözyaşları mezar toprağına damlarken. Elini soğuk mezar taşına sürttü yavaşça. "Annecim."
Mezarlığın en arka kısmındaydı bu mezar.
Üzerinde 23 Haziran tarihi yazılıydı.
Fakat kimse ölmemişti ki.
Gerçi Fidan da özünde pek yaşamıyordu.
O sadece yaşıyor gibi yapıyordu.
On dört yaşında, 23 Haziran günü bir çatışmanın ortasında kalmış, alt karnından vurulmuştu. Büyük ölçüde zarar gören rahmi ameliyatta alınmak zorunda kalmıştı.
Anne olmak Fidan'ın en büyük hayaliydi.
Hayallerini ruhuyla birlikte kara toprak altına gömmek zorunda kalmıştı.
Gözyaşları ile birlikte ördüğü sarı renkli atkıyı mezar taşına bağladı usulca. "Kız mı olurdun, erkek mi onu bile bilmiyorum ki kuzum." dedi gözyaşları arasından minik tebessümü görünürken. "Sarı ikisine de uyar, değil mi?"
Sertçe burnunu çekti. Yanına bıraktığı minik gül fidesini kucağına koydu ve elleriyle meleğinin toprağında uygun büyüklükte bir çukur açtı. Fideyi yavaşça yerine yerleştirdi.
Bununla birlikte beş fide olmuştu.
"Pembe güller çok masum geliyor gözüme." Uçuşan şalını tek eliyle tutması gerekmişti. Toprak olmuştu fakat dert değildi. "Bu sefer böyle olsun."
Her yeni yaşında çocuğu olma ihtimaline de farklı renk bir gül dikerdi.
Kendine dikmez, ona dikerdi.
Bu yılda pembe dikmişti.
Fidan doğum gününden nefret ederdi.
Kendi çocuğunun doğum gününü hiçbir zaman kutlayamayacağı gelirdi aklına.
Beş yıldır hiç kutlamamış, kutlatmamıştı da.
Küçük bir kız çocuğunun yanından geçerken "Abla, çok güzelsin. Pembe güllere benziyorsun." dediği içindi bu rengi seçişi.
O anki acının tarifi bu dünyada yoktu.
Ayağının altındaki ıslak toprak ayakkabılarına bulaşırken mezarlığa kısaca göz gezdirdi Serdar. Gözleri aradığını bulduğunda ise adımları o tarafa çevrildi.
Onun gidecek bir mezarı yoktu.
Onun omzunu yaslayacak, öz ailesi de hiç olmamıştı.
Onun dostlarından başka kimsesi yoktu.
Mezarlığın en arka kısmına geldiğinde ise boğazındaki yumru daha da belirginleşti. Hiçbir şey söylemeden Fidan'ın yanında diz çöküp eğik başını kendi omzuna yasladı.
"Eğme başını." dedi fısıldayarak. Fidan ağlarken kimse yanında olsun istemezdi. Kimse bilsin de istemezdi. Fidan teselli cümlelerinden ölesiye nefret ederdi çünkü hiçbir acıyı düzeltmeye yetmezlerdi.
Serdar'ın bu yakınlığı ise onu şimdiye kadar bir kez olsun itmemesinden kaynaklanıyordu.
"Acıyor," diye fısıldadı Fidan inleme gibi çıkan sesiyle. "Tutunamıyorum Serdar artık. Beş yıl oldu. Korkuyorum bir gece yarısı kendimden geçip intihar edeceğim diye!" Kesik bir nefes verdi. "Abime aynı acıyı bir de ben yaşatacağım diye..."
Yüreği sızladı Serdar'ın.
Kendisine ilk defa abi demeyişine bile sevinemedi o an.
Eliyle usulca okşadı omuzuna yaslanan kızın saçlarını. "Bana tutun," dedi sadece. Herhangi bir vaadi yoktu. Serdar yalnızca vardı, hep olacaktı ve bunun Fidan'a iyi gelmesini ummaktan başka çaresi de yoktu, "Böyle hissettiğin her anda, ne zaman olursa olsun beni ara. İki elim kanda da olsa geleceğim."
Usulca burnunu çekti Fidan. "Yarımım ki ben, eksiğim." Gözyaşları geçtiği yerleri küle çeviriyordu sanki. "Kimse sevemez artık beni, değil mi?"
"Ben severim." Gereksiz bir telaşa kapılmıştı Serdar. "Hep severim." dedi. "Diğerleri de var hem. Yetemez miyiz yüreğinin acısına?"
Fidan cevap veremedi. Serdar ise bir daha konuşmadı.
Fidan için bu sözler son yardım eliyken, Serdar için ise bir itiraftı.
Duygularının dışarı taşmış çığlıklarıydı.
♡
Saatler sonra mezarlıktan çıkıyorduk. Herkes her zamanki olduğundan daha da hüzünlü görünüyordu. Bu halleri kalbimi sızlattı. Fidan ve Serdar hepimizden önce çıkmış kendi arabalarına geçmişlerdi bile.
Ben ise içimde garip bir rahatlık, huzur hissediyordum. Sedef'e karşı son görevimi yapabilmiş olmak ruhumu birkaç kapandan kurtarabilmişti. Atlas'ın annesi, Helin anne ile tanışmak ise harika bir his, bambaşka bir güzellikti.
Annem ve babam ise...
Sanki onları gerçekten görmüş, sarılmış, özlem gidermiştim.
Öyleydi işte.
Yolu sessizce tükettik. Atlas'la buraya geldiğimiz arabanın arka koltuğuna geçip başını cama yaslayan ve onu tanıdığımdan beri ilk defa durgun gözlerle bakan bir Sinan vardı göz hizamda ve içimden boş vermek hiç mi hiç gelmiyordu.
Yutkundum. Konuşmaya ihtiyacı olduğunu hissediyordum.
Başımı Atlas'a doğru kaldırdım. Arabayla aramızda kısa bir mesafe kalmıştı. "Atlas," dedim sesim mezarlığın kasvetinden hala tam anlamıyla arınamamışken. "Ben arka koltukta otursam olur mu bu sefer?"
"Sen ne istersen, Orkide güzeli." dedi. Anlıyordum, önde, yanında oturmamı istiyordu fakat bu isteğimin sebebi sebebini de biliyordu.
Çünkü beni en çok o anlıyordu.
Usulca, hafiften de minnetle sağladım başımı. İçimden yüksek sesle haykırmak geldi o an.
Senin isteklerin de önemli, demek istedim.
Öncelik biraz da sen ol, demek istedim.
Kelimeler dökülemedi dudaklarımdan.
"Seni çok seviyorum, biliyorsun değil mi Sâye?" diye sordum bedenine biraz daha sokularak. Bunu ilk sesli söyleyişimdi. Genelde hissettirmeyi, cümlelerimin arasına ufaktan sıkıştırmayı severdim ben sevgimi.
Yüzünde, ilk günleri anımsatan o yarım gülüşü oluştu yine. Sağ dudağının kenarı hafiften yukarı kalktığında yüzünden önce gözlerine oturmuştu o güzel tebessümü. Bana öyle güzel baktı ki o saniyelerde, kendimi onun gözlerinde bir kez daha gördüm.
"Sen de beni çok seviyorsun ama." dedim bilinmeyen bir tespit yapmışcasına heyecanla. Arabanın önüne vardığımızda yüzündeki tebessüm tam halini almıştı.
"Allah Allah," dedi yalancı bir şaşkınlıkla. "Bak ya, gerçekten mi? nasıl anladın bakalım bunu?" Yüzünden oldukça keyif aldığı anlaşılıyordu.
Üzerinden mezarlığın kasvetini ve acısını biraz daha kaldırabilmeyi umdum.
Onu güldürmek çok güzeldi.
Tebessümü çok özeldi benim için.
Ve gülüşü insanın bir çok bedel ödemeye hazır olduğunu iliklerine kadar hissettirirdi.
"Ah, efendim siz nasıl baktığınızdan haberdar mısınız?" dedim gözlerine eriyip gidiyormuş gibi bakarken.
Atlas kendi tarafına gelmek yerine benim oturacağım yana geldi. "Öyle mi?" dedi kapıyı açarken. "Bilmiyorum. Vallahi deli divane aşkım yaptırıyor bana hepsini."
Arabanın arka koltuğuna bıraktım usulca kendimi. Kapımı açmasından hoşnut değildim fakat onun hoşuna gidiyorsa ses etmeyecektim. "Ama böyle olmaz ki, alışırım ben." dedim saçımın bir tutamını kulağımın arkasına sıkıştırırken.
Kendi sözlerim tarafından köşeye sıkıştırılmış gibi hissetmeye başlamıştım.
Kulağıma doğru eğildiğinde beni büyük bir bozguna uğrattı. "Alış, güzelim." dedi fısıldayarak.
Şurada düşüp bayılırdım, o olurdu.
Heyecandan kalbim göğsümü bırakıp boğazıma tırmandı anında. Güm güm atışları kulaklarımı uğuldatıyordu. Gülümseyerek geri çekildiğinde konuşmak için dudaklarımı araladım fakat sesimi nerede unuttuğuma dair en ufak bir fikrim olmadığından sessiz kalmak zorunda kaldım.
Yanaklarım alev alev yanıyordu.
Önce benim kapımı kapatıp sonra kendi tarafına geçti Atlas ve yola çıktık. Diğerleri de arkamızdan bizi takip ediyordu. Sinan ise alışılmışlığın tersine hala çok sessizdi. Hatta konuşmalarımızı duymamış bile olabilirdi.
Tepkisizliği bunu kanıtlar nitelikteydi.
Birkaç dakika sonra kendimi daha fazla tutamayacağımdan emin olmuştum. Onu acısıyla tek bırakmak istemiyordum. Ayrıca arabaya hakim olan sessizlik sinirlerimi bozuyordu.
En son bundan rahatsız olduğumda başıma pek de hoş şeyler gelmemişti de, neyse.
Elimi Sinan'ın boşta olan elinin üzerine koydum varlığımı hissettirmek istercesine. Sinan'ın buruk bakan hareleri yüzüme döndüğünde ise dostça gülümsedim. "Ne olduğunu bilmiyorum ama, içinde yaşamana da izin veremem Sinan." dedim derdimi anlatabilme umuduyla.
"Gerçekten diyorum bak," dedi Sinan yüzündeki buruk ifade hala düzenlemişken. "Yenge gibi yengesin be! Senin gibisini ne abim ne de biz arasak da bulamayız yengem."
İlk defa üzüntüsünü neşesiyle gizleyemememesi beni oldukça sarsan başka bir etkendi.
Söylediklerine ufak bir tebessümle karşılık verirken sırtımı geriye yasladım.
O da benimle aynı pozisyona geldiğinde konuşmaya başladı. "Hani geçen bahsetmiştim ya," dedi kısa bir soluk alırken. "Yeliz."
Bu ismi duymak geçen seferde bu kadar etkilememişti beni fakat şimdi sebepsizce mideme bir ağrı giriyordu.
Altında acı varmış gibiydi sanki.
"Su meselesi aslında gerçekti. Titizliğim neredeyse bir hastalık boyutuna kadar geldiğinden insanların özel eşyalarını kullanamıyorum. Ölüm döşeğinde olsam bile." dedi. "Kaşık, bardak, şişe tarzı şeyler işte."
Buna şimdiye kadar pek dikkat etmemiştim fakat her kahve içişinde aynı bardağı kullandığını ve o bardağı başka kimsenin ellemediğini görmüştüm.
Demek ki nedeni bundandı.
"Yeliz'le on sekiz yaşımızdayken, üniversite sınavında tanışmıştık." diyerek devam etti anlatmaya. "Saati beklerken sıralı banklardan birindeydim. Abimler gelmek istemişti, hatta bayağı bir ısrar etmişlerdi fakat kabul etmemiştim."
"Tek başıma bankta otururken yan bankta bir kız ailesiyle konuşuyordu. Kimliğini evde unuttuğu için ağladığını anlamıştım bir süre sonra." Gözlerini sakince kapatıp açtığında bu anıları anlatmanın canını çok acıttığı yüzünden dahi okunuyordu. "Yanlarına gittim. İzin verirlerse motorumla hızlıca alıp gelebileceğimi söyledim."
"Ama bakın kız ne kadar güzel. Kızıl, lüle lüle saçları beline kadardı. Yemyeşil büyük gözleri, burnu ve yanaklarının üzerinde de hafif çilleri vardı. Boyu diğer kızlardan biraz uzundu."
Anlatırken sesinde her zamanki alaycı tonu olmaması da insanı hüzüne sürükleyen başka bir etkendi.
"Kimliği aldım geldim Son anda girmiş olsak da ikimiz de sınava yetişmiştik." Gözlerini bu sefer daha hızlı kırpıştırdığında sarı harelerinin sulandığını fark ettim. "Sınav sırasında aynı salondaydık. Arada bir benden tarafa kaçamak bakışlar acıyordu fakat o an anlamlandıramamıştım."
"Çıkışta numaramı istedi. Hem de ailesinin önünde, fakat gözlerinde hiçbir tereddüt kırıntısı yoktu. Numaramı verirken ailesi de hiç ses çıkartmamıştı üstelik."
Elini burnunun direğine atıp sıktığında boğazımdaki yumru kendini yeniden hatırlattı. "Mutluydum. Onu ilk gördüğümde hoşlanmıştım ve bu benim için olağan dışı bir durumdu. Okul zamanımda oldukça asosyal bir öğrenciydim çünkü."
Yüzüne hüzünlü bir tebessüm kondurdu. "Aynı üniversite binasına denk gelmiştik. Aramızdaki bağ hiç kopmamış, üzerine daha da güçlenmişti zaman geçtikçe. Harbi kızdı ama. Yaklaşık üç ay kadar sonra bana çıkma teklifi bile etmişti."
Saçlarını geriye yatırdı. "Biraz hızlı ilerliyorduk evet, fakat o zaman sıkıntı gibi gelmemişti gözüme."
Bu sefer başını cama yaslayan bendim fakat gözlerim de kulağım da Sinan'daydı. "Hiçbir şeyi ertelemek istemiyordu." dedi gözünden bir damla yaş süzülürken. "İleriki zamanlarda durup dururken bu neşesi azalmaya başladı. Halsizleşmişti. Sorduğumda ve o da nezle olduğunu söylediğinde üstüne gitmedim."
"Ta ki okul koridorunda bayılana dek."
Başka bir yaş daha düştüğünde onlara engel olmayı bırakmıştı. "Aldım, hastaneye götürdüm. Ve belki de o gün orada olmasaydım son evre lösemi hastası olduğunu da asla öğrenemeyecektim."
"Bayılmasından sonra hastanede kalmaya başlamıştı. Ben de yanından bir saniye dahi ayrılmıyordum. Defalarca söyleyemediği için özür dilese ve ayrılmak istersem sorun çıkartmayacağını, sevgisini içinde saklayacağını söylese de kabul etmedim." dedi titrek bir soluk alırken.
"Günlerce donör aradım. Kendim bile teste girdim fakat uyuşmadı." Artık dudakları bile titremeye başlamıştı. "Yetişemedim yenge. Ben sevdiğimr yetişemeden onu kaybettim."
"Sinan..." dedim sessizce fısıldayarak. Onun yarasına merhem olmam imkansızın da ötesindeydi. Fakat aynı acıyı hissedebilirdim.
Aynı şuan yaptığım gibi.
"Tam bir donör bulmuştum. Yeliz'in çok zamanı kalmamıştı. Ona yetişmeliydim." İnlemeye benzer bir ses çıktı dudaklarından. "S*kik bir trafik kazası yüzünden içeri düştüm! O günde ise Yeliz'in, sevdiğimin son dakikalarıydı..."
Gözlerim öylesine sızlamaya başlamıştı ki ağlayacağımı bile düşünmüştüm. Fakat bir gözyaşı bile akamadı gözlerimden.
Annesi ve babasının mezarında bile ağlayamayan bir kızdım ben.
Burada olmasını beklemek aptallıktı.
Dakikalar sonra malikaneye girdiğimizde sessizlikle dolup taşmış, ağır dakikaların nasıl geçtiğini hiçbir şekilde bilmiyordum.
Araba sonunda durduğunda Sinan'a çevirdim başımı ve onu, çenesini eline dayamış sessizce ağlarken buldum.
O an hissetmiş gibi elini ağzından çekti. Hiçbir şey söylemeden yüzündeki ıslaklıkları elinin tersiyle sertçe kuruladı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Gözkapaklarını yeniden açtığında ise acısı biraz olsun durulmuş gibiydi.
Eli kapının koluna giderken yeniden konuştu. Artık sesi titremiyordu. Hatta altında hafiften bir alaycılık bile seziliyordu. "O gün gördüğüm saçlarda perukmuş."
"İlk saçlarına vurulmuştum ben Yeliz'in. Onlar bile yalanmış diyemem ama. Onları kaybetmeden önceki saçlarıyla aynıymış sahteleri."
♡
Nasılsınız?
Bölüm nasıldı?
En sevdiğiniz sahne?
~Yorum + Oy~ lütfen
Hoşça kalın. Kitap okuyun;) 🦋
