10. bölüm / 17
Yine Yeniden SevSuçlu ve Polis
Bölümler 17Şu an: Suçlu ve Polis
- 1 Görevimiz Tatil222 kelime
- 2 Sahil Kasabası284 kelime
- 3 Uçak Faciası1.287 kelime
- 4 Çantalar Karıştı/ Sahil Kasabasına Hoşgeldiniz!2.405 kelime
- 5 Güneş ve Ay1.400 kelime
- 6 Kara Lekeler3.983 kelime
- 7 !DUYURU!29 kelime
- 8 Eski Bir Dost4.337 kelime
- 9 Mektup4.897 kelime
- 10 Suçlu ve Polis3.100 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 Balım3.433 kelime
- 12 Davetsiz Misafir3.319 kelime
- 13 Papatya4.333 kelime
- 14 Uyuyan Güzel4.885 kelime
- 15 Tanıdık Yabancı3.234 kelime
- 16 Saklı Kalan3.459 kelime
- 17 Özgürlüğün Anahtarı3.469 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ablamın bu sözlerinden sonra, kısa süreli bir şaşkınlık yaşadık. O ise en sakin haliyle bize planı anlatmaya başladı.
Plana göre, ablam adamların dikkatini dağıtırken biz de içeriye girecektik.
Ancak ben hala bu planı yapmak istediğimden emin değildim. Başka bir bara gitsek olmuyor muydu gerçekten? Gerginlikten saçımı başımı yolmak üzereydim şuan.
Lakin ablam o kadar kararlı görünüyordu ki, bu bara girmeye kararlı olduğu belliydi. Yine de "Abla..." Dedim ağlamaklı bir ifadeyle. "Ne olursun başka bara gidelim. Koskoca kasabada başka bar mı kalmadı? Gel, geri dönelim."
"Saçmalama Asel!" Diye tersledi. "Bu bara girilecek, işte o kadar!"
Ardından hiçbirimizi beklemeden hızlıca arabadan indi ve bizde mecburen onu takip etmeye başladık. Elbisesinin uzun eteklerini savurarak koruma gibi görünen adamların yanına gidip bir şeyler söyledi ancak aramızdaki mesafe fazla olduğu için ne konuştuklarını duyamadık. Biz yavaşça onlara doğru yaklaşırken, adamın dikkatini dağıtan ablam alttan bize geçin dermiş gibi elini salladı. Ona uyup kardeşimle birlikte bardan içeriye girdik. Neyseki kimse farketmemişti.
Bizim ardımızdan da ablam içeriye girdi, tabii görevli adamın "Yakalayın şunları!" Nidaları eşliğinde...
İçerisi aşırı şekilde kalabalık olmasa da, hatırı sayılır bir kalabalık vardı. Tavandaki büyük disko topu ve hoparlörden gelen bangır bangır müzik sesi, kulaklarımıza hücum etti.
İnsanlardan bazıları uzun ince, yuvarlak masaların etrafına toplanmış sohbet ediyor ve içkilerini kristal kadehlerde yudumluyorlardı. Kimisi ise pistte çılgınlar gibi dans ediyordu.
Barın bordo duvarlarından yansıyan renkli ışıklar ve yüksek ses, alışık olmadığım için bende kısa süreli bir sarsıntı yarattı ama çabucak toparladım. Etrafıma tuhaf bakışlar atarken ablamla Poyraz'ın nerede olduğunu aramaya başladım. Geldiğimiz anda nasıl ortadan kaybolmayı başarıyorlar, bilmiyorum.
Ben etrafı incelerken güvenlik görevlisi olduğunu düşündüğüm adamlar, tahminen beş kişi, hızla bardan içeri dalıp bizi aramaya koyuldular. Beni görmesinler diye kalabalığın arasına karışıp telefonumu çıkarttım ve ablamı aradım. Telefonumu birkaç çalıştan sonra açtı.
"Efendim?"
"Abla nereye kayboldun birden ya? Adamlar peşimizde, her yerde bizi arıyorlar."
Ablamın sanki böyle olacağını önceden tahmin etmiş gibi oldukça rahat bir sesle "Kaç kişiler?" Diye sordu.
"Beş. Poyraz seninle mi?"
Beni onaylayan bur kaç mırıltı çıkardıktan sonra, gözlerim merdivenleri buldu. Merdivenin basamaklarından çıkan insanlar, merdivenin basamaklarını süsleyen kırmızı halıyı çiğneyip geçiyordu. Merdivenlerin karşısında, girişin biraz ilerisinde bir başka merdiven daha vardı ancak bu merdiven diğerinin aksine aşağıya iniyordu. Anlaşılan bu bina üç katlıydı ve biz şuan orta kattaydık.
Elimdeki telefonu kulağıma dayayıp, "Abla, hemen bu kattan çıkmalıyız. Ben izimizi kaybettirmek için üst kata çıkıyorum, sen de Poyraz'ı al gel hemen."
Telefonu cevap vermesini beklemeden kapattım ve çantama attım. Ardından arkama bile bakmadan koşarak üst kata çıkmaya başladım.
Üst kata çıktığım an önümde uzun, labirent gibi bir koridor belirdi. Koridorun duvarlarında ise çerçeveli tablolar, tıpkı merdivenlerde olduğu gibi kırmızı halılar ve bordo duvarlar...
Buranın atmosferi beni ciddi anlamda rahatsız ediyordu.
Bana aldırış etmeden yanımdan geçip giden insanları geride bırakarak merdivenlere kaçamak bir bakış attım. Derken ablam ve kardeşim nefes nefese bir şekilde merdivenlerden çıkıp karşımda durdular.
Vakit kaybetmeden koşar adım koridorda ilerlemeye başladık. Köşeyi döndüğümüz anda önümüzde beliren manzara ile adeta nutkumuz tutuldu.
Burası bir kumarhaneydi.
"Bismillah..." Diye korkuyla fısıldadı. Benim bir adım gerimde duran Poyraz. "Abla eğer burada kumar oynayacaksak ben yokum. Olmamış çocuklarımın rızkını burada yiyemem ben."
"Salak salak konuşma Poyri! Tabii ki kumar oynamayacağız. Sadece öyleymiş gibi yapacağız." Diyen ablam Poyraz'a göz devirdi.
"Öyleymiş gibi yapacağız derken?"
"Off, kumar oynuyormuş gibi yapacağız işte. Adamlardan kaçmak için yani. Böyle yapacağını bilseydim senin yerine daha zeki birini getirirdim buraya."
Bizim tek bir laf daha etmemize izin vermeden koşar adım oynanan masalardan birine gidip sandalyeye oturdu. Mecburen onun yanına oturduk. Tam oturmuşken, yanımdaki kardeşim kulağıma eğilerek, "Seni affettiğimi sanıyorsan yanılıyorsun. Şuradan bi' çıkalım, kaldığımız yerden kavga etmeye devam edeceğiz hiç merak etme." Dedi.
Derin bir nefes almaktan başka bir şey yapamadım. Bu bardan çıksak benim için yeterdi, şuan tek dileğim buydu. Sonra ne olacaksa olabilirdi.
Smokin giymiş olan, saçlarını ensesinden sıkı bir topuz yapmış olan garson kız gelip oyunu başlattı. Biz ve masada olan diğer insanlar, bizim kadar heyecanlı değillerdi çünkü buna alıştiklari her hallerinden belliydi, oyunun başlamasını beklemeye koyulduk.
Önümde duran iskambil kağıtlarına, jetona benzeyen taşlara ve oturan herkese tedirgin bakışlar gönderdim.
Umarım buradan zarara girmeden çıkarız.
1 saat sonra
"150 kırmızı!"
"Evet!" Diye neşeyle bağıran ablam hızla sandalyesinden fırlayıp beni de ayağa kaldırdı bana kocaman sarıldı. Bu oynadığımız kaçıncı oyundu,bilmiyorum. Bir süre sonra saymayı bıraktım.
İnsanların gözleri ikimize çevrilince ben de ablamın boynuna kollarımı doladım ve kimse duymasın diye, "Adamlar çoktan unutmuştur bizi," Diye fısıldadım. "Çıkıp gidelim şu lanet yerden. Baksana, şimdiden kendimize bir çok düşman edindik bile." Fısıldadım ve göz ucuyla masada oturan ve oyunların neredeyse hepsini kazandığımız için geldiģimizden beri bize ters ters bakan insanları gösterdim.
Ablam ise o kadar şuurunu kaybetmiş gibi görünüyordu ki gösterdiğim yere bakmadı bile. "Biraz daha oynasaydım... bak söz daha fazla değil, sadece bir saat."
Biraz geri çekildim ablamın yüzünü daha iyi görebilmek için. Bana gerçekten bunu istiyormuş gibi bakıyordu.
"Islanmış bi' yavru kedi gibi görünüyorsun."
Ortalıktayız, toplu alandayız falan demeden kaşlarını sinirle çatarak koluma şamarı geçirdi.
"Abla ne yapıyorsun ya?"
Kolumu fena acıtmıştı. Bir elimle sızlayan kolumu ovuştururken, biricik kardeşimin oturduğu yerden kolumu dürtmesiyle yerime oturdum.
Ablam da benden sonra yerine oturunca, attığı darbe yetmemiş gibi bir de üstüne aynı kolumu cimcikledi.
Ben acıyla olduğum yerde inlerken, "Düzgün konuş benimle!" Diye beni tersleyerek yerine geri oturdu ve oyun yeniden başladı.
Dans etmeye gelip kumar oynamamız şoku peki?
En çok bizim tarafımızdan olan jetonlara baktım. Pardon, jetondan oluşan minik dağa baktım.
Ablam kıkırdayarak, tüm jetonları kendi tarafına çekti ve onlara sarılmaya çalıştı.
İyice delirdi bu kadın.
"Şey..." Dedi garsona sırıtarak. "Biz ödemeyi nerden alıyoruz acaba?"
Poyraz ile birlikte ablama hayret dolu bakışlar gönderdik. Ben tam ağzımı açmışken, Poyraz lafı ağzımdan aldı.
"Saçmalama Abla! Ben çoluğumun çocuğumun boğazından haram lokma geçirmem. Çok istiyorsan biriktir paranı, ama haram lokma... asla!"
Ablam en ters ifadesiyle poyraza dönüp alttan bacağını cimcikledi.
Bu kadın niye işlerini sürekli şiddetle çözüyor?!
Acıyla inleyip bacağını ovan kardeşime gün içinde bilmem kaçıncı kez göz devirirken, "Ne saçmalıyorsun Poyraz ya? Senin çocuğun bile yok! Oğlum sen evli bile değilsin lan! Ne çocuğundan bahsediyorsun sen?!" Diye dişlerinin arasından konuştu.
"Siz kavganıza devam edin," diyerek olduğum yerden ayaklandım. " ama ben gidiyorum."
Daha fazla bu boğucu yerde durursam, etik değerlerimin nasıl içinden geçtiğim içsesim tarafından yüzüme karşı vurulacaktı. Ablam ve kardeşim, kavga etmeye devam ederken ve ben tam çıkışa doğru yönelmişken, aniden içeri dolan, eli silahlı polislerle adımlarım olduğu yerde çakılı kaldı.
"İçerideki herkesi alın! Kimlik kontrolü yapılsın hepsine!"
Polisler içeri girdiği anda herkes bağırmaya başladı ve ayaklandı. Polislerden birisi ben daha ne olduğunu anlayamadan bileklerime ters kelepçe takarak beni sürüklemeye çalıştı. Ben her ne kadar kendimi açıklamaya çalışsam da, polis bey beni dinlemeden ilerletti.
Başımı arkaya çevirip ablama bakmaya çalışsam da, oluşan kalabalık yüzünden onu göremedim.
Polis bey, ne olurdu beş dakika daha geç gelseniz? Vallahi ben şimdi gidiyordum zaten.
Alt kata, ellerimde kelepçeyle ve kolumdan beni sıkıca sürükleyerek ilerleten bir polisle geldiğimde, buranın da üst kattan bir farkı olmadığı gördüm. Bağıranlar, polisler, bu hengamede arasında kaçanlar...
Ben ve sayamadığım kadar çok insan polis araçlarına bindirildik. Ben sırtımı arabanın koltuğuna sertçe yaslarken, bunları hak edecek ne yaptığımı düşünüyordum.
Bedbaht bir şekilde alnımı aracın camına yaslayıp akıp giden yolu izledim. Şu yaşımda bir mapuslara düşmediğim kalmıştı, o da olacaktı. İnsanın aklına geldikçe ağlama isteği artıyordu.
Belliydi zaten böyle olacağı, ablamın aklına uyan da kabahat. Ya kasabada başka parti mekanı mı kalmadı, diyeceğim de gerçekten kalmadı. Çok sevgili belediyemiz mühürletmiş hepsini.
Ya böyle olmasına rağmen, ne diye illaki bara gitmeye çalıştık ki? Otururduk evimizde, giyerdik pijamalarımızı, açardık dizimizi, uslu uslu izlerdik. Bu bar aşkı nereden geliyordu anlamıyorum ki!
Hayır yani hata bende. Ne diye o kumar masasına oturduysam? Anında gidip paşa paşa o etik olmayan yerden çıkmam gerekiyordu.
Derin bir of çekerek alnımı yasladığım camdan ayırdım ve ilk defa bindiğim polis aracının içini incelemeye koyuldum.
Eskiden izlediğim polisiye filmlerinde karakterler ne zaman polis aracına bindirilse, hep merak etmişimdir içerisinin nasıl göründüğünü.
Ama fark ediyordum ki normal araçlardan pek bir farkı yoktu. Pek tabii şuan polis aracından daha büyük dertlerim vardı.
Annemin yüzüne nasıl bakacağım gibi mesela.
Derin nefes alarak kafamı koltuğun başlığına yaslayıp gözlerimi kapattım. Acaba ablamgil ne yapıyordu şuan?
Oflayarak sanki bunların bir kabus olmasını ister gibi gözlerimi yumdum. Bir süre gözlerim kapalı bir şekilde öylece durduktan sonra aracın ani frenle durmasıyla ön koltuğa yapışmaktan son anda alı koydum kendimi.
Ellerim refleksle ön koltuğu kavrarken sürücü kapısı açıldı, ardından benim kapım da. Polis beyler, ellerimdeki kelepçeye göz ucuyla bile bakmadan kollarımdan tutarak beni karakola doğru sürüklemeye başladılar. Ben ise onlara zorluk çıkarmadan beni yürütmelerine izin verdim.
İzmir Valiliği İlçe Emniyet Genel Müdürlüğü yazan binadan içeri girdik. Ben, boynumu bükmüş adeta Küçük Emrah gibi adliye koridorlarında, yanımdaki iki polis memuruyla yürürken, karşıma çıkan Aras ile gözlerimin şaşkınlık ile büyümesine engel olamadım.
Onu da mı almışlardı?
O, birkaç adım atıp tam yanımızdan geçip gidecekken, benimle göz göze gelmesiyle adımları olduğu yerde çakılı kaldı. Kaşları şüpheyle çatılırken, ters istikamete giden adımlarını benim olduğum tarafa çevirdi.
İki kaşının ortasındaki oyuk attığı her adımda büyürken, sonunda tam karşımda durduğunda, "Gerisi bende. İşinizin başına dönebilirsiniz." Dedi polislere hitaben.
Polisler küçük bir baş hareketiyle selam verip yanımızdan uzaklaşıncaya kadar gözleriyle onları takip etti. Sonra bir hışımla bana döndü. İleri doğru bir adım atıp bana yaklaştı. Çenesiyle bileklerimdeki kelepçeyi işaret edip, "Ne iş?" Diye sordu.
Sertçe yutkundum boğazımdan kuruluğu gidermek için. Ama nafile. Geçmiyordu. Yutkunmayı bırakıp kuru öksürüklerle boğazımı temizledikten sonra karşımda bana hesap soran adamın tam gözlerinin içine baktım.
Baştan aşağıya onu süzerek içinde olduğumuz adliyeyi işaret ettim.
"Ne iş?"
Küçümseyen bir gülüş dudaklarında yer edindiğinde, aramızdaki boy farkından dolayı üzerime eğildi.
"Sen şuanda bana hesap sorabilecek konumda olduğunu mu zannediyorsun?"
Bakışlarım ondan ellerimdeki kelepçeye döndü. Sonra tekrardan yüzüne baktım. Haklıydı. Burada elini kolunu sallayarak geldiğine ve polisleri gönderdiğine göre yetkili bir kişi olmalıydı.
Onun sorusuna cevap vermek yerine bileklerimi onun göz hizasına kaldırıp kelepçeyi gösterdim. "Şunu çıkarmama yardım edersen sana neler olduğunu anlatırım." Dedim.
Ya sabır, diye söylenerek bileklerimdeki kelepçeyi çıkardı. Ben kızaran bileklerimi ovuştururken, "Böyle bir muamele görmek için banka falan soymuş olman lazım." Dedi.
Gözünün ucuyla bana baktıktan sonra şüpheyle başını hafifçe omzuna doğru eğdi. "Yoksa gerçekten yaptın mı?"
"Saçmalama!" Diye bağırdım anında. "Ben öyle bir insan mıyım, sen beni ne ile itham ettiğinin farkında mısın?!"
Sesimi biraz fazla yükseltmiş olmalıydım ki etrafımızdaki bir kaç kişinin bakışları bize dönmüştü. Onlara ters bakışlar atarken beni kolumdan tutarak koridorun karşısındaki odaya sürükledi.
Şu sıralar da herkes beni bir yerlere sürüklüyor. Kolum kopacak yahu! Yeter artık!
Kolumu ondan kurtarmaya çalışsam da kolumu bırakmadı ve odanın kapısını açıp benimle birlikte içeri girdi ve ardımızdan kapıyı sertçe kapattı. Onu sinirlendirmiş olmalıydım ki omuzlarımdan tutarak üzerime eğildi. "Ne yaptın sen Asel?" Diye fısıldadı. Bir adım geriye giderek omuzlarımı ellerinden kurtardım. Yakışıklı yüzü endişeyle kırışmış, açık kahve saçlarını elleriyle karıştırarak dağıtmıştı.
Neden bu kadar endişelendiğini anlamıyordum, sonuçta kendi ağzıyla artık onun için bir önemim olmadığını söylemişti, en azından bunu ima etmişti.
"Ne oldu? Benim için endişeleniyor musun yoksa?" Dedim yarım ağız bir gülüşle.
Kollarını iki yana açarak hayretle soludu. "Şu durumda evet, senin için endişeleniyorum Asel. Ve görüyorum ki sen hala durumun ciddiyetinin farkına varamadın."
Sakinleşmek için gözlerini kapattı, yumruk yaptığı ellerini hızlıca kapatıp açtı.
Ne zaman sinirlense bunu yapardı.
Aklıma gelen bu düşünceyle kendimi silkeledim. Bana ne ondan, ne hali varsa görsün. Sahi, ben ne diye böyle bir detayı aklımda tutmuştum ki?
Bugün bilmem kaçıncı kez bana ismimle hitap edince, ona döndü Bakışlarım. "Bak, bana ne yaptığını söyle, ben de seni buradan çıkarıyım. Çünkü sen sustukça benim aklıma senin ne yapmış olabileceğinle ilgili felaket senaryolar geliyor ve geçen her bir saniye senin için daha çok endişeleniyorum."
Artık, karşımda bana yalvaran gözlerle bakan bir adam vardı. Sırf beni buradan çıkaracağını söylediği için anlatmayı kabul ettim, mantıklı olan da buydu zaten.
"Ama, tek bir şartım var," Dedim gözlerinin içine bakarak. Şartımı söylememi beklerken ellerini beline koydu.
"Ablam ve kardeşimi de buradan çıkarmanı istiyorum."
"Ne! Onları da mı bu işe bulaştırdın?"
"Ben kimseyi bulaştırmadım! Aksine ablam olacak kadın beni bulaştırdı bu kumar işine!" Artık ben de bağırıyordum. Eğer ablam en başında o bara gitmemiz için ısrar etmeseydi, izimizi kaybettirmek için kumar oynayıp vakit kaybetmeyecek ve baskın olduğunda da karakola götürülmeyecektik.
Yakışıklı yüzü bu kez de anlamaz bir ifadeyle sarsıldı. Hayal kırıklığı dolu sesiyle, " Sen kumar mı oynadın?" Dedi.
Ellerimi ona doğru kaldırarak kendimi açıkladım. "Hem öyle, hem de değil."
Sabır dileyerek ellerini dalgalı saçlarının arasından geçirdi. Odanın ortasında duran masanın arkasına geçip deri koltuğuna oturdu. Ardından masanın önündeki koltuklardan birine eliyle işaret etti. "Otur lütfen. Ve bana doğru düzgün neler yaşandığını anlat."
Ben uslu uslu gösterdiği koltuğa geçip otururken, o da ellerini masanın üstünde birleştirip sabırla beni dinlemeye koyuldu.
"Şimdi şöyle oldu ki..."
Kısa bir zaman sonra
Ona her şeyi anlattım. Ne eksik ne de fazla. Bu gece yaşanan her şeyi bir bir anlattım.
Elleriyle yüzünü avuçlayıp birkaç saniye öyle kaldı. Sonra ise ellerini yüzünden çekip "Peki." Dedi. "Kimlik kontrolü yapılacaktır birazdan, sonra ifadenizi alırlar, salarlar sizi. Ama bu süreci hızlandırmak için elimden geleni yapacağım merak etme."
Bir süre sessizce bakışmalar öteye gidemedik. Sessizlik rahatsız edici bir boyuta ulaştığın da, tam ağzımı açmış bir şey söyleyecektim ki, "Hayır," diyerek lafı ağzıma tıktı. "Hiçbir şey söyleme çünkü şuan nasıl böyle bir şey yapabildiğini düşünüyorum ve düşündükçe de bir türlü anlam veremiyorum."
Ona cevap vermedim, daha doğrusu veremedim çünkü haklıydı. Oturduğum koltuğa sinmek dışında hiçbir şey yapmadım.
Söylenmesine biraz daha sesini yükselterek devam etti. "Ya madem kendini düşünmedin, anneni de mi düşünmedin? Melike teyzenin kalbine inse ne yapacaksın? Bunun sorumluluğunu üstlenebilecek misin?"
Söylenip duran adama her ne kadar ters, ölümcül bakışlar atsam da haklı olduğunu biliyordum. Annem eğer karakollara düştüğümü öğrenirse, ki muhtemelen öğrenecek, işte o zaman yüreğine inerdi.
Oflayarak dirseklerimi dizlerime dayayarak eğildim. Bir şekilde buradan çıkmam gerekiyordu, bunu ise yalnızca karşımdaki adam yapabilirdi.
"Ne olduysa oldu artık," Dedim bıkkınlıkla. "Yüksek ihtimalle şimdi ifade vermeye gideceğim, oradanda doğru eve, değil mi?"
"Evet. Ama seni eve ben bırakmak istiyorum, eve giderken de başına bela almanı istemeyiz değil mi? Malum bu işte pek bi' iyisin de."
Ofkayarak göz devirdim. Geldiğimden beri bana laf sokup duruyordu. İllallah ettirdi bana artık. "İnsanların kafasını çöp kutusuna sokmak konusunda da pek bi' iyiyimdir, hatırlatayım."
Gülümsedi önce. Sonra ise gülümsemesi kıkırdamaya dönüştü.
"Bilmez miyim hiç."
Biraz daha Aras'ın odasında oturduktan sonra, ifademi verdim ve eşyalarımı alıp karakoldan ayrıldım. Daha önce hiç böyle bir şeye bulaşmadığım ve sicilim temiz olduğu için oradan ayrılmam kolay olmuştu. Küçük bir uyarıyla beni göndermişlerdi.
Ama hala ablamgilden bir haber alamıyordum çünkü ikisininde telefonu kapalıydı.
Bense hiçbir şey olmamış gibi, nasılsa dönerler diye düşünerek eve doğru yürümeye koyuldum.
🌸🌸🌸
Derya, poyraz ile birlikte karakolda ifade sırası beklerken, bekleme salonuna dalan adamla sertçe yutkundu. "Yağız?" Dedi şaşkınca.
Sonra bu şaşkınlığı çok uzun sürmedi, çünkü karşısındaki adamın polis olduğunu hatırladı. Pardon, sevgilisinin.
Suçlu ve Polis, ne çift ama!
Yağız, beyaz tişörtü ve kumaş pantolonu ile bekleme odasının girişinde dikilirken, "Derya," Dedi. "Tutuklandığın haberi gelince merak ettim seni. İyi misin?" Dedi Poyraz'a göz ucuyla bakarak.
Yağız, Derya'ya çıkma teklifi ettikten sonra Derya tam anlamıyla çılgına dönmüş, laflarıyla karşısındaki adamı adeta tokatlamıştı. Ancak daha sonra, Yağız niye böyle bir teklifte bulunduğunu makul bir şekilde anlatacağını şöyleyince, biraz olsun siniri yatışmıştı.
Ama ne yazık ki karşısındaki adamdan henüz bu konuyla ilgili bir cevap alamamış olsa da, polise ihbar edilmeyeceğine dair bir anlaşma yapmışlardı. Anlaşmaya göre ise iki aylığına sevgili olarak kalacaklardı.
Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak...
"İyiyim İyiyim, bir şeyim yok." Yanında oturan ve konuşan ikiliye şüpheyle bakan kardeşine döndü. "Poyraz, bu sevgilim Yağız. Sevgilim, bu da kardeşim Poyraz." Diyerek tanıştırdı ikisini. Poyraz, karşısındaki adamı şüpheyle sürdü, sonrasında ise hiç bozuntuya vermeden, "Memnun oldum." Dedi kısaca.
Yağız kısa bir baş sallama hareketi ile memnuniyetini belirtti. Derya, oturduğu yerde dikleşerek "Normalde ikinizi Yağız evimize tanışmaya geldiğinde, diğer aile üyeleriyle birlikte tanıştırmayı planlıyordum ama bugüne kısmetmiş."
O konuşmasını bitirdikten sonra, hiç kimsenin ağzını bıçak açmadı. Tam o anda ise ifade sırası Derya'ya gelince, sakince ifadesini verip çıktı. Eşyalarını danışma yerinden alıp, kardeşine onu bekleyebileceğini söylediğinde, "Hayır," Diye reddetti Poyraz.
"Ben sizin rahatınızı bozmayayım. Rahat rahat gidin siz eve." Poyraz'ın ima ile sarf ettiği bu sözler yüzünden yüzünü butuşturma isteğini zorla bastırdı.
Kardeşinin yaptığı imaya göz devirerek karşılık verdi.
Sonra ise Yağız ile birlikte karakoldan çıktı. Yanındaki adama dönerek, "İzin konusu sıkıntı olmaz mı senin için?" Dedi.
"Dert etme sen o konuyu, asıl karakolda ne işin olduğundan bahset."
İkili, Derya'nın yaklaşık üç gün önce kaportasının yamulmasına neden olduğu, ancak şimdi eskisinden bile daha iyi görünen arabaya doğru ilerledi. Yağız, genç kadın için kapıyı açarken, "Anlatılacak bir şey yok." Dedi genç kadın.
"O halde karakolda ne işin vardı?"
"Tanımadığım insanlara özel hayatımı anlatmıyorum."
Yağız, Derya'nın bu tepkisine sırıtarak karşılık verirken, sürücü koltuğuna oturup arabayı çalıştırdı.
"Tanışalım o halde. Yağız ben. 26 yaşındayım, boyum 1.83, en sevdiğim renk kırmızı." Kısa bir duraksamadan sonra devam etti. "Ha bir de burcum aslan. Başka bilmek istediğin bir şey var mı?"
Onun eğlenen yüzüne ters bir bakış atan Derya, "Bekleme odasında rolünü baya iyi oynadın, tebrik ederim." Dedi.
"Rol mü yapıyorduk?"
Bu sefer eğlenme sırası Derya'daydı. Küçük bir tebessüm dudaklarını süsledi. "Bakıyorum da sen baya alıştın bu sahte sevgililik olayına. Yine de kendini çok kaptırma, ne de olsa anlaşmamız sadece iki aylığına."
Dikiz aynasından Derya'ya bakan Yağız, "Makyajın akmış," Dedi kadının koşuşturma arasında akan makyajına bakarak. Kirpiklerine sürdüğü maskara göz altlarına akmış, göz altlarını siyaha boyamıştı. Bunun üzerine hemen çantasından küçük el aynasını çıkarıp makyajını kontrol etti, Yağız haklıydı. Maskara yüzünden tüm göz altı kapkara olmuştu.
Saatlerdir böyle olduğunu fark etmesiyle birlikte, içinden isyan çığlıkları atmaya başladı.
Karakolda saatler boyunca öcü gibi dolaştığına inanamıyordu.
Konuyu, akmış olan maskarasından uzaklaştırmak için, "Neden bana çıkma teklifi ettin?" Diye sordu. Üç gündür tanımadığı biriyle sevgiliydi ve kendisiyle neden sevgili olunduğunu bilmeye hakkı vardı.
"İnan bana, ben de henüz bunun cevabını bilmiyorum."
Kaşları hızla çatıldı. "Ne demek bilmiyorum? Sen her önüne gelen insana 'sevgilim ol' mu diyorsun?"
"Haha, ne tepki vereceğini görmek istedim suçlar kraliçesi, sinirlenme hemen."
Sövmemek için yanağının içini sertçe ısırdı. Normalde çok sık küfreden biri değildi, ancak bu akşam yaşadığı adrenalinden sonra daha fazla şaka kaldıracak tahammülü yoktu.
"Şakanın sırası mı gerçekten? Artık anlat şunu."
Yağız tam ağzını açmışken, Derya'nın telefonunun titremesiyle "Bir saniye," diyerek telefonu çantasından çıkarıp Asel tarafından gönderilen mesajı okumaya başladı.
Asel:
Abla nerdesin?? Annem ile ablam patlamaya hazır bomba gibi dolaşıyo evde. Nabızlar yüksek yani. Gözünü seveyim, Poyraz'ı da al bir an önce eve gel. Savaş alanında tek bırakma beni 🙏
Siz:
Birazdan evde olurum.
Yanıt çok geçmeden geldi.
Asel:
Evde olurum mu? Poyraz seninle değil mi?
Siz:
Değil ama başka biri var yanımda.
Asel:
Abla niye taksit taksit yazıyorsun mesajları, söylesene yanında kim olduğunu.
Siz:
Sevgilim var yanımda. Oldu mu?
Yanında, araba süren adama kaçamak bir bakış attıktan sonra yeniden önüne döndü ve telefonunu kapatıp çantaya attı.
Bu sırada mandıranın önüne gelmişlerdi zaten. Kuru bir teşekkürden sonra, hiçbir cevap beklemeden hızlıca arabadan indi. Çantasının kulpundan sımsıkı tutarken, birazdan yaşanacak olan kaosu düşünüp hayıflanıyordu.
Birazdan yaşanacak olan savaştan bir şekilde sağ çıkabilmeyi umuyordu.
Bölüm etkileşimi
